Arşiv

1, 2009 için arşiv

Cübbeli Ahmet Rahatsızlığı

Çarşamba, 29 Tem 2009 Yorum yap

‘Cübbeli Ahmet’ Rahatsızlığı

Geçen hafta Habertürk kanalında Teke Tek programının konuğu, medyada Cübbeli Ahmet ismi ile bilinen İsmailağa cemaatinin sivri dilli hatibi Ahmet Mahmut Ünlü idi. Fatih Altaylı ile üç saati aşkın bir canlı yayında kendisinin kamuoyunda çok tepki toplayan sözlerine, özel hayatına ve cemaatinin yapısına dair zevkli bir söyleşi gerçekleştirdiler.

Programı izleyen ve tarikat, tasavvuf ve bilhassa cübbeli-çarşaflı kesime dair önyargıları olan insanlar; şahit olduğum kadarıyla bu düşüncelerinde büyük değişimler yaşadılar. Bahsettiğim kesim, kendilerini kemalist, laik ya da cumhuriyetçi olarak niteleyen kimseler.

Cübbeli Ahmet vatan, millet, devlet ve Atatürk gibi konularda samimi açıklamalar yapmasının yanı sıra; cemaatinin yapısını ve özellikle diğer cemaat / tarikatlar ile farkını izah etmeye çalıştı. Şirketleşmemelerinden, cemaat yapısında babadan oğula geçen monarşiyi kabul etmemelerine kadar çok ilgi uyandıran konulara değindi.

Gerçekten samimi bir anlatımı vardı. Kendi mal varlığına dair meseleleri bile örtbas etmeye çalışmadan net bir duruşla açıkladı.

Ahmet Hoca’yı seversiniz ya da sevmezsiniz. Ancak programda samimiyetin ucunu biraz kaçırmış olmalı ki, birilerine pek dokunacak laflar etti. En net olanı, Fatih Altaylı’nın ona, hakkında dava açılmış olmasına rağmen diğerleri gibi neden yurt dışına kaçmadığını sorunca verdiği şu cevaptı :

Biz gavur ellerinde özgür olmaktansa kendi memleketimizde hapis yatmayı tercih ederiz dedik, kaçmadık !

Bu ve bunun gibi bazı cemaatlerin ne ölçüde şirketleştiğini ve politik bir yapıda olduğunu anlatan sözlerine bir tepki bekliyordum hedef kurumlardan. Nihayet geldi.

Tvnet (Yenişafak Gazetesi televizyon kanalı) sunucularından Veyis Ateş, bir internet sitesinde yayınlanan yazısında şu ifadelere yer verdi :

“ … Bense cevaplardan çok, satır aralarındaki ilginç ayrıntılara takıldım.

Şunlardı o ayrıntılar…

*“İran’daki Şiilerin ve Arabistan’daki Vahhabilerin Türkiye’ye gönderdiği paraların derhal önü kesilmeli. Biz, ehl-i sünnet (Sünni) torunuyuz.”

*Memlekette zaman zaman din sekteye uğramış ama o dönemler de gelip geçmiş.

*Atatürk Kur’an tefsir ettirmiş, hadis kitaplarını tercüme ettirmiş.

*”Ululemr’e (devlet başkanına) itaat esastır.

*”Ben vatanını, milletini, ülkesini, devletini seven bir insanım.”

*”Hakkımda açılan hiçbir davayı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşımadım.”

Hoca bir de laf arasında “Benim için Ergenekoncu” falan diyorlar, yalan.” deyince, oturduğum yerde şöyle bir irkildim.

Ya bir hoca efendiden böylesi “ince mesajlar” duymaya alışık olmadığımızdan şaşırdım bu laflara; ya da Ergenekon iddianameleri okumaktan ambale olan zihnim fazla “komplocu” olmaya başladı. “

Yani Veyis Bey, Cübbeli Ahmet’in ergenekoncu, ulusalcı olduğu düşüncesine kapılmış. Hangi sözlerinden ötürü ?

Vatanımı, milletimi, devletimi seviyorum.

Atatürk Kur’an tefsir ettirmiş, hadis kitapları bastırmış.

Hakkımda açılan hiçbir davayı AİHM’e taşımadım.

İşte bunlar, bugün ulusalcı ya da etöcü yaftası yemek için geçer sebepler haline gelmiş. Yani milletinizi seviyorsanız, Atatürk’ü sevip sevmemeniz önemli değil eğer düşmanlık taşımıyorsanız, devletinizi de Avrupa’ya şikayet etmemişseniz siz kesinlikle bir vatan hainisiniz !

Anlamak mümkün değil. Yenişafak ve türevleri öyle bir hırsa bürünmüşler ki artık mümin kardeşlerine bile ergenekoncu yaftasını yapıştırabiliyorlar. Ergenekon soruşturması karara bağlanmış değil. Yasa ile de bu dava kapsamında gözaltına alınanlara terörist demek suç. Bir şeyi merak ediyorum. Eğer ortada bir tasfiye varsa, ve bu farz edelim ki 28 Şubat’ın rövanşı ise; o zamanlarda medyanın yaptığı çirkin, ölçüsüz ve iftira dolu; insanların ailelerini, özel yaşantılarını hiçe sayan yayınlar Müslümanları ne derece üzmüş ve yıpratmışsa, bugün bu rövanşta aynı üslup ile davranmak Müslüman’ın ahlâk anlayışıyla nasıl bağdaşır?

Ya da bütün bu anlaşılmaz yaklaşımların ardında, gavur ellerde özgür yaşamayı tercih etmiş olanlarla ilgili cümleler yer alıyor olabilir mi? Yok yahu, benim de Veyis Bey gibi bir şeylerden bunalan zihnim fazla komplocu olmaya başladı galiba!

28 Temmuz 2009

Özlemiştik Fazıl Say’ı

Perşembe, 23 Tem 2009 Yorum yap

Bu ülkede lümpen topluluklar zaman zaman yaptıkları çıkışlarla biz de varız demeye çalışıyorlar. Hatırlarsınız, bunların en meşhurlarından biri olan Fazıl Say da göbek kaşıma olayı ile gündeme yerleşmeyi başarmış, laikçi sosyopatların ve o kesimin medyasının gözbebeği haline gelmişti.

Ayşe Arman’ın; toplumun ezici çoğunluğunu oluşturan muhafazakâr – mütedeyyin kesimini, sanki onlar bu ülke ile sonradan entegre olmuş gibi algılayarak bir ‘dünya dışı varlık’ incelemesi ile habercilik başarısına imza atması üzerine tam bu konuda Arman’a tavsiyeler içeren bir yazı yazmayı düşünüyordum ki bugün Vatan Gazetesi’nde Fazıl Say’ın röportajı gözüme çarptı.

Tıpkı Ayşe Arman gibi, hatta açıkçası daha düz ve militanca bir üslupla milletin yekûnuna saldıran Fazıl Say, millet iradesini hiçe saymış, bu ülkede artık kendisi gibi düşünen insanların yaşayamadığı sonucuna varmış ve ortaya bir iddia atmıştı. Kızımı da alıp gidiyorum !

İşte aradan epey zaman geçti ama ne Fazıl Say kızını da alıp gitti ne de memlekette kendilerini kendi komiklikleriyle ‘azınlık’ durumuna düşüren onun gibilerin konumu değişti. Bu durum can sıkıcı olsa gerek. Düşünsenize Küba gibi bir ülkede yaşayacaksınız ve küçük bir klanın ırkçılığını dile getireceksiniz. Türkiye’de yaşayacaksınız ve milletin milli – manevi değerlerine savaş açacaksınız.

Can sıkıcı olan, bu gibi emellere ulaşamamanın vereceği ezilmişlik duygusu. Nasıl ki Küba’da ortaya çıkacak olan o faşist grup, Küba’yı faşist bir devlet ve milletini de ırkçı zihniyete sahip bir millet haline getiremeyecekse; Türkiye’de çıkmış olan bu topluluklar da Türkiye’yi din düşmanı ve milli hassasiyetlerden yoksun bir ülke haline getiremeyecekler elbette.

İşte bu çaresizlik içerisinde Fazıl Say yeniden haykırıyor. Alperenlerin konser olayına yaptığı yorumda şunları söylüyor :

Alperen Ocakları’nın İdil Biret’ten özür dilemeye gitmesini nasıl karşıladınız?

“ Sabah gazetede fotoğrafı gördüm, kahkaha atmaktan yere düştüm. Çok komik fotoğraflar. İdil Biret, yanında adam, oturmuşlar. Bayağı komikler, karikatür gibi… Sonra adam, “Bizim gençler biraz fazla celallenmiş” gibi laflar ediyor. Evet, Madımak’ta biraz daha celallenmişlerdi. Ama kötü… Biraz daha dellenselerdi ne olacaktı? “
Dikkatinizi çekti değil mi ? Kartel medyası ve Fazıl Say gibi insanları içeren azınlık her fırsatta Madımak ile Alperen Ocakları’nı, Büyük Birlik Partisi’ni özdeşleştirmeye çalışıyor. Ama bu kadar da kendini bayağılaştırır mı insan ? Kaç kişi itiraf etti orada kurtulan insanların bugün yaşıyor olmasının tek sebebi BBP diye. Arif Sağ bile, yıllarca sakladığı gerçeği nihayet kamuoyu ile paylaşabildi.

Şimdi bu kesim ya kalburüstü bir bilgi birikimine sahip ya da gerçekten rezil olma pahasına ezilmişlik duygusunun verdiği öfke ile saldırmaya devam ediyor. Bunu başka şekilde izah etmek mümkün değil.

En iyisi, Fazıl Say ve orkestrası söz verdikleri gibi kimi yanlarına alacaklarsa alıp bu memleketi terk etsinler. Alperenler vaktinde Fazıl Say’a söz vermişlerdi tüm pasaport ve uçak masraflarını karşılayacaklarına dair. Bence Fazıl Bey bu fırsatı kaçırmamalı. Nitekim Türk Milleti ile heterojen yapıda bir resim çiziyor.

KategoriFikir Etiketler

Ertuğrul Günay’ın Derdi Ne ?

Perşembe, 23 Tem 2009 Yorum yap

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Alperen Ocakları’nın düzenlediği herhangi bir etkinlikten sonra görüşleri alınmak üzere kendisine başvurulan ilk isimlerden biri haline geldi. Eski CHP milletvekili Günay, bu tablodan pek de rahatsızmış gibi görünmüyor. Aksine, Alperenler hakkında yaptığı sosyolojik açıklamaları esnasında adeta gençlik yıllarındaki atmosferi teneffüs edermişçesine ölçüyü kaçırarak militarist bir tutum sergiliyor.

Nereden nereye.. Ertuğrul Bey AKP’ye transfer olduktan sonra kamuoyunda, kendisinin dünya görüşüne dair değişimler beklendi. Bunun sebebi bir başka yanlış algılamaydı. AKP muhafazakar-milliyetçi bir partiymiş gibi düşünüldüğünden olsa gerek, Ertuğrul Günay’ın da artık sol ağız ile siyaset yapmayacağı kanısı oluştu. Oysa durum bundan farklıydı. AKP’nin amacı ‘halkın partisi’ kimliğine erişmek olduğundan ötürü Ertuğrul Bey bu bağlamda iyi bir kazanımdı. Ve neticede beklenilen olmadı, bugüne kadar gerek verdiği demeçlerle gerekse ortaya koyduğu girişimlerle ‘AKP’de bir solcu’ olmaktan öteye gidemedi Ertuğrul Günay.

Öyle bir solcu ki, solun kalesi CHP’nin sessiz kaldığı pek çok meselede kendisi adeta haykırmaktan çekinmedi. Alperenlerle olan ezelî mücadelesini AKP’ye geçmiş olmasına rağmen hız kestirmeden ebediyete taşımaya kararlı gibi.

Daha önce merhum Muhsin Başkan’ın defin yeri ile ilgili hadisede, Başkan’ı seven milyonlara karşı yanlı bir tutum içine girmiş olan Günay, bu kez de Efendimiz(s.a.v)’den bizlere kalan kutsal emanetlerin yanı başında yapılacak olan küstahça organizasyona gösterilen tepkiyi hazmedemedi.

Neydi hadise? İdil Biret isimli piyanistin vereceği konser, mekanı ise Topkapı Sarayı. Buraya kadar bir problem yok gibi. Ancak, Hakan Erdoğan Prodüksiyon tarafından organize edilen konserin reklamlarında ‘Şarabını al gel mehtabı seyredelim’ teması işlenince durum değişiyor.

Ayrıca konserin duyurusunda ‘Minder ve sandalyeleriyle Topkapı Sarayı’nın I. Avlusuna yayılmış, tarihi yarımadada günbatımına karşı şaraplarını yudumlayan izleyiciler 2009′un en çarpıcı klasik müzik konserini izleyecekler.’ İfadeleri yer alıyor. Bir diğer reklamda da ‘Çaykovski, Şarap ve Günbatımı… Başka söze gerek var mı?’ şeklinde sanki konserin yeri Topkapı Sarayı değil de bir meyhaneymiş gibi iğrenç ifadeler…

İstanbul Alperen Ocakları bu rezilliğe tepkisiz kalmadı. Kültür Bakanı Ertuğrul Günay ise bu eylemi gerçekleştiren Alperenleri ‘ilkellik’ ile suçladı. Ertuğrul Bey’den böyle bir organizasyona tepki vermesi gibi bir hassasiyet bekliyor değiliz ancak, bizim tepkimizin de İdil Biret’e değil; böyle kutsal bir mekanda böyle terbiyesizce bir organizasyona olduğunu kendisinin bilmesi gerekir.

İnsanların alkol düşkünlüğüne diyecek bir sözümüz yok elbette. Ama her şeyin bir ölçüsü var. Bizim; ecdadımıza, dinimize, kutsallarımıza olan düşkünlüğümüz sahilde toplanıp alkol çığırtkanlığı yapan insanların o düşkünlüklerinden daha fazladır. Eğer Alperenler bu tepkiyi göstermeseydi bu bizim künyemize bir eksiklik ve kusur olarak işlenirdi.

Ertuğrul Günay’ın; Nazım Hikmet’in mezarını Türkiye’ye taşımak gibi daha mühim uğraşları olmalı. Kültürümüzü emanet ettiğimiz milletin vekili, milletin değerlerine de biraz saygı gösterse hiç fena olmayacak.

Kimsenin kutsal emanetlerin yanında fütursuzca saygısızlık yapmaya hakkı yok. Bu hassasiyetinden ötürü Mustafa Kayatuzu Başkanımıza ve İstanbul Alperen Ocakları’na teşekkür ediyorum.

Bir teşekkür de Sayın İlber Ortaylı’ya. Kendisi olaydan sonra yaptığı açıklamada; bu konserin adâbsızca gerçekleştirilmiş bir organizasyon olduğunu ve kendisine böyle bir içerikten bahsedilmediğini, eğer böyle olacağını bilse idi asla konsere izin vermeyeceğini belirtti. Ve sonuna da ekledi, herkes görevini yaptı !

Arif ‘Sağ’ İse, Başkan Sayesinde

Perşembe, 23 Tem 2009 Yorum yap


Madımak Oteli’nin yakıldığı 1993 senesinden bu yana olayın her yıl belli ideolojik fraksiyonlarca tertiplenen anma törenlerinde sağ cenaha genel bir suçlama içeren mesajlara tanık oluyoruz. Malum, Başbağlar katliamından sonra da terör örgütü olay yerine bıraktığı bildiride ‘ Madımak’ta katledilen aydınlarımız için ‘ ifadesiyle büyük bir provokasyona imza atmıştı. Rahatça görülebilen bir şey var ki gerek Madımak gerekse Başbağlar derin birer planın neticeleriydi ve bu plan tutmuştu.

Her yıl; bazen laikçi bazen kemalist bazen sosyalist bazen alevi bazen diasporacı akımların ekmeğine bolca yağ süren, tam olarak bu düşünce sistemlerinden hangisine hizmet ettiği bilinmeyen, yani hangi taraftan olduğu anlaşılmayan ama net bir şekilde hangi taraftan olmadığı bilinen malum medya, Madımak olaylarını şişirdikçe şişirmiş ve her zaman karşısına aldığı muhafazakar milliyetçi camiayı yıpratmak üzere bu meseleyi açıkça kullanmıştır.

Dramatize edilen hikayeler, kurtulanların yaşadıkları ‘ dehşet dolu dakikalar ‘ ve daha neler de neler.. Medya Madımak ile ilgili haberleri o kadar yönlendirerek servis ediyor ki popüler kültür kitapları çerçevesinden çıkamayan entellektüel seviyemiz gibi kalbur üstü bir kamuoyu oluşturmuş oluyor. Televizyona eskiler boşuna aptal kutusu dememiş. Bu medya grupları insanları açık şekilde aptal yerine koyarak onlara haber sunmak yerine onlarda kanı oluşturmaya gayret ediyor.

Ve bu işi en iyi yapan isimlerden biri,Mehmet Ali Birand; geçtiğimiz günlerde olayın yıldönümü ile alakalı düzenlediği programda değerli aydınlarımızı ağırladı. Öyle duyguluydu ki Birand, eminim oteli ateşe verenleri bile hüzünlendirmiştir. Ama programda garip giden bir şeyler vardı. Sanki programın amacı bu değilmiş gibi; yani bu olayda dahli olanların yaptığı caniliği yüzlerine vurmak, kamunun vicdanına seslenmek değilmiş gibi ilginç bir yönlendirme yapıldı. Stüdyodaki programa telefonla katılan bir başka aydın, konuyu tutup Büyük Birlik Partisi’nin olaydaki rolüne(!) getirdi.

Söylediği aynen şuydu :

‘ Büyük Birlik Partisi oradaki insanları kurtarmadı aksine orda erken davranmayarak o kadar insanın ölmesine neden oldu. ‘ Ve bu cümleye ne stüdyodaki diğer aydınlardan ne de Mehmet Ali Birand’dan herhangi bir tepki geldi. Stüdyodaki aydınlanmış insanlardan bir tanesi de ünlü sanatçı Arif Sağ idi. Merak ediyorum türkülerinde sazı ağlatan bu büyük ustanın haksızlık karşısında yüreği ağlamıyor mu ?

Arif Sağ, bugün sağ ise bu Muhsin Yazıcıoğlu sayesindedir. O gün yaşananları, partide geçirdiği saatleri ve olayın ardından Muhsin Yazıcıoğlu’nu bizzat ziyaret edip onunla neler konuştuğunu niye açıklamıyor Arif Bey merak ediyorum. Kurtulduktan sonra merhum Başkan’a söylediği sözlerde, bu kurtarma olayını kamuoyu ile paylaşmasının kendi siyasi portresi ile çelişeceğini belirtiyor.

Bir aydın düşünün, kendi tabanı tarafından eleştirilme kaygısıyla masum, hatta olayda iddia edilenin aksi yönünde taraf almış insanların tam tersi bir biçimde suçlanmasına razı olabiliyor. Bir aydın düşünün, haksızlığa karşı gelmek gibi bir ahlaki emareye sırf ideolojisi uğruna sırtını dönebiliyor. Bizim ülkemizde bunu yapanlar aydın olurken, karşıt ideolojide olan canları alevler arasından kurtarıp vefat edene kadar da iftiralara maruz kalmasına rağmen Arif Sağ gibi olayı bilenlerin bunu anlatmasını bekleyen halis delikanlılar dövizlerdeki hakaretlere layık görülüyorlar.

Mehmet Ali Birand’ı, çalıştığı medya kurumunu biliyoruz. Psikolojik manipülasyonu, habercilikte temel araç olarak kullandıkları da ortada. Onlardan zaten bir beklentimiz yok. Ama Arif Sağ, eğer halk ozanlarına atfettiğimiz genel geçer yiğitliğe sahipse; bu haksızlığa artık bir son vermeli. Bardak çoktan taştı bile…

20 Haziran 2009

Sönmedi Yangınımız

Perşembe, 23 Tem 2009 Yorum yap

Muhsin Başkan’ın şehadetinin üzerinden geçen üç ay içerisinde kamuoyunda çok sayıda belge ortaya çıktı. Bunların bir çoğu kayda değer nitelikte belgeler. Örneğin Doğuş Grubu’ndan, Ntv’nin o gün İsmail Güneş’i neden 113 defa aradığına dair bir açıklama yapılmadı. 14.35’de Kahramanmaraş’tan kalkan helikopter 15.55 civarında düştü. Ntv Yurt Haber Servisi’ne ait bir telefon numarası ise 14.34’den başlayarak 18.58’e kadar tam 113 kez İsmail Güneş’i aradı. Üstelik daha da ilginç olan kısım şu ki, bu 113 aramada toplam İsmail Güneş ile 2 saniye süren bir görüşme yapılmış. Bu Meclis Komisyonu’nun resmi raporu.

Bir diğer göz ardı edilemeyecek belge ise, Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nın kazanın olduğu gün Başbakanlık Kriz Yönetim Merkezi, Jandarma Genel Komutanlığı ve Emniyet Genel Müdürlüğü’ne gönderdiği kaza alanı haritası. Bu belge ile saat 16.20’de, yani kazadan yarım saat kadar sonra kaza bölgesinin tüm koordinatları ile bilindiği ortaya çıktı. Bölgedeki baz istasyonlarının kapsama alanları birleştirildiğinde, helikopterin bulunduğu bir kilometrekarelik alan açık şekilde görülüyor.

Uzmanlar, bu belge ile enkaza bir saat içerisinde ulaşılabileceğini söylediler. Yaşadığımız dünyanın bugün geldiği medeniyet seviyesinde de normal olarak sınırları belli bir ülkenin herhangi bir yerinde düşen helikoptere 3 günde değil birkaç saatte ulaşılması gerekiyor.

Ortada adı geçen daha pek çok belge var. Ama sanki karanlık bir köşede sinmiş ve ışığı yakmalarından korkan hırsızlar gibi kimse bu konularda açıklama yapmıyor; açıklama yapması gerekenler, bulunan belgeler hakkında usulen milletin vicdanına atıfta bulunup köşelerine çekiliyorlar.

Sanki üstü örtülmeye çalışılıyor bu olayın. Devletin erkleri sorgulayıp, bulup çözmeyecekse bu işi kim yapacak ?

Şimdi Emniyet Genel Müdürlüğü kendilerine ulaşan o harita ile ilgili bir açıklama yapmalı. Başbakanlık Kriz Yönetimi ve Jandarma Genel Komutanlığı da aynı şekilde birer açıklamada bulunmalılar. Bu olayın üstüne gidilmedikçe, beklenen sonuca yaklaşılmayacak bilakis sinelerdeki öfkenin yeşerip aksiyona doğru yol alması sağlanmış olacaktır.

Alperenler için Muhsin Yazıcıoğlu BBP Genel Başkanı sıfatından ibaret bir şahıs değildir. Nitekim herkes BBP Genel Başkanı olabilir. Muhsin Yazıcıoğlu, aşk ile sevilen bir liderdir. Yürü deyince yürünen, dur deyince durulan. Hayatının hiçbir anında ayrılmadığı ahlâk ve iman esasları sayesinde milyonlarca yürekte yer etmiş asrın görebileceği en yiğit duruşun sahibidir. Kimse rahat etmesin. Mevlana’nın, Şems hakkındaki bir yalan habere varını yoğunu vermesi gibi; doğru bir habere de canını verir Alperenler.

Muhsin Başkan’ın ‘dava arkadaşları’ da olayın üstünün örtülmeye çalışmasına seyirci kalmak yerine, dava arkadaşlığına yakışır biçimde gür sesle hesap sormalıdır. Titrek seslerin hiçbirimize faydası yok. Gün gibi aydınlık belgeler karşısında konuşmaya bile tenezzül etmeyen devlet erkânına müteşekkir olmanın da anlamı yok.

Bu işin neticelendirilmesi için, kurumlar vazifelerini yerine getirmek zorundadır. Bu olay unutulmayacak, unutturulamayacaktır. Alperenler bu olayın an be an takipçisi olacak.

28 Haziran 2009

KategoriFikir Etiketler, ,