Ülkücü Neslin Referandum ile Sınavı

Birkaç haftadır gözlemliyorum, sağda solda duyduklarım, gazetelerde okuduklarım, 12 Eylül’de yapılacak olan referandumda kilit noktanın ‘ülkücü hareket’ mensuplarında olduğunu işaret ediyor. Ve ibrenin yönüne etkisi yadsınamaz derecede büyük olan ülkücüleri, referandum ile birlikte mâzide kalan her ‘kötü anı’ için bir hesaplaşma ya da hesaplaşamama sınavı bekliyor.

Dr. Devlet Bahçeli, başından beri gerek partilerinin gerekse Ülkü Ocakları mensubu gençlerin çalışmalarıyla halkı, bu referandumda ‘hayır’ oyu kullanarak AKP’ye bir ders(!) vermeleri yönünde iknâya çalışacaklarını açıklıyor.

Ancak 12 Eylül darbesiyle ‘yok olan bir nesilden geride kalanlar’ ise, darbe dönemi yönetimlerine yargı kapısını açan değişiklik için, sadece bu madde için bile, ‘evet’ demeyi düşünüyor. Bu oldukça açık.

Ajanslara son düşen bir habere göre de, Ülkü Ocakları Genel Başkanı Sn. Harun Öztürk, ‘tabanın’ kesinlikle ‘evet’ oyu kullanma yönünde bir eğiliminin bulunmadığını, bunu ortaya atanların manipulasyon amacı taşıdıklarını söylüyor. Ve ekliyor, “Ülkücüler adına sadece iki kurum açıklama yapabilir. Biri MHP, diğeri de Ülkü Ocakları’dır.”

Tanıdık geldi mi ?

..

Açıkçası, Harun Öztürk gibi entelektüel, beyefendi bir kişiye bu beyânât yakışmamış. Neye göre ülkücülük, hangi kıstaslar eksenindeki ülkü bu, bu mantıksal paradoks, böyle basit ve genel bir cümle kurmayı kifâyetsiz kılar.

Ama denirse ki, MHP’ye ait olan ‘ülkücülük’ kavramı derken, cambazlıktan bahsediyoruz, biz de amenna deriz, o kavramı sahiplenmeyiz.

Hatırlarsanız, 2002 tarihinde mecliste görüşülen idâm cezâsının kaldırılmasına yönelik yasa teklifi, 152 ye karşı 253 oyla kabul edilmişti. MHP, 114 red ve 9 katılmayan, AKP, 27 red ve 23 katılmayanla, tek bir ‘evet’ oyu dâhi vermeden bu teklifin karşısında durmuşlardı. Peki, öncesinde ne olmuştu ? Nasıl gelmişti bu teklif meclise, Adalet Komisyonu’ndan nasıl geçebilmişti ?

31 Temmuz 2002′de, Adalet Komisyonu’nda tartışılan AB uyum paketinde, idam cezasının kaldırılmasına yönelik maddenin, paketten kaldırılması için AKP’li komisyon üyeleri önerge verdi. Buna DYP milletvekilleri ve MHP’den Orhan Bıçakçıoğlu destek olurken, MHP’li diğer beş üyenin ‘çekimser’ kalması sonucu, önerge 7 kabul ve 10 red sonucuyla, pakette kaldı. MHP, bir yandan idam cezasının kaldırılmasına karşı çıkarken, diğer yandan ise paketin meclise gelmesine engel olmamıştı.

Bu sayede, meclise gelen paket üzerinden hararetli bir ‘hayır, idam kaldırılamaz‘ propagandasını kamuoyunun gözüne sokmayı başaran MHP, seçimler için gerekli yatırımını yapmış oldu.

MHP, aslında çok daha öncesinde de bizim anladığımız ‘ülkücülük’ kavramından ayrışmıştı.

Yine hatırlayacak olursak, 57. Hükümet döneminde, MHP’nin de oylarıyla Çekiç Güç’ün görev süresi tam 7 kez uzatıldı. Bugün OHAL’den bahsedenlerin, bu zeminin hazırlanmasında katkısı büyüktür.

BBP’yi ‘bir ihanet projesi’ olarak niteleyenlerin, merhum Samiâ Ayverdi Hanımefendi’nin, “Türk’ün ebedi kızıl elması, ilây-ı kelimetullahtır‘ sözüyle işaret ettiği, tanımladığı ülkücülük ekseninden kaymış olmaları çok öncelere dayanır.

“Bizim İslâm’ı yaymak gibi bir amacımız yok” cümlelerini sarf edenlere, Muhsin Yazıcıoğlu “Bizim de İslâm’ı yaymak gibi bir amacı olmayanlarla işimiz yok’ diyerek ‘bizim ülkücülüğümüz‘ün yolunu çizmiştir.

Üstâd Cemil Meriç’in deyimiyle, hafızasız nesiller amalgamı yapılan milletimizin, bunları bilmesi gerekir.

Şaşılacak bir iştir ki, zaman, MHP’yi bugün AYM, HSYK, CHP ve hatta BDP ile aynı safta hizalamıştır. Milletin çıkarlarını gözettiklerini iddia edenler, aynı zamanda bu çıkarlar için muhalefet yaptıkları kurumlarla aynı üslûp, aynı tavır içine girişmişlerdir.

Dün 12 Eylül’ün insanları zindanlarda çürüttüğü, idam ettiği, anneleri gözü yaşlı, eşleri bağrı yanık bıraktığı o kara devrinde ’suya sabuna dokunmamış’ olan ülkücüler(?) bugün de akl-ı selim hareket edemiyorlar. Bir de kalkıp, ülkücüler adına sadece biz konuşabiliriz, demiyorlar mı…

Maddeler incelenebilir, hatta bu durumda AKP’nin anayasa değişikliği adı altında kendi hükümdarlığını kurma yoluna girdiği şeklinde yorumlar da yapılabilir, ancak bunların hiçbiri geçici 15. Maddenin önüne geçemez. Tabi bu yorum, dönemi yaşayan, acılara şahit olan, yüreği az da olsa sızlamış, ucundan kıyısından da olsa ülkücü hareketin tarihine dair bilgisi bulunanlar için.

Ali Bülent Orkan’ı, Dursun Önkuzu’yu, Halil Esendağ’ı, Selçuk Duracık’ı, Mustafa Pehlivanoğlu’nu, Cengiz Baktemur’u, Fikri Arıkan’ı, Cevdet Karakaş’ı, Ahmet Kerse’yi ve nicelerini tanıyanlar için…

..

Resmi açıklamaların ardından, AK Parti, Saadet Partisi ve Büyük Birlik Partisi referandumda ‘evet’ oyu kullanacaklar. Milletimiz için hayırlısı olsun.

Kenan Evren’in yargılandığı günleri görme ümidiyle…

Kale – Antoine de Saint-Exupery

Kale, seni insanların yüreğine kuracağım.

*

“Çeşmelerden akan suları sevsinler istiyorum” diye bitiriyordu sözlerini. “Yeşil arpaların yazın açılmış çatlakları kapatan yüzeyini de. Mevsimlerin dönüşünü kutlasınlar istiyorum. Olmuş, tamamlanmış meyvalar gibi sessizlik ve ağırlıkla beslensinler istiyorum. Yaslarına uzun zaman ağlasınlar, ölülerine uzun zaman saygı göstersinler istiyorum, çünkü miras bir kuşaktan ötekine ağır ağır geçer, ballarını yolda yitirmelerini istemem. Zeytin ağacının dalına benzesinler isterim. Bekleyen dala. Üzerlerinde Tanrı’nın, bir soluk gibi ağacı denemeye gelen Tanrı’nın büyük sallanışı o zaman duyuracaktır kendini. Bu sallanış şafaktan geceye, yazdan kışa, kaldırılan harmanlardan ambarlanan harmanlara, gençlikten ihtiyarlığa, ihtiyarlıktan yeni çocukluğa götürüp getirir onları.”

*

Ağaç hiç de önce tohum, sonra filiz, sonra yaş gövde, sonra kuru odun değildir. Tanımak istiyorsan, bölmemelisin. Ağaç, ağır ağır gökle birleşen güçtür. Sen de böylesin, küçüğüm. Tanrı dünyaya getirir seni, sonra büyütür, sonra birbiri ardından isteklerle, üzüntülerle, sevinçlerle, acılarla, öfkelerle, bağışlamalarla doldurur, sonra da kendine döndürür seni. Ama sen ne bu okullu, ne bu koca, ne bu çocuk, ne de bu ihtiyarsın. Tamamlanansın sen.

*

Sevgilin sana gülümsediği zaman, gözlerin ışığı ölümsüzdür, ölümsüzdür gecelerin sessizliği. Zaman, kumunu tüketen bir kum saati değildir artık, ekin demetlerini bağlayan bir harmancıdır.

*

Böylece, kalenin en yüksek burcunun tepesinden, acının da, Tanrı’nın bağrında ölmenin de, hatta yasın da acınacak bir şey olmadığını gördüm. Çünkü, anısına saygı gösterildi mi yitirilmiş insan, yaşayan insandan daha çok aramızdadır, daha güçlüdür.

*

Ben önce baharı değil, içine baharın kapandığı bir çiçeğin düzenini seven kadını kurtarırım. Önce aşkı değil, aşkın içine büründüğü tek bir yüzü seven kadını.

*

Çünkü insanın tıpkı kaleye benzediğini gördüm ben. Özgürlüğünü sağlamak için duvarları devirir ama yıkılmış ve yıldızlara açık bir kaleden başka bir şey değildir artık.

*

Ama şu öteki, hiçbir şey yaratmadıktan sonra, gözlerini yalnızca kusursuzlukla beslese bile, satıcılardan alınmış, boşuna bir lükse bürünmekle kalır.

*

Ağır çuvallar altında iki büklüm olanlar, bunları değirmene götürdükleri zaman, daha az acınacak durumdadırlar. Ya da undan apak olmuş durumda, geri getirirken. Çuvalın ağırlığı bir dua gibi çoğaltır onları. Ekin demetini bir tohum şamdanı gibi taşırken sevinçle giderler. Çünkü bir uygarlık insanlardan istenene dayanır, onlara sağlanana değil. Elbette, daha sonra bu buğdayı almaya gelirler, onunla beslenirler. Ama insan için işin önemli yanı bu değildir. Onları yüreklerinde besleyen şey buğdaydan aldıkları değildir, buğdaya verdikleridir.

*

Ama bir kadının güzelliği karşısında heyecanlanacak bir adam yoksa, nereye koyarsın bu güzelliği ? Kendisini ele geçirmek isteyen çıkmayınca, elmasın değerini ? Kendisine hizmet eden kalmayınca imparatorluğu ?

*

Etkisiz sözcükler yüzünden, aynı aşk adına silaha sarılırlar.

*

Barışı zorla kabul ettirtmem. Düşmanımı dize getirmekle yetinirsem, düşmanımı ve kinini kurtarırım. Yalnızca doğru yola getirmek büyüktür, doğru yola getirmek de almaktır. İçinde rahat etsin diye ölçüsüne göre bir giysi sunmaktır herkese.

*

Ve sap, tohumun dal olmak için bulduğu yol değildir. Sap, tohum ve dal aynı çiçekleniştir.

*

Elbette, aşk adına seni tüketen çalışma ne kadar çetinse, o kadar coşturur seni. Ne kadar çok verirsen, o kadar çok büyürsün. Ama alacak biri bulunmalı. Yitirmek, vermek değildir.

*

Bu yüzden, gündelik olanı kolaylaştırdığınız için değil, onu bir erek olarak benimsediğiniz için suçluyorum sizi. Çünkü sarayın mutfakları gereklidir elbette ama gerçekte yalnızca saray önemlidir, mutfaklar ona hizmet eder.

*

Koşuydu benim koştuğum ve çeşmelerin türküsünü sevdiği için, testisini doldurup dolabına koyan adam gibi delilik etmiştim.

*

Çünkü ben direneni severim yalnız… Dudaklarıyla işkencelere ve aşka dayanmış insanı severim. Seni, korkunç bir burca benzeyeni, hiçbir zaman ‘alınmayacak’ olanı…

*

Aşk, elimin altında bir yedeklik değildir. Yüreğimin emeğidir her şeyden önce.

*

Analıkta olduğu gibi, aşkta da günden güne değişmeden durulamaz. Ama sen gondoluna oturmak ve ömürlüğüne gondolcu şarkısı olmak istiyorsun. Aldanıyorsun. Çünkü yükseliş ya da geçiş olmayan her şey anlamsızdır. Oturdun mu yalnız sıkıntıyı bulursun, çünkü görünümün sana öğretebileceği hiçbir şey yoktur artık. Sonra da kadını dışarı atacaksın, oysa ilk atılması gereken ’sen’sin.

*

Ve onu aşka açmak istersem, dua çabası yoluyla aşkı kurarım onda.

*

Ama gene söylüyorum sana : dağ dediğim zaman, senin için, senin gibi onun yamaçlarında orasını burasını kanatmış, uçurumlarından yuvarlanmış, taşları üstünde terlemiş, çiçeklerini toplamış, doruklarında, yel altında soluk almış biri için belirtirim dağı. Belirtirim ama hiçbir şey tutmam elimde. Ve şişman bir dükkâncıya dağ dediğim zaman, yüreğine hiçbir şey götürmem.

*

Senden seni doğurtan parçalanışa ne mutlu! Çünkü hiçbir gerçek apaçıklıkta kanıtlanmaz, apaçıklıkta hiçbir gerçeğe ulaşılmaz. Bil ki, çözümü bulunmayan her çelişki, düzeltilmesi olanaksız olan her uyuşmazlık, kendisini sindirebilmen için büyümek zorunda bırakır seni.

*

…Bu nedenle ağaçlar hiçbir zaman bir erzak, bir yedeklik olarak elde edemezler güneşi, yükselişlerinde kovalarlar onu, parlak ve göz kamaştırıcı sütunlar gibi biçimlenir, topraktan fışkırıp tanrılarını izlemelerinin etkisiyle birer güç olurlar. Tanrı’ya hiçbir zaman erişilemez, Tanrı’ya doğru gidilir yalnızca ve insan uzamda bir dal topluluğu gibi gelişir.

*

Düş kırıklığı bayağılıktan başka bir şey değildir, çünkü bir insanda sevmediğin bir şey de varsa, bu insanda daha önce sevdiğin şey ne diye yıkılsın ? Ama sen, sevdiğini ya da seni seveni köle yapıp çıkıyorsun hemen, köleliğin yüklerini sırtına almayınca da suçluyorsun onu.

*

Öteki de, böylece, bir dost kendisine aşkını armağan edince, bu armağanı göreve dönüştürdü. Aşk armağanı baldıran zehri içme görevi ve kölelik oluyordu böylece. Dost baldıran zehrini hiç sevmiyordu. Öteki düş kırıklığına uğradığını düşündü, bu da iğrenç bir şeydi. Gerçekten de, görevini yapmamış bir köle karşısında duyulan düş kırıklığından başka hiçbir şey yok burada.

*

Tutumlu olmaya kalkma bu alanda. Çünkü, gönül devinimleri söz konusu olunca, biriktirilecek mal yoktur. Çünkü vermek, yalnızlık uçurumu üstünden bir köprü atmaktır.

*

Gerçek aşk, karşılık olarak hiçbir şey beklemediğin yerde başlar.

*

Dost yargılamayan kişidir her şeyden önce. Dedim sana, dilenciye, koltuk değneğine kapısını açan ama dansını yargılamak için ondan dans etmesini istemeyen kişidir… Unutma ki, konukseverlik, incelik ve dostluk insanda insanın karşılaşmalarıdır. Kendisine tapanların boyları, şişmanlıkları üzerinde tartışacak bir tanrının tapınağında, koltuk değneklerimi kabul etmeyecek ve hakkımda bir yargıya varmak için beni dans ettirmeye kalkacak bir dostun evinde ne işim var ?

*

Ve dilenci yoldaki baharı anlatınca, dost onda baharı kucaklayandır. Dilenci geldiği köydeki kıtlığın dehşetini anlatınca, onunla kıtlığın acısını çekendir dost. Öyle ya, dedim sana, dost insanın sana ayrılan ve sana belki de başka hiçbir yerde açmadığı bir kapıyı açan yanıdır.

*

Unutma ki, tapınağına geldiğin zaman, Tanrı seni yargılamaz artık, bağrına basar yalnızca.

*

Alacak biri gerekir verebilmek için.

*

Cimri, servetini batırmak korkusuyla elindekileri vermeyen değil, senin sunduğunun karşısında yüzünün ışığını esirgeyendir. Sen tohumlarını attığın zaman güzelleşmeyen toprak cimridir.

*

İran U-18 Milli Takımının Fikstürü(!)

ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Ekvator’u ziyareti sırasında düzenlediği basın toplantısında şunları söyledi :

BM Güvenlik Konseyi’nde yapılacak oylamaların neticesinde, İran için bugüne kadar uygulanmamış en sert yaptırımlar ortaya konacaktır…”

Ne oylamasından bahsediyor Bayan Clinton ? İran’ın nükleer enerji çalışmaları hakkındaki oylamadan. Peki ABD başta olmak üzere, bu oylamada ‘evet’ oyu kullanacak tüm ülkeler İran’ın nükleer enerji üretimine neden karşı çıkıyorlar biliyor musunuz ?

Çünkü Amerika’nın 6 Ağustos 1945′te Hiroşima’ya, 9 Ağustos 1945′te de Nagazaki’ye attığı atom bombaları sonucu resmi verilere göre 360.000 sivil hayatını kaybetti. Çünkü İran’da; ABD’de olduğu gibi 12.000, Rusya’da olduğu gibi 16.000, Çin’de olduğu gibi 22.000, Fransa’da olduğu gibi 350, İngiltere ve İsrail’de olduğu gibi 200 adet nükleer savaş başlığı bulunmamakta.

Çünkü İran, ABD ve diğer nükleer başlık bulunduran ülkeler gibi, atom bombası atış talimi yaparken binlerce insanı sakat bırakmamış, coğrafyada yıllarca sürecek kansere sebep olmamıştı.

Çünkü İran, ABD’nin güdümüyle kendisine karşı nükleer silah kullanan Irak yüzünden 100.000 insanını kaybetmişti. Devam eden senelerde de kanser yüzünden on binlercesini daha…

Ama asıl sebep sanırım bunlar değil… İran’ın bir otorite tanımazlığı var. Mesela bir başka nükleer başlık bulunduran Hindistan gibi değil(!) Ya da aynı şekilde Pakistan… İran “tam bağımsız” olma gayretinde…

İran, Medler, Safeviler ve Pers İmparatorluğu’ndan gelen büyük ve güçlü bir tarihi olan, Ortadoğu’da dengeleri belirleme potansiyeline sahip önemli bir ülke. Bu da vahşi kapitalistlerin hoşuna gitmiyor tabi ki. Hele bir de nükleer enerji üretimine dair çalışmalar ortadayken, bu onlar için ciddi bir tehdit anlamına geliyor. Çünkü nükleer enerji demek, “dokunma yanarsın” demek…

İslam Devrimi’nin ardından İran’ı siyasi olarak avucunun içine alamayan ABD, pek çok zaman çeşitli sebeplerle ve son olarak da nükleer enerji konusuyla BM’yi, İran’a yaptırımlar için sıkıştırmakta. Peki İran bu tutumlara nasıl cevap veriyor ?

Haziran 2008′de, BM’nin Güvenlik Kurulu’nda tartışacağı İran’ın uranyum zenginleştirmesi hakkındaki paket için, İran Hükümet Sözcüsü Gulamhüseyin İlham, şöyle dedi : “Eğer paket uranyum zenginleştirme işlemini askıya almayı içeriyorsa, hiçbir şekilde görüşülebilir bir paket değildir.”

İran’ın bu kararlı tavrı, şimdiye kadar her istediğini elde etmeyi başarmış (ki burada güçlü olan onlar değil, güçsüz kalan muhataplardır) olan ABD, Avrupa Birliği, İsrail, Nato ve BM açısından önemli bir mağlubiyet resmi olmakta. Bunu da kabullenemeyen Batı, İran’a askeri müdahaleyi dâhi gündemine almıştı. Ama İran, Irak değil elbette. Her fırsatta, “BM ne derse desin biz tıpkı BM üyesi diğer ülkeler gibi nükleer çalışmalarımıza devam edeceğiz. Bizim nükleer silahımız yok, enerji için üretiyoruz ama onların hesabını vermesi gereken sayısız suçları var nükleer enerji konusunda…” diyor.

ABD, atom bombası kullanarak yüz binlerce insanı katlettiği 2.Dünya Savaşı’nın hesabını hâlâ vermiş değil. İsrail, 2006′da Lübnan’da kullandığı hidrojen bombalarının hesabını vermiş değil. Bu ülkeler nükleer enerji kullanarak sivilleri katletti ve ne BM ne Avrupa Birliği ne de başka bir kuruluş hesap sordu. Şimdi kalkıp İran’a, daha ortada olmayan nükleer silahları için hesap sormak, yaptırım uygulamak, askeri müdahaleden bahsetmek, tüm dünyayı İran’a karşı bir tavır için körüklemek, pek masum görünmüyor.

Bu süreç, Türkiye’yi öyle yakından ilgilendiriyor ki, lehine bir sonuç elde edebileceği bir çok imkan sunuyor aslında. İran’ın elinde nükleer enerji bulundurması, İsrail ya da ABD’nin ona “Irak” muamelesi yapmasının önüne geçiyor. Bu durumda İran’ı köşeye sıkıştırmak için diplomatik yollara başvuruyorlar. Türkiye’nin, bölgedeki en önemli güç olarak, yandaşlığının elde edilmesi büyük bir avantaj demek.

Dikkatinizi çekti mi bilmem ancak, BM Güvenlik Kurulu’nda İran hakkındaki son oylamada Türkiye çekimser oy kullandı. Türkiye ile birlikte Brezilya da çekimser kaldı. Ve geçtiğimiz ay, Mayıs’ta, Türkiye-İran-Brezilya uranyum takası için anlaşma imzaladılar. İran’ın yenilenen siyasi ilişkilerde Küba, Venezuella gibi ülkeleri de, onların BM’de ret oyu vermeleriyle kanıtladıkları şekilde, yanına alması dengeleri değişmeye zorluyor.

ABD ve İsrail, İran’a karşı atacakları her bürokratik adımda Türkiye’ye muhtaçlar. Ve bu, Türkiye’nin kârına olacak. İsrail, Kuzey Irak’ta istediği gibi at koşturmaktan vazgeçebilir ve Türkiye’nin başına musallat olan terör probleminde şaşırtıcı bir şekilde çözüm merkezi haline gelebilirdi ki, son aptallığıyla bunun yolunu görünürde kendisine kapatmış oldu. İran bu meselede iyi bir politika izleyip, Türkiye ne derse hazırız mesajları vererek ikili ilişkileri geliştirme peşinde.

Türkiye şu an çok önemli bir aşamada. Rusya ile imzalanan nükleer enerji anlaşması, artık Türkiye’nin de aktif şekilde nükleer enerji üretimine geçeceğinin ilk önemli sinyali. Ve güdülen bu denge politikası kısa sürede terk edilmek zorunda kalınabilir. Çünkü bir süre sonra, taraf olmayanın bertaraf olabileceği bir siyasi konjonktürün içine giriyor dünya. Türkiye son Gazze hadisesinin ardından, bu olayın üstelik ciddi şekilde milli bir yönünün de bulunması sebebiyle, İsrail’e karşı sert bir tavır almış bulunmakta. Ama U-18 milli takımını geri çekmekten fazla bir şey de yapamadı. Türkiye, bu trajikomik tepkilerden bir an önce vazgeçip, ayağına kadar gelmiş bu imkan ile safını belirlemeli, onurlu olmalı.

Bu tavrın içi doldurulmalı, Türkiye tarafını netleştirmelidir. İran’a devrim her ne kadar Fransa’dan kalkan jumbojet ile gelmiş olsa da, İran her ne kadar vaktinde PKK’yı kendi topraklarında eğitip Türkiye’ye salmış olsa da, bütün bunlar bugün değişmiş durumda. İran, devrimin ardından Batı ülkelerinin beklentilerini boşa çıkararak politik açıdan bağımsızlaşma yoluna gitmiş ve PKK, PJAK olup İran’ı da vurduğunda hatasını anlamıştır. Buna örnek, TSK ve İran Ordusu’nun PKK’ya karşı ortak operasyonlarıdır. İran, gerek tarihsel süreçte gerekse yakın geçmişteki hatalarından ötürü Türkiye için dost olamamışsa da, mevcut durumda düşman da değildir. Ve süreç iki ülkenin birbirine daha da yaklaşacağını göstermekte. Çünkü İran, nükleerde adaletsiz bir tutuma maruz kalıyor. Türkiye, İsrail’den yediği tokat için adaleti BM kapısında arıyor, eli boş dönüyor. Filistin hâlâ tutsak, çıt yok.

BM’nin İran’a karşı bu yanlı tutumu, İran’ı haklı da çıkarıyor haliyle. İsrail’in son vahşeti üstüne büyük bir aymazlık gösteren ABD, BM, AB, NATO, kendilerinin adalet anlayışının ne seviyede olduğunu ortaya koyuyorlar. Türkiye, onuruna ve Filistin’e sahip çıkmalı, güçlünün haklı değil, haklının güçlü olduğu bir dünyayı savunmalı. Çünkü bu dünyayı yöneten güçler bize şunu söylüyor :

Adalet mi, adalet ne arar bu dünyada…”

Tak Tak Tak, Kim O ? Takiyye Ben…

Dünya son iki haftada çok yoğun bir gündemi paylaşıyor.. Gazze ablukasını delmek için yola çıkan sivil gemilere İsrail donanmasının uyguladığı katliam. Bu çokça konuşuldu, vicdân sahipleri kınadı, devletler İsrail’in umursamadığı ufak tefek yaptırımlar uyguladı, vesaire…

Tüm dünyada politikacılar, insan hakları savunucuları bu konu üzerinde görüş belirtti. İsrail’in hukuk tanımazlığını, dünyaya meydan okumasını kabul edilemez telakki ettiler.

Biz, olayların başladığı andan itibaren, yani o gece yarısından, yani tüm bakanlar, milletvekilleri, ajans sahipleri uykudayken bile yüreklerimizi kardeşlerimizle kenetlemiş, gözümüzü ekrandan ayırmıyorduk. Çünkü bu küçük bir iş değildi, İsrail’in sınır tanımazlığına, silahsız insanların insanlık adına başkaldırışıydı.

İsrail’in gemiye kanlı baskınının ardından sekiz saat geçmişti ki, nihayet Türkiye Cumhuriyeti Devleti adına bir açıklama, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’tan geldi. Birinci hançer etkisi buydu yüreklerde. Bizim vekillerimiz geldikleri ekoller sebebiyle edip özelliğine sahipler. Kelimelere rengarenk kanatlar takıyorlar. Ama hepsi burada kalıyor. Bülent Arınç, devlet adına yaptığı açıklamasında mağlubiyetimizi gözler önüne serdi. Devlet, “İsrail’den en kısa zamanda esir ettiği insanları geri vermesini bekliyoruz” dedi.

Ardından Başbakan çıktı sahneye. Şu kadar dile çevrilen 45dk. süren grup toplantısı konuşmasında yine oldukça sertti. İsrail’i suçladı, terör devleti olarak tanımladı. Ama yaptırımdan bahsetmedi. İsrail’le halen devam eden askeri-ekonomik ve siyasi işbirliklerini süresiz askıya almaktan bile bahsedemedi. Sadece eskisi gibi olmaz dendi ve geçildi. İkinci hançer darbesi buydu.

Aslında en dürüstleri Ahmet Davutoğlu olmalı, kötünün iyisi bir tavrı o koyabildi ortaya. Mühlet verdi İsrail’e. Uyulmasa ne olurdu orayı bilemiyoruz, tabi.

Olayların ikinci günüydü, Fethullah Gülen gemide hayatını yitirenler için bir taziye mesajı yayınladı. Hocaefendi toplumsal meselelerde pek fikir beyan etmiyor, genelde ölüm vakalarında taziye mesajları ile gündemine geliyor kamuoyunun. Bu kez farklıydı ama, bu sadece taziye ile geçiştirilebilecek bir olay değil diyorduk ki, çok geçmeden bir açıklama geldi.

Hocaefendi, açıklamasında şöyle diyordu : “İHH’nın İsrail’den izin almaması, otoriteye başkaldırıdır. İHH’nın politik bir yönü olup olmaması konusunda da bir şey diyemeyeceğim..”

Fethullah Gülen’in bu açıklamaları, üçüncü hançeri vurdu yüreklere. Bülent Yıldırım sert tepki gösterdi, umarım doğru değildir dedi bu açıklamalar için. Ne var ki, doğruydu.

Birlik beraberliğimiz bozulmasın diye sineye çekti çoğu vicdân sahibi. Tıpkı uluslar arası dengeleri gözetmek adına İsrail’e hesap soramamaktaki tavır gibi, elimiz kolumuz bağlı kaldık. Toplumun kanaat önderiydi O, öyle lanse ediliyordu. Bir bildiği vardır şüphesiz, diyemedik daha fazla…

Hakan Albayrak, olayların üstüne “Dünya artık aynı dünya olmayacaktır” demişti. Dünyanın siyasi yapısını nasıl etkiler bilemem ama, her insan, her vicdân bir sınav veriyor bu süreçte. Artık bardak taşmış olmalı ki, otoriteye itaat kaygısından sıyrılıyor vicdânlar birer birer.

Hocaefendi’nin, gariptir, bir otorite sevdası var. 12 Eylül darbesinde, darbeci Kenan Evren ve askerlerini “son karakolun kahraman bekçileri” olarak tanımlaması, darbe için “Türk’ün zafer hanesinde en mualla yeri işgal edecektir” demesi ve “Bu zafere selam duruyor, yiğit Mehmetçiğe teşekkür ediyorum” sözlerini söyleyebilmiş olması, nasıl ki o zaman “Kanımız aksa da zafer İslam’ın” sloganını kendine yol edinmiş ülkücü nesli sırtından hançerlemişse, 28 Şubat’ta devlet otoritesine angaje olma çabasının ürünü olarak Erbakan hükümetine “Beceremediniz, çekilin” demesi yine ve bir kez daha müslümanları sükut-u hayale uğratmıştı.

Şimdi, aynı döngünün devam ettiğini görüyoruz. Ve artık, isyan kertesine gelen insanlar, sorgulamaktan kaçamıyorlar.

Bülent Arınç değil miydi ki, Erbakan da gitse bizim yerimiz hep Milli Görüş’tür diyen.. Artık, ortaya konan iş nispetinde rağbet edilebilecek tüm insanlara, zaman gösterdi ki sözler hakikati yansıtmıyor. Mesela Başbakan önce Yahudi örgütlerinden aldığı Üstün Hizmet madalyalarını iade etmeli. Sonra biz diyeceğiz ki, Başbakan samimi, dürüst, sözünün eri..

Ve, Hocaefendi değil miydi ki, İzmir vaazlarında şu cümleleri kuran :

“…Allah’ın mescidi işgal edildi… Ümmetin ilk kıblesi işgal edildi… Bu işgale karşı durmayanı Allah kahretsin. Bu işgali protesto etmeyeni Allah kahretsin… Gözlerinizden okuduğum inanca dayanarak, Allah’a and olsun ki, Amerikan küfrüne karşı var gücümüzle savaşacağız…”

Biz Fethullah Gülen’i böyle tanımış, böyle dinlemiştik büyüklerimizden. Yine bir İzmir vaazında, Azerbaycan işgalini anlatıyordu, o anlatımı, o ses tonu, o gözyaşları… “Haberleri dinlerken iki büklümüm, insanların çığlıklarını duydum, oldum dört büklüm” ifadeleri yüreğimize işledi seneler sonra izlediğimizde. Gözyaşı medeniyetine inanmıştık.

Takiyye deniyor şimdi. Duygusal, hamasi çıkışlarımız “Bu işler böyle olmuyor” tokadı yiyor bir bir. Zafere giden yolda her şey mübah kabul ediliyor. Bunun için mi gömlek değiştiriyor insanlar, bunun için mi baş ayrı ayak ayrı oynuyor..

Hocaefendi bir röportajda, takiyyenin Sünni gelenekte yeri olmadığını ve kendisinin her yönüyle tam bir Sünni olduğunu belirtiyor. O zaman bu açıklamalar ne anlama gelmeli, Allah’ın, erezyonu sadece toprak için yaratmamış olduğunu mu düşünmeliyiz, yoksa bu da mı takiyye, takiyyenin takiyyesi mi…

Öyle girift, öyle havasız, öyle soğuk ve hissiz ki bu tavır.. İnsan vicdânının inanabileceği herhangi bir zafere böyle gidilememeli. Bu şekilde varılan nokta zafer addedilemez. İHH’yı politik olmakla suçlamak, abes bir ifade değil mi ? Politikanın kitabını yazıyor bu tutumların sahipleri…

Değil mi ? Mahzun gönüllerimiz Ebu Zerr duruşunun hasretini çekmekte. Siyasetin kirli ve kalpsiz yollarına ümit bağlamak vazifesinden istifa ediyoruz yaşadıkça… İhanete ortak olmuş kalplerin, riyaya bulanmış dillerin ne adına olursa olsun, hayra götürebileceğine olan inancımız vuruluyor her defasında… Ağır geliyor, midemiz almıyor bu görüntüyü.

-

Cuma günü Filistin’de, hutbeyi okuyan seçilmiş Hamas hükümetinin devlet başkanı İsmail Haniyye’nin arkasında büyük bir Türk bayrağı vardı. Hocaefendi’yi tanıdığımızda İslam ile bütünleşmiş yekpâre Türk milletinin dertlerini kürsüsünden Allah’a ilettiğini söylüyordu. Tek derdinin, davasının, mensubu olduğu milletin başta olmak üzere tüm ümmetin dertlerine hiç değilse dua ederek çare aramak olduğunu söylüyordu. Bir olmalıyız, güçlü olmalıyız, direnmeliyiz diyordu küffara karşı. O şehitler de şüphesiz severdi Hocaefendi’yi. Ve Akdeniz’e damlayan kanlar bir onurlu duruşun tohumu oldular. Filistin tüm kalbiyle bir oldu Türkiye ile. Türk milleti sahip çıktı kardeşine.

Takiyyenin başarısını bilemeyiz. İlerde doğuracağı sonuçları kestiremeyiz. Ama insan bazen sadece onuru için yaşamanın peşinde koşar. Ve işte, bu tablo sağlandıysa, ne gam diyordur belki de şehitler.

Allah hepsine rahmet eylesin…

Şeytan’a Ketum Olmak

İsrail, her zaman yaptığını yine tekrarladı. Bu kez öyle böyle değil ama, açık sularda korsanlıktı bunun adı. Gazze’ye yardım malzemeleri taşıyan 600 kadar masum ve silahsız sivillerin üzerine ateş açtı. Onları öldürdü, yaraladı, esir aldı. Dünya İsrail’in şımarıklığı karşısında yine suskun, yine kınama mesajları havada uçuşuyor, somut tek bir müdahale yok.

Olayı birkaç yönden incelemek gerekiyor ve bu incelemeler ciddi şekilde, sindirilemeyen vicdanî yaralara yol açıyor. Bu yardım gemileri dünyanın dört bir tarafından tamamı silahsız barış elçileri taşıyan yolcu ve yük gemileriydi. İsrail açık sularda seyreden bu gemilere dört savaş gemisi, altı kadar hücum botu, 3 helikopter ve yüzlerce asker ile saldırdı. Bu insanlığın şehit edilmesiydi aynı zamanda. Kötülüğün iyiliğe saldırması, onu üstelik savunmasızken yakalaması ve katletmesiydi. İnsanlık yönünden, dünya İsrail’e anladığı dilden cevap veremedi. Gemide vatandaşı bulunan ülkelerden İspanya ve İsveç büyükelçilerini geri çağırdılar, Yunanistan tüm askeri tatbikatları iptal etti ve şimdiye kadar en fazla tepkiyi de icraat anlamında Yunanistan gösterdi.

Filistin’e giden yol yine kapatıldı. Gazze’yi abluka altında tutan Siyonistler bir kere daha dünyaya meydan okudu. Dünya yine kınadı. Filistin’in kaderi İsrail olmamalıydı, gün gösterdi ki bu kader dünyanın kaderi olma yolunda ilerliyor hızla. Çünkü İsrail’e dur diyen yok, İsrail insanlıktan nasibini almamış vahşi bir devlet olduğunu her hatırlattığında devletler İsrail’i kınamaya, suçlamaya devam ediyor.

İsrail karşısında somut bir tepki bulamadığı için bu denli pervasızca davranabiliyor. Suç, bu hadsizliği ona verenlerde de var, en az onun kadar. Ekonomik anlaşmalar iptal edilmiyor, askeri anlaşmalar sonlandırılmıyor, İsrail ne yaparsa yapsın, dil ile kınanmaktan öteye gitmiyor. Hep baş üstünde

Ve, son olaydaki en önemli nokta. Gemiler Türkiye bandıralıydı, organizasyonun sorumlusu bir Türk sivil toplum kuruluşu. Gemideki yüzlerce insan Türk vatandaşı.

İsrail’in hukuk tanımazlığı insanlık adına vahşettir, Filistin’in özgürlüğü yolunda engeldir. Ancak son olayda İsrail’in namlusu Türkiye’ye de dönmüş ve Türkiye’yi vurmuştur. Şöyle ki :

Uluslar arası sularda seyreden bir gemi, hangi ülke bayrağını taşıyorsa, o ülkenin toprak parçasıdır. İsrail’in tüm hukuksuzluğuyla bu gemiye açık sularda saldırması, sadece saldırması Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin fiili işgali anlamına gelmektedir.

İsrail bununla yetinmeyip, gemideki insanları vahşice öldürmüş, pek çoğunu yaralamış ve yaralılar da dahil hepsini kelepçeleyip esir almıştır.

Şimdi, mantıken, bir devletin kendisine ait ve yine kendi vatandaşlarını da taşıyan gemisine açık sularda bir başka devletin askerleri tarafından müdahale edilirse, bu savaş sebebi sayılır. Bu tabii, Türkiye için geçerli değil. Sayın Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç “Kimse bizden savaş ilan etmemizi beklemesin” diyerek bu konuyu açıklığa kavuşturmuştur.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nden yapılması beklenen açıklama, olaydan tam sekiz saat sonra gelmiştir. Oysa bu açık tabloda ilk yapılması gereken derhâl İsrail’e doğru yola çıkan üç – beş savaş gemisi, savaş uçakları v.s kontrolünde gemilerin teslim alınması olmalıydı. Türkiye teslim oldu.

Türkiye’nin tarihine bu olay ikinci bir çuval hadisesi olarak geçmiştir.

Açıklamalar, düştüğümüz vahameti daha net gözler önüne serdi. Hüseyin Çelik yaptığı açıklamada, İskenderun Deniz Harp Birliği’ne yapılan saldırının, yardım gemilerinin İsrail tarafından tacize başlandığı saatlere denk gelmesini ve saldırının deniz birliğine yapılmış olmasını kesinlikle rastlantı olarak görmediğini söyledi. Bu şu demektir, İsrail taşeronu olan Pkk’yı kullanarak İskenderun’a saldırmış ve bu gemiye dur deyin şeklinde ihtarda bulunmuştur. Hüseyin Çelik’in sözleri bu kapıya çıkıyor. Devlet eğer böyle düşünüyorsa bu ikinci bir savaş sebebidir.

Başbakan cevabımız sert olacak diyor, ama olayın üstünden 1.5 gün geçti hala gemiler İsrail’de, insanlar tutsak, ölü ve yaralı. Türkiye mağlup ve onursuz bir bekleyiş içinde.

Bülent Arınç, Başbakan’ın meclis toplantısında yaptığı konuşma esnasında ağlayınca, aklıma 2006′daki İsrail – Hizbullah savaşı sırasında Lübnan Devlet Başkanı Fuad Sinyora’nın gözyaşları geldi. Fuad Sinyora, siyasi baskılardan ötürü İsrail’e karşı Lübnan ordusunu savaşa sokamadığı için ağlıyordu.

Türkiye işgal edildi, Türkiye öldürüldü, Türkiye yaralandı ve Türkiye tutsak. Türk Silahlı Kuvvetleri niye var ? Nato’nun ayak işlerini görmek için mi, yoksa milletini müdafa etmek, vatanın haysiyetini korumak için mi ?

Yapılan açıklamalar, ortaya konan somut adımlar mağlubiyetin resmidir. Başbakan Yardımcısı, İsrail’den bir an önce gemileri, yaralıları ve tutsakları geri göndermesini istiyoruz dedi. İstiyoruz yani, talep makamındayız, el açıyoruz hâlâ İsrail’e. Oysa mantıklı olan nedir, senin ülkene ait gemileri kaçıran, vatandaşlarını tutsak eden, öldüren ve bunu tamamen hukuksuz bir biçimde açık sularda gerçekleştiren İsrail’e karşı derhal sert bir tepki verip, birkaç savaş uçağı, gemisi gönderip gemilerini ve tutsak insanlarını önce teslim almandır.

Bülent Arınç açıklamasında İsrail’le yapılacak askeri tatbikatların iptal edildiğini, u-18 milli takımının İsrail’den geri çağırıldığını, büyükelçinin (İspanya ve İsveç’ten sonra) geri çekildiğini belirtti. Bir basın mensubunun İsrail’le mevcut durumda devam eden askeri ve ekonomik anlaşmaları sonlandıracak mısınız sorusuna ise, “Hayır bizim öyle bir düşüncemiz yok” yanıtını verdi.

Sorular gittikçe “Ne kadar tepkisizsiniz” formuna dönünce, Bülent Arınç şunu demeyi de ihmal etmedi. “İHH, sivil bir harekettir, hükümetin organizasyonu değildir bu ve bize de sormamışlardır gidelim mi diye..”

Ayıp, değil mi ?

İsrail’in bu astığım astık, kestiğim kestik üslubunun son bulması lazım. Ve bu kendi halinde olacak bir şey değil. Artık devletler net yaptırımlar uygulamalı, kınamaktan, üzülmekten vazgeçmeli. İsrail yalnız bırakılmalı, son olay gösterdi ki dünyaya meydan okuyor Siyonist devlet.

Akdeniz’de insanlığı vuran İsrail’e karşı çene çalmaktan öteye gidemeyen dünya için es-sâlâ..

Filistin’in özgürlüğü için ambargoyu delme adına hiçbir girişimde bulunmayan BM, Avrupa Birliği, Nato ve Arap Birliği için es-sâlâ..

Türkiye’nin yerlerde gezen onuru için es-sâlâ..

Âlem mağlup, İsrail galiptir. Bunun vebali bize ait.

←Önceki