Değişen Kölelik Telakkisi
Kölelik, Türk Dil Kurumu sözlüğünde, esaret anlamına gelmektedir. Birilerinin emri altında yaşamak, hürriyetini yitirmek v.b anlamlar taşımaktadır.
Köleliğin ahlaki boyutu ilk olarak Aydınlanma Çağında düşünülmeye başlanmıştır. İlk kanunlar İngiltere’de ve ABD’de 19. yüzyılın ilk çeyreğinde, 1807 yılında çıkarılmış, daha sonra diğer Avrupa devletleri onları izlemiştir. Avrupa’da İngiltere’den sonra köleliği ilk kaldıran Osmanlı İmparatorluğu’dur. Osmanlı’da kölelik, Sultan Abdülmecid döneminde 1847’de bir fermanla yasaklanmıştır.
İstanbul’daki Fransız büyükelçisi “Vergennes”in damadı olan Baron de Tott şöyle demiştir: “İtiraf etmeliyiz ki, kölelerine ve cariyelerine kötü davranan Avrupalılardır. Bunun sebebi de, Doğuluların köle satın almak için para biriktirmeleri, Avrupalıların ise para biriktirmek için köle satın almalarıdır.”
1926’da Milletler Cemiyeti bütün dünyada köleliği yasaklamış, daha sonra Birleşmiş Milletler de bu hükmü teyid etmiştir.
Hadi canım!
83 senedir tüm dünyada kölelik yasak yani, gerçekten öyle mi? Yoksa kölelik algılarımız mı değişti?
Kapitalizm, her şeyi kılıfına güzel uyduruyor. Yavuz Bülent Bakiler, Ben Anadolu’yum adlı şiirinde, şöyle diyor:
Savaşta çiğnetmedim hilâli düşmanlara,
Barışta düştü üstüme gölge gölge haç!
–
Atmış sekiz kuşağı diye bir marjinal kitle var ülkemizde, malumunuz. Bu güruh, 1967 – 1969 yılları arasında Amerikan Askeri 6. Filo’sunu İstanbul’da şiddetle protesto etti ve o dönemden itibaren gençlik hareketlerinde Amerikan karşıtlığının sembolü haline geldi. Neyeydi tepkileri?
Kıbrıs sorununda ABD’nin tutumu, Vietnam Savaşı, Ortadoğu’daki İsrail – Arap savaşındaki ABD’nin tavrı…
Ateşliydiler, anti – emperyalisttiler. Zorbalığa, dayatmacılığa sonuna kadar karşıydılar. Çünkü savundukları sosyal adalet düşüncesi asla kapitalizm ile bağdaşamayacak bir düşünceydi (!).
Bugün neredeler, ne yapıyorlar?
Bugün her biri bir başka televizyon ekranında, nasıl daha çağdaş olunur sorusuna muhteşem cevaplar veriyorlar. Eskiden devrimciler hiç değilse madde planında kapitalizme karşı dururlardı. Amerikan malı kullanmaz, onların filmlerini seyretmezlerdi. Bugün bu özelliklerini de kaybettiler. Üstelik farkındalar mı bilmiyorum, ağızlarına doladıkları ‘Kahrolsun emperyalizm’ sloganı ile komik bir paradoks ortaya koyan yaşantı içindeler.
Bu meseleye bakarken, tüm dini olguları bir yana bırakalım. Kapitalizme karşı olmak, “Kahrolsun Amerika!” demekle olmuyor maalesef. Ekonomik bağımsızlık, siyasi bağımsızlık bir yana, işin bir de kültürel boyutu var ki can alıcı nokta burası.
Kültür emperyalizmine dur diyen niye yok?
Muazzam bir aşağılık komplekse sahibiz. Marka takıntılarımız, popüler kültürü takip mecburiyetimiz bunlar olmazsa olmazlarımız. Televizyon ekranlarında bize dayatılanları, insan olmak için elzem unsurlarmış gibi düşünüyoruz.
Adidas ayakkabı giymekten bahsetmiyorum, bahsettiğim şey Adidas ayakkabı giymemeyi ‘banal’ sayarken, giymeyi ‘cool’ olarak görmek.
Yahut takım elbise ile dolaşanları ‘kıro’, düşük bel pantolon ve Converse ayakkabı giyenleri çağdaş kabul etmek. Ne büyük dalalettir bu. Ne büyük acizlik!
İnsanı, diğer varlıklardan ayıran hani düşünme yetisiydi? Hani düşünüyorduk ve öyleyse vardık!
Faşizme karşı omuz omuza duranlara bir şey sormak istiyorum. Her gece gerçekleştirilen toplantılarda devirdiğiniz biralar adedince mi devrime yaklaşacaksınız? Ya da sosyal düşünce gereği (!) vücudun en mahrem bölgelerini teşhir ederek mi medeniyetin zirvesine çıkacaksınız?
Bunlar dayatma değil de nedir. Bu kapitalizm silahına susturucu takılmasından başka nedir?
Sosyalizm de, kapitalizmin farklı bir boyutudur. Onun dayattıkları ise din karşıtlığı, aile mefhumunu yok sayma, ahlaksızlık ve isyandır.
O kapitalizm ki, sosyalist Rusya’yı geneleve, sosyalist Çin’i de kendi fabrikasına dönüştürmedi mi?
Eski ÖDP Genel Başkanı Ufuk Uras, meclise Ford Taunus araba ile ya da taksiyle gelirdi. Niye, çünkü ne kadar parası olursa olsun 4×4’e binmezdi o. Bu burjuvazinin kompleksiydi. O ise yiğit bir anti –emperyalist olarak elbette bunların karşısında duracaktı!
Hiç unutmam, birkaç sene önce bir yılbaşında, Ufuk Uras bir mesaj yayınladı :
“ Tüm halkımızın noelini en içten dileklerimle kutluyorum “
Hazır yeri gelmişken, kendisini bu sıkı kapitalizm karşıtlığı nedeniyle kutlamak istiyorum.
Emperyalizme karşı olmanın, emperyalist ülkelerinin ürünlerini kullanmamakla bir ilgisi yoktur. Bunun; kişinin kendi fikirlerini, kendi sanatını, kendi ideallerini, kendi örfünü, kendi değerlerini ve içinde bulunduğu cemiyetin kültürünü muhafaza etmesi ya da etmemesi ile ilgisi vardır. Asırlar boyunca, içinde yetiştiği toplumun ona miras bıraktığı ‘güzel ideası’ dururken, kapitalist dayatmanın küresel kültürünü benimseyip benimsememesi ile ilgisi vardır.
Küba lideri Fidel Castro, her basın açıklamasına Adidas eşofmanla çıkıyor. Ne yani ondan daha fazla mı devrimcisiniz!
İnsanlığın ortak değerleri adını verdikleri, kült bir saçmalıktan başka nedir? Niye onların istediklerini olması gerekenmiş gibi kabul edelim ki? Niye askılı bluz giymeyi güzel görürken, tesettüre ‘bu çağda mı’ diye bakalım? Biri bizim gözümüze bir çip mi yerleştirdi yoksa idrakimizi kontrol mü ediyorlar..
Kölelik algımız değişmiş bulunmakta. Cahiliye devri Arapları, kızlarını diri diri toprağa gömerlerdi. İslâm düşmanları fazlaca zorlayarak bu gibi ilgisiz nedenlerden bile İslâm’ın yobazlığını(!) ortaya koymaya çalışırken; bir kişi de çıkıp soruyor mu ki siz bugün çırılçıplak soyup podyuma attığınız mankenlere onurlu mu diyorsunuz şimdi, diye!
Üstâd Necip Fazıl,
Anladım işi, sanat Allah’ı aramakmış;
Marifet bu, gerisi yalnız çelik çomakmış.
Derken, bugün ‘sanat için soyunma’ , ‘sanat için sevişme’ gibi acayip kavramlar girdi literatürümüze. Ve bunlar doğal karşılanıyor, gayet normal görülüyor ve hatta bu işi yapanlar cesur ilan ediliyor!
Anlamakta güçlük çekiyorum. Bu kölelik değil de nedir? Ama hayır, Hz. Peygamber’in kendisinden bilmem kaç yaş küçük biriyle evlenmesi cehalet, geri kafalılık iken; sosyetenin gözde ismi Nurettin Hasman (60 küsür yaşında) ile Eda Taşpınar (30 yaşında) hanımefendinin birliktelikleri gayet medeni bir olgudur. Ayrıldıklarında da Nurettin Bey, hala görüşüyor musunuz şeklindeki bir soruya şu cevabı vermişti:
“ Biz Anadolulu muyuz, medeni insanlarız, tabi ki görüşeceğiz, dostuz, arkadaşız. ”
Hüseyin Üzmez’i hatırlayın. “Pis dinci, sübyancı, adi herif.” Bunlar gazete manşetleri. Nurettin Bey hadisesi ise magazin sayfalarında çapkınlık sıfatıyla geçiştiriliverdi. Çünkü o Nişantaşı’ndan. Çünkü o, cemiyet planında tek bir fikir dahi üretebilecek kapasitede olmasa bile paraya sahip, Symphony Toscanini konserlerini kaçırmayan bir entelektüel!
Kendimizi aldatmayalım. Kölelik, al benim yerime sen düşün, benim ne giyeceğime, ne dinleyeceğime sen karar ver demektir. Ve buna alışmak, bunu normal görmek, bunu benimsemektir.
Sürgündeki Tibet lideri Dalai Lama, şöyle diyor:
“ Kollarını değişikliğe aç, ama sahip olduğun değerlerin yitip gitmesine izin verme. “



