Bu günlerde herkesin e-posta kutusunda dolaşan bir haber var. Aslında, gözden kaçmış olan bir haber. Sızıntı Dergisi’nin Ekim 1980 tarihindeki 21. sayısında yer alan, M.Fethullah Gülen imzalı ilginç bir yazı bu. İlginç diyorum, çünkü zannediyorum ki okuyunca en az benim kadar dehşete düşecek, şaşıracak, belki kızacaksınız.
Anadolu’yu, milletimizi sarsılmaz bir karakol olarak nitelemekle yazıya başlayan Fethullah Gülen, sözü döndürüp dolaştırıp o dönemde ülkenin içinde bulunduğu duruma getiriyor ve bakın şöyle diyor :
” Bu efsânevî ruh, asırlarca, bünyesini tahrip etmek isteyen binbir paradoks karşısında, yerinden oynamamış ve hep Malazgirt’teki, Kosova’daki ve Çanakkale’deki aşılmazlığıyla kendini korumuştu. Onun bu heybetli görünümü -az dahi olsa- ruhuna cemre düştüğü ve köküne yabancı bir kurdun, bir ‘dabbetü’l-arz’ın musallat olduğu kadar da devam etmişti. O günden sonra ise, artık o, içten içe yanan ve kömürleşen bir ulu çınar haliyle, kendini yenileyemiyor ve dirilemiyordu. Yaşlanmıştı. Vefasız dostları, amansız hasımları vardı. ”
Devam ediyor :
” Tam bu binbir kâbusun kol gezdiği dönemde idi ki; ortalığı bütün şiddetiyle beşinci kol faaliyetleri kapladı. Erotik düşünceye masumiyet hil’ati giydirildi. Şehvet, en merğub bir meta haline getirildi ve gençlik âdeta bir hezeyan topluluğu oldu. Artık kendi ruh köküne bağlı olanlar ‘dogmatist’ ve ‘formalist’ diye damgalanıyor; millet ve vatanını sevmek ayıp sayılıyordu. Bir ‘Şirzime-i kalil’ her Allah’ın günü, çalakalem, millî ruhu ibtizal edici yazılar yazıyor, milleti kendinden kaçar ve kendine yabancı hâle getiriyordu.
Bu olup bitenler karşısında, temiz Anadolu halkı, ya kendine has sabır ve tahammül içinde beklemede veya hüsn ü niyetin verdiği duru anlayışla, bütün bu acâiblikleri ‘bir suskunluk içinde’ karşılamaktaydı.
Evet.. bütün bir millet olarak arenalardaki kavgayı seyreder gibi, bu kanlı boğuşmadan hiç mi hiç bir şey anlamadık.
Sahnenin bu rengârenk aldatıcılığı, ortalığı inleten valsin korkunç uyutuculuğu ve kostümün gözbağlayıcılığı karşısında, oynanan oyunun gerçek yüz ve vahşetini ilk sezen, son karakolun kahraman bekçileri oldu. Bu sezme, ümit dünyamızda yeniden kendimize gelmemizi ve kendi kendimizi idrak etmemizi te’min etti. Aslında buna bir sezme demek de uygun değildir. Bu, düşmanı kıskıvrak yakalama ve bir zaferdir. İçtimâî bünyenin, haricî bir kısım erâciften temizlenme, arındırılma ve aslına ircâ zaferi. Bu zafer, kendinden ümit edilenleri getirdiği takdirde, Türk’ün zaferler hanesinde en muallâ yeri işgal edecektir. Böyle bir ilk tefahhüs ve sezişe, başka bir yazımızda selam durulmuş ve gaziler ocağının yiğit eri mehmetçiğe teşekkürler sunulmuştu.
Ne var ki, yıllardan beri, binbir saldırı ile rahnedar olmuş bir bünye, böyle hemen bir mualece ile iyi edilemeyeceği de muhakkaktı. Daha köklü ve daha gönülden bir hareket gerekliydi ki, millî bünyeyi kemiren yıllanmış seretanlar bertaraf edilebilsin..
Ve işte şimdi, binbir ümit ve sevinç içinde, asırlık bekleyişin tulûu saydığımız, bu son dirilişi, son karakolun varlık ve bekâsına alâmet sayıyor; ümidimizin tükendiği yerde, Hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçiğe, istihâlelerin son kertesine varabilmesi dileğimizi arz ediyoruz. ”
Evet, Fethullah Gülen’in 1 Ekim tarihindeki Sızıntı dergisinde yer alan beyanatlarında bu satırlar geçiyor. Neymiş ? Olup biten karşısında tertemiz Anadolu halkı sadece izlemişmiş. Sabretmişmiş, bu acaiplikleri suskunluk içinde karşılamışmış.
Neymiş ? Kirli oyunu sezen son karakolun bekçileri birer kahramanmış. Bu sezme ne işe yaramış ? Bizi kendimize getirmiş. Kendimizi idrak etmemizi temin etmiş. Neymiş ? Bu büyük bir zafermiş. Üstelik Türk’ün zafer hanesinde eşsiz bir yeri varmış. Neymiş ? Hocaefendi’nin başka bir yazısında bu zafere selam durulmuş.
Neymiş ? Bu zafer asırlık bekleyişin tulûu imiş. Neymiş ? 12 Eylül ihtilalcileri Fethullah Gülen’in tam da ümidinin tükendiği yerde Hızır gibi imdadına yetişmiş. Neymiş ? Sonuna kadar muvaffak olabilmeleri için de duacıymış.
Pes vallahi !
Bu kadar olur.
Bugün orduyu yıpratmak için elinden geleni ardına koymayanlar, ordunun karşısına adeta bir düşman kuvvetmiş gibi polis kadrolaşması yapanlar, meğer ne ordu hayranıymışlar !
Darbelere karşıyız, demokrasiden yanayız naraları atanlar, televizyon kanallarının prime time kuşaklarında demokrasi belgeselleri yayınlayanlar, Menderes ve Özal’a milletin adamları diyenler, meğer cuntanın şakşakçısı, darbecilere kurban olacak derecede hayran ve akıl almaz bir minnet duygusu içinde gözlerinin içine bakan kimselermiş.
Meğer, özel hayatları bir bir gazete sayfalarında ilan edip, askerlerin gururlarıyla oynayıp onları intihara sürükleyenler, önüne geleni yaftalayanlar, 24 saat ergenekon bülteni sunanlar, kul hakkı, ayıptır, günahtır demeyip iddialar üzerinden askeri alabildiğine yıpratmaya çalışanlar, askerimize gaziler ocağının yiğit eri gözüyle bakıyormuş.
Aslında, Alparslan Türkeş’i 60 darbesinde aldığı rol sebebiyle ömrüm boyunca affedemedim diyen Fethullah Gülen, onlarca idamın, binlerce dağılan hayatın, zindanlarda çürüyen gençliğin bir bir müsebbibi olan Kenan Evren’e alkış tutarmış.
Dönemin ABD Ulusal Güvenlik Konseyi Türkiye Masası Sorumlusu Paul Henze’nin askeri müdaheleyi haber alırken, haberi ulaştıran diplomatın ‘ Your boys have done it. ‘ - ‘ Senin çocuklar işi halletti. ‘ ifadeleri, 2003 senesinde Zaman Gazetesi tarafından yalanlanmasına rağmen, Mehmet Ali Birand tarafından ortaya koyulan ses ve görüntü kayıtlarıyla kanıtlanmıştı.
Demek ki, Amerikancılık ruhta var. Ordu Amerikancı olursa, onlar da ordudan taraf olur. Hükümet Amerikancı olursa, onlar da hükümetten taraf olur.
Mustafa Pehlivanoğlu, Halil Esendağ, Selçuk Duracık, Fikri Arıkan, Cevdet Karakaş, Ali Bülent Orkan, Ahmet Kerse, Cengiz Baktemur…
Eşleri, çocukları, aileleri..
Cezaevlerinde çürüyen yüzlerce insan…
İdam edilenler neydi, kimdi Allah aşkına ? Dillerinde Allah lafzı, gönüllerinde İslâm’ca bir mücadele niyeti ve cesareti. Pensilvanya’dan manzara böyle görünmemiş anlaşılan. Her birinin katiline alkış tutmak, ne Müslümanca bir duruş ama!
Muhsin Yazıcıoğlu’nu 7.5 sene cezaevinde çürüten darbeyi zafer olarak kabul etmek, ne büyük bir izân…
Bu satırların sahibinin kim olduğunu unutmayın.
Bu nasıl bir ferasettir, anlamak mümkün değil.
-
İlgili yazıya aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz.
Sızıntı, Ekim 1980, Cilt 2, Sayı 21
http://www.sizinti.com.tr/konular/ayrinti/son-karakol.html
M. Fethullah Gülen
http://tr.fgulen.com/content/view/10747/3/
February 23rd, 2010
Fikir
|
1 Yorum
“KENDİN OLARAK KALABİLMEK:
Dünyanın en zor savaşını vermek demektir…”(Edward Estlin Cummings)
Deniz kıyılarında tesettür mayolu bayanları gören bir takım elit sınıf mensupları, o insanlara adeta birer proletarya yığınlarıymışçasına bakarak ‘ Madem tesettürlüsünüz, ne diye denize giriyorsunuz ? ‘ sualini yöneltiyorlar. Bunu yapanlardan biri de emekli dindar Ahmet Hakan.
Öyle bir bakış ki bu, arka planını kurcaladıkça işin aslında ne kadar büyük bir paradoks ortaya koyduğunu görüyoruz. Bu gibi insanlar, kendilerini çağdaş düşüncenin bağrında serpilmeye bırakmış ve kendilerine sorsanız özgür iradeleriyle yaşayan ama aslına bakarsanız akıllarını kapitalizme mahkum etmiş birer esaret abideleridir.
Tesettüre çağdışı derken, savundukları tez şudur. ” Kadının vücudunu sergileme hürriyetine neden ve nasıl bir takım teolojik kurallar engel olabilir ! Böyle bir şey kabul edilebilir mi ? Bu kesinlikle özgür iradeyi ortadan kaldıran ve kadınları köleleştiren bir eylemdir. “
Kadınların vücudunu sergileme hürriyeti. Evet, pek tabii ki hürriyet dairesinde böyle bir maddenin de yer alması imkanlar dahilindedir. Ama şunu sorgulamak gerekir. Bu hürriyete sahip olan kadınlar özgürlük adına ve düşünerek, kendileri seçerek mi bu sonuca gidiyorlar ? Aslında onlar öyle zannediyorlar. İşin aslı başka türlü.
Bugün dünyada yaşayan hangi kadın düşünmüştür ben vücudumun bazı bölgelerini çıplak bırakarak kendimi daha özgür hissediyorum diye. Ama insanlar, bulundukları çevrenin sosyokültürel yapısına aykırı düşmekten utandıkları için, adına özgür irade dedikleri olguya sığınarak böyle bir yaşamı benimser ve zamanla alışırlar. Sorgulama ne zaman ve hangi aşamada var ? Hiçbir aşamada yok.
Bu meselenin aslında din ve maneviyat ile de çok ilgisi yok. Tamamen şahsiyet ile ilgisi var. Öyle ki, kendisini dindar olarak nitelemeyen bir arkadaşım, kız arkadaşı denize gidiyorum deyince ister istemez kafasında ‘ şimdi bikini giyecek ‘ düşüncesinin oluştuğunu ve bundan rahatsız olduğunu dile getirdi. Oysa kız arkadaşı, aman canım ne var orası deniz, herkes öyle orda cevabını veriyor.
Evet, orda herkes öyleyken kendisinin farklı bir kıyafet içinde bulunması elbette beklenemez. Çünkü o özgür biri. Kendisi düşünüp, tartıp, enine boyuna inceleyip aklı ile karar verdiği için bu tamamen onun hürriyeti sayılır.
Aslında, ben niye bikini giyiyorum sorusunun tek dayanağı herkes giyiyor olmayabilir de. Ben öyle beğeniyorum, bana o güzel geliyor, o daha rahat v.s gibi düşünceler de buna dayanak olabilir. Her ne olursa olsun, ama sorgulanır mı bunlar ?
Bana bu güzel geliyorsa, neden güzel geliyor ? Acaba medyada, çevrede despot bir şekilde karşıma çıktığı için bana güzel gösterilmiş olabilir mi ? Zorla gözüme sokulduğu, ve zamanla alışan insanların rahatlığı da içimdeki kararsızlığı yenmemde bana yardımcı olduğu için ben bunu beğeniyor olabilir miyim ?
Acaba burada bir adaletsizlik var mı diye düşünmek çok mu zordur ? Bikini güzel gösterilir, her yerde karşımıza çıkar ve norm halini alır. Çağın gereği oluverir. Öyle midir ? Buna kim karar vermiştir ? Örneğin, altın metali doğada az bulunan bir metaldir ve bundan ötürü çok kıymetlidir. Ama altın gibi doğada yine nadir bulunan ne var ki kıymeti olmayan pek çok metal vardır. Bunlar niye kıymetsizdir ? Altına kıymeti kim biçmiştir ?
İnsan, düşünen bir varlıktır. Düşündüğü, seçtiği, şahsiyeti olduğu için hayvandan farklıdır. Hayvanlar, çevresindekiler ne yaparsa onu yaparlar. Sürü psikolojisine sahiptirler. Yeri gelmişken, benzer insanlar mütedeyyin kesimi sürü psikolojisine sahip olmakla suçlarken, kendilerinin düştüğü çıkmaz işte budur. Onurlu olan, insanca olan, özgür irade ile seçmektir. Bize dayatılanları sorgulamak, şahsiyet filtremizden geçirerek kabul etmek ya da reddetmektir. Reddetmenin bedeli, sorgusuz kabul eden topluluklar içinde ayrı düşmek olsa bile.
Edward Estlin Cummings’in şu dizeleri, meselenin ciddiyetini ortaya koyuyor :
Seni diğerlerinden farksız yapmaya bütün gücüyle,
Gece gündüz çalışan bir dünyada,
‘KENDİN OLARAK KALABİLMEK’,
Dünyanın en zor savaşını vermek demektir.
Bu savaş bir başladı mı, artık hiç bitmez!
-
Aman canım, kim düşünecek bunları. Şahsiyet dediğin bir bikiniye mi kalmış. Orda da düşünmeden hareket etmiş oluverelim. Hem, hem herkes böyle…
Evet, herkes böyle olabilir. Herkes tesettür mayosu giymek zorunda da değildir elbette. Ancak, ona karar kılmış insanlar da hür şahsiyetleriyle hareket etmiştir. Dolayısıyla kimsenin bunu çağdışı, saçma v.s görme yetkisi yoktur. Çünkü çağdaşın ve saçma-mantıklının ne olduğunun cevabı da her kişiye göre değişmektedir. Bu nedenle filozofların ortaya attığı ve batı medeniyetinin bugün dünyaya sunduğu evrensel ahlak yasası denen şey de oldukça rölatiftir. Ve bir paradoks da şudur ki, teolojik kanunları dogma olarak niteleyenler, bu evrensel ahlak yasalarını sorgulamaktan imtina ederler.
Çağdışı olan şey şudur aslında. Bir bakış açısının genel geçer kabul edilmesi ve diğerine yaşam hakkı tanınmamasıdır. Neden Ahmet Hakan’ın ifadeleri çağdaşlığın gereği olsun ki ? Onlar sadece onun düşünceleridir ve işte, bana göre de istibdata kendisini kurban vermesinden başka bir şey değildir.
Tesettürlü insanların denize girme hakkı yok mudur yani ? Ya da denize girmek için gerekli olan şartlardan biri bikini sahibi olmak mıdır ? Bunlar, rasyonel düşünceler değildir.
O işi yapanın düşüncesine göre dünya direnme, ahiret dinlenme yurdudur. Dünya yaşamını dinlenme ve eğlenme yurduna dönüştüren konformistler hayata ihanet etmişlerdir. Ve, böylelerine göre de direniş delilikten başka bir şey değildir:
Bknz: çağdışı, ilkel, mürteci, yobaz v.s.
Öyleyse, bu muamele adaletsiz şekilde belli bir kesime reva görülüyorsa, hiç şüphesiz benim de kendi eylemlerinin amacını ve nedenini sorgulamayan insanları esaret içinde, sorgulayarak direnen ve ‘sürüye katılmayan ‘ insanları da daha şahsiyetli görmemde hiçbir sakınca olmayacaktır.
February 17th, 2010
Fikir
|
Yorum Yap
1783 tarihinde, Çeçenlerin Çarlık Rusya’nın işgaline karşı başlatmış olduğu direniş, bütün Kafkasya’ya yayıldı ve yüzyıllar sürecek bir mücadelenin kapısını aralamış oldu.
O günlerde Şeyh Mansur’un önderlik ettiği onurlu direniş, nice kahramanlar bıraktı geride. 1816’dan itibaren, Rusya’nın bugün de Çeçenistan üzerinde uyguladığı pasifize etme politikası başladı. Rus Çar’ı, Yermalov’u Kafkasya’ya komutan tayin etti ve Yermalov büyük bir ordu ile Kafkas halklarını katliama tabi tuttu…
1834 senesinde, İmam Şamil adında bir yıldız öne geçti. Rus Çarlığı’nın amansız saldırılarına karşı o zaman da bir avuç olan bu yiğit Kafkas halkları, “Millî Azadlık Cihadı” olarak adlandırılan ve tam yirmi beş yıl süren mücadelenin ardından 1865’te Rusya’nın uyguladığı sömürge rejimi nedeniyle Anadolu’ya göçler başladı…
1918’de, aralıksız devam eden savaşların ardından Çeçenler Kuzey Kafkasya Emirliği’ni ilan ettiler. Bundan üç yıl sonra komünistler Kuzey Kafkasya’yı yeniden işgal etti ve sıkıyönetim uygulamaya başladılar…
Çeçenler, öyle asil bir millet ki… Ruslar ne zaman işgale yeltense, sömürge düzenine geçse, kukla devlet kursa, her zaman direnişe devam ettiler; ta ki tam bağımsız ve özgür topraklarını elde edinceye kadar. Ruslar anlaşma yapmak zorunda kaldı, sonra tekrar işgale yeltendiler. 1944’de, Çeçenlerle birlikte Kırım, Karaçay, Balkar ve Ahıska Türkleri de Stalin tarafından Sibirya tepelerine sürgün edildi…
Cevher Dudaev, Emir Hattab, Arslan Mashadov, Şamil Basaev, Abdulhalim Sadullaev, Dokka Umarov… Çeçen millî mücadele tarihi böyle yiğitlerin isminde sembolleşmiş kararlı bir duruştur.
Ne acı ki, Osmanlı’dan bu yana kaynaşmış, kardeş olmuş olan Türk ve Çeçen milleti bugün politikaların gölgesinde ayrıştırılmaya çalışılmakta. Çok uzak değil, hatırlayalım. Çeçen komutanı Rusya’ya teslim etmek isteyen Dışişleri Bakanlığı, Alperenlerin yoğun tepkisiyle karşılaşmıştı. KGB ise Türkiye’deki Çeçen mültecilere bir bir suikast uygulamaya devam ediyor.
Bunlar belki de diplomaside ‘alışılagelmiş’ durumlar. Ama son zamanlarda işbirlikçi, kukla Çeçen Devlet Başkanı Ramazan Kadirov’un, Türkiye’den içlerinde bizleri de yakından ilgilendiren isimlerin bulunduğu heyetleri ülkesine davet etmesi ve yurda dönen heyetin gazete köşelerinde verdikleri demeçler, hiç de hareketimizce alışık olduğumuz durumlar değil.
Ramazan Kadirov, Türk toplumuna kendisini sempatik göstermeye çalışıyor ve üzücü olan şu ki, bu çaba da Kadirov’un Truva atı olmaya yeltenen isimlerin arasında gözümüze başta Seyfullah Türksoy olmak üzere Yavuz Bülent Bakiler de çarpıyor.
Kadirov, uluslararası insan hakları örgütlerinin de raporlarında yer aldığı şekliyle, gasp, tecavüz ve işkence gibi sayısız suçun failidir. Göreve geldiği yıllarda, milis güçleriyle birlikte Çeçenistan’ın para kaynağı olan tüm bölgelerinde hâkimiyet kurmuş ve ondan izinsiz kimsenin ticaret yapmasına imkan vermemiş bir insandır. 5 Nisan 2007’de Putin tarafından Çeçenistan Devlet Başkanı olarak atanan Kadirov, Moskova’daki bir saunada Rus kadınlarla nâhoş hâllerde görüntülenmiş, halkı sefalet içinde yaşarken kendi garajındaki ultra lüks 12 otomobilini sergilemekten çekinmeyen arsız bir işbirlikçidir.
Rusya, işin kolayına kaçarak görevi bir nevî Kadirov’a devretmiştir. Bugün Çeçen direnişçiler, Rus askerlerden çok işbirlikçi Kadirov’un milisleriyle çarpışmakta.
Bu mücahidlere karşı operasyon düzenlemekten ibaret olan devlet başkanlığı koltuğundaki Kadirov ise, Çeçenya’da iki yüz otuz bin masumun katlinden sorumlu Rusya Başbakanı Vladimir Putin’e “O olmasaydı, Çeçenya olmayacaktı, halkımızı kurtardı, minnettarım“, “Hayatımı Putin’e borçluyum, bunu asla unutmayacağım, unutursam adam değilim“, “Ben Putin’in piyadesiyim ve her emrini yerine getirmeye devam edeceğim” şeklinde açıklamalar yapıyor.
İdealizmin katıksız öncüleri olan Çeçen direnişçiler, ümitsizliğe düşmeden ailelerinden, sıcak evlerinden ve rahat hayatlarından vazgeçip bağımsız ve onurlu bir hayat için mücadele veriyorlar. Orta Asya’yı, Kafkaslar’ı ve bütün Türk-İslâm dünyasını bizden çok daha iyi tanıyan ülkücü ağabeyimiz Yavuz Bülent Bakiler, bakın bu Kadirov hakkında neler diyor :
“Son Çeçen-Rus savaşında, Çeçenler dört yüz bin kişi kaybettiler. Çeçenistan’da âdeta taş üstünde taş kalmadı. Fakat bugünkü Çeçenistan, akıllı, bilgili, cesaretli ve mü’min Cumhurbaşkanları Ramazan Kadirov’un gayretleriyle yeniden canlı, güzel, temiz ve yiğit bir yüzle karşımıza çıkıyor.”
Yazısında övgüler yağdırdığı Seyfullah Türksoy ise, Kadirov’dan öyle bir bahsediyor ki kafanızda canlanan resim; bir elinde Kur’an bir elinde tesbih, başında takkesi ile haşyetten yürüyemeyecek dereceye gelmiş bir evliya olacak sanki!..
Bugün Çeçen milleti, Rusya’dan korkmadığı kadar Kadirov’dan korkuyor. Çeçenlerin kendisine ‘Kâfirov’ dediği bir insandan bahsediyoruz. Sekiz bini aşkın askerî gücüyle Çeçenleri baskı altında tutan, direnişçilere göz açtırmayan bir hainin ismi Kadirov.
Pisliğe bulaşmamış, dinamizmini kaybetmemiş, oportünizme yenik düşmemiş ve bugün böylesi nadir görülen iman dolu bir harekete ihanettir bu sözler. Çeçenistan’ı güllük gülistanlık göstermek, mücahidleri bozguncular olarak adlandırmak, hele Kadirov’u mümin sıfatıyla lanse etmek, cesaret isteyen bir ihanettir üstelik.
Kadirov, Rusya’dan sonuna kadar aldığı para yardımlarıyla, Çeçenistan’ı dış dünyaya iyice kapatmaya çalışmakta. Kendi hükümranlığındaki kukla devleti güzel göstererek, direnişe darbe vurmayı amaçlamaktadır. Hem Çeçen milletini hem de Çeçenlere muhabbet besleyen Türk milletini, kamuoyu oluşturarak farklı düşündürmeye itmektedir.
Seyfullah Türksoy ve Yavuz Bülent Bakiler, bir de Grozni dağlarındaki mücahidlere ziyaret düzenlesinler. Onların kartal yuvasını andıran evleri yoktur. Noel günü Moskova’nın en büyük ağacını da süsleyemez onlar. Garajlarında onlarca lüks otomobil olmayabilir, ama eminim Yavuz Bey’in göreceği yüzler, Kadirov’da görüldüğü söylenen mümin simâsından kat be kat aydınlık ve nur dolu simâlar olacaktır…
February 17th, 2010
Fikir
|
Yorum Yap
Şair İsmet Özel, son günlerde televizyon ekranlarında herhalde tarihe geçmesini umduğu ya da yeni bir çığır açacağını zannettiği ilginç aforizmalarıyla boy gösteriyor.
Öyle iddialı, öyle emin konuşuyor ki izleyenleri adeta ikiye bölüyor. Bir grup bu kararlılıktan etkileniyor ve ‘aslında mantıksız da değil’ düşüncesine kapılırken, diğer bir grup ise şaşkınlıktan gülse mi ağlasa mı bilemiyor.
İsmet Özel, sol cenahtan kopup gelmiş ve hidayete ermek suretiyle kendini islâmî camiada bulmuş bir şair. Ne acı ki, bu içsel metamorfoz döneminin ardından pek çok örneğine şahit olduğumuz şekilde kendisi de bu alanda at koşturmaya kalkmış ve birden içimizdeki en iyi binici olmaya yeltenmiştir.
Hatırlayalım, Cat Stevens müslüman olduktan sonra hızlı bir şekilde başta giyim tarzı olmakla birlikte meşgalelerini ve bütün değerlerini değiştirmişti. Cübbe-sarık ile başlayan serüven müziğin dinde yerinin olmadığına kanaat getiren açıklamalarla devam etmişti.
Yıllar geçti, şimdi ne oldu?
Yusuf İslam tekrar Cat Stevens oldu. Müslüman Cat Stevens. Gitarını yeniden eline aldı, yeniden sahnelere koştu.
Bir başka örnek, Yaşar Alptekin. Eski manken. Hidayete erdikten sonra o da cübbe-sarık seçimine gidenlerden. Ya sonra? Camideki insanları ‘Ben daha ikinci rekatı kılmadan siz nasıl bitirip gidiyorsunuz?’ uyarısını yapmaya kendini vazifeli görmeye başladı.
Yaşar Alptekin de, İsmet Özel de Cat Stevens olur mu tekrar, bunu zaman gösterecek.
Ama bu süreçte yaşananlar gerçekten hiç hoş değil.
İsmet Özel maalesef iç muhasebelerini, uç düşüncelerini bir fikir adamı edasıyla ekranlarda dile getirmekten çekinmiyor. Bakın neler onlar :
‘Alevileri Sünnileştirmeden, Kürtleri asimile etmeden bu ülke ilerleyemez.’
‘Aleviler, Haçlı Seferi’ni yapanların kılıç artıklarıdır.’
‘Dünyada insanların önünde iki seçenek bulunmakta; ya Türk olmak ya da Amerikan olmak.’
‘Türk olmayana gavur denir.’
‘Komünizm demek cemaatçilik demektir. Kelimenin aslına bakarsanız. Cemaatçi olanlar komünisttir. Ben nasıl gençliğimde komünist isem, şimdi de ehl-i sünnet vel cemaat, oradayım.’
‘Ben üstünüm, çünkü Türküm.’
‘Müslüman olmayan Türk olamaz.’
…
Türkçülük, İslâmcılık ve Komünizm sentezi oluşturmaya kalkan ifadelerin sahibi İsmet Özel, gerçekten ifadelerini ele alıp sorguluyor mu acaba? Mûtedil bir insanın mantığının kabul edemeyeceği türden trajikomik sözler bunlar. Sadece yukarda alıntı yapılan ifadeleri bile birbiriyle çelişir türden.
Çıkışların zamanlaması da bir hayli ilginç. Ülke tam da Kürt, Alevi, Türk gibi kavramların etrafında çalkalanırken, biri çıkıyor ve ortalığı kaşıdıkça kaşıyor. Bu hâlet-i ruhiye toplumun çoğunluğu tarafından egoist bir tavrın hezeyanları olarak yorumlansa da, medyanın İsmet Özel’e yoğun ilgisi iki tarafı da tatmin ediyor anlaşılan.
Gönül isterdi ki, İsmet Özel hep şair kalsın…
Daha başka ne olur bilemeyiz ancak, İsmet Özel’den bir mütefekkir çıkmayacağını anlamak için müneccim olmaya lüzum yok…
February 17th, 2010
Fikir
|
Yorum Yap
En son, BBP Genel Başkanı Yalçın Topçu’nun ‘ BBP bir ülkücü hareket partisi falan değildir ‘ şeklindeki beyanatlarının Zaman Gazetesi’nde yayınlanmasının ardından çok zaman geçmedi ki, Diyarbakır Alperen Ocakları Başkanı Sedat Sulmaz’a ait olduğu iddia edilen açıklamalar ortalığı karıştırdı. Şöyle diyordu :
“ Osman Baydemir’i ve DTP milletvekillerini ziyaret etmek isteriz. Osman Baydemir Diyarbakır için önemli bir kişi, kendisini ziyaret edip görüşlerinden faydalanmak isteriz. Baydemir’in ülke için söylediği sözleri destekliyoruz. Kapılarımız DTP’ye sonuna kadar açık, ancak MHP’ye kapalı. “
Ve ekliyor,
“ Rantçıları ve ırkçıları yanımızda barındırmayız. Bu nedenle kapılarımız MHP’ye sonuna kadar kapalı. MHP dışında tüm partilere kapımız açıktır. Biz Türk milliyetçiliğinin bayraktarlığını yapmıyoruz. “
Mantıken, hiyerarşik bir yapıda sisteme uymayan bir beyanat ortaya atılırsa gerekli doğrulama ya da tekzip acilen yayınlanır. Ama gelin görün ki, bu beyanatlar sayfalarda boy boy gösterilmeye devam ettiği günlerde (şu an 2 gün olmuş durumda) ne Alperen Ocakları Genel Merkezi ne de Büyük Birlik Partisi bu beyanat hakkında herhangi bir açıklama yapmış değil.
Tabi sistemi gözden geçirmek lazım en başında. Çünkü önce Mustafa Destici’nin ‘ milliyetçi değiliz ‘ sözleri, ardından Yalçın Topçu’nun ‘ ülkücü hareketle ilgimiz yok ‘ ifadelerinin ardından Diyarbakır Ocak Başkanı da pekâla bu tarz bir açıklama yapmış olabilir.
Bu garip hadiseler, anlaşılması güç açıklamalar zihinleri karıştırmaya devam ediyor. Soruyoruz, Büyük Birlik hareketi milliyetçi miydi ? Muhsin Yazıcıoğlu’na bakıyoruz, evet hem de sonuna kadar. Peki ülkücü müydü ? Kıstasımız Muhsin Yazıcıoğlu ise yine evet ve yine sonuna kadar.
Ozan Arif, Muhsin Başkan’ın vefatının ardından anılarını aktardığı röportajında, merhum Alparslan Türkeş’in Muhsin Yazıcıoğlu için sarf ettiği şu sözleri, bizzat duymuş biri olarak aktarmıştı.
’ Susun, Muhsin Yazıcıoğlu’nun ülkücülüğü vazgeçilmezidir. Ülkücü hareket Muhsin Yazıcıoğlu’nun hayatında vazgeçilmez bir olgudur. Muhsin Yazıcıoğlu da ülkücü hareketin vazgeçilmezidir.’
Muhsin Yazıcıoğlu kim, Yalçın Topçu kim ? Kimin haddine senelerce Muhsin Başkan’ın oturduğu koltuktan tutup da ‘ biz ülkücü falan değiliz ‘ demek.
Evet, bu işleri aklımız almıyor. Kimsenin, hele de tabanı ülkücü olan bir hareketin vitrinindeki gelip geçici insanların taban adına, hareket adına, dava adına, şehitlerimizin kemiklerini sızlatacak, şehit annelerini kahredecek, Muhsin Başkan’ın aziz hatırasına leke düşürecek saçma sapan açıklamalar yapmaya hakkı yoktur.
Bu garabet artık son bulmalı. Bu kepazelik durdurulmalı. O özgül ağırlığın sebebi olan itibarımız iki paralık edilmeye çalışılmaktan vazgeçilmeli. Dileyen, Namık Kemal Zeybek’in yaptığı gibi Demokrat Parti ve türevlerine geçerek küçük oy hesaplarıyla dilediği demeçleri oralarda verebilir.
Harekette ithal ürün istenmezken, bir de içimizdekilerin bir kısmı Çin malı çıkıyor. Orijinal olmalıyız, kendimiz olmalıyız, ülkücü olmalıyız, milliyetçi olmalıyız, milli olmalıyız, islâmi olmalıyız. Güç dengeleri arasında birilerinin megafonu olmamalıyız. Medyada görünme adına, aslımızı inkâr etmemeliyiz. Nitekim, ‘ aslını inkâr eden bizden değildir ‘ buyuruyor Peygamberimiz.
Alperen Ocakları Genel Başkanı Sn. Abdullah Gürgür, acilen bu konu hakkında kamuoyunu aydınlatıcı bir beyanat yayınlamalı ve haber doğru ise gerekli yaptırımı uygulamalıdır. Yol ayrımındaki Büyük Birlik için ise tek yapacak şey; yeniden Bismillah demek, yeniden elif gibi dosdoğru ayağa kalkmak olacaktır.
January 19th, 2010
Fikir
|
1 Yorum