Arşiv

1, 2009 için arşiv

Değişen Kölelik Telakkisi

Salı, 22 Eyl 2009 Yorum yap

Kölelik, Türk Dil Kurumu sözlüğünde, esaret anlamına gelmektedir. Birilerinin emri altında yaşamak, hürriyetini yitirmek v.b anlamlar taşımaktadır.

Köleliğin ahlaki boyutu ilk olarak Aydınlanma Çağında düşünülmeye başlanmıştır. İlk kanunlar İngiltere’de ve ABD’de 19. yüzyılın ilk çeyreğinde, 1807 yılında çıkarılmış, daha sonra diğer Avrupa devletleri onları izlemiştir. Avrupa’da İngiltere’den sonra köleliği ilk kaldıran Osmanlı İmparatorluğu’dur. Osmanlı’da kölelik, Sultan Abdülmecid döneminde 1847’de bir fermanla yasaklanmıştır.

İstanbul’daki Fransız büyükelçisi “Vergennes”in damadı olan Baron de Tott şöyle demiştir: “İtiraf etmeliyiz ki, kölelerine ve cariyelerine kötü davranan Avrupalılardır. Bunun sebebi de, Doğuluların köle satın almak için para biriktirmeleri, Avrupalıların ise para biriktirmek için köle satın almalarıdır.”

1926’da Milletler Cemiyeti bütün dünyada köleliği yasaklamış, daha sonra Birleşmiş Milletler de bu hükmü teyid etmiştir.

Hadi canım!

83 senedir tüm dünyada kölelik yasak yani, gerçekten öyle mi? Yoksa kölelik algılarımız mı değişti?

Kapitalizm, her şeyi kılıfına güzel uyduruyor. Yavuz Bülent Bakiler, Ben Anadolu’yum adlı şiirinde, şöyle diyor:

Savaşta çiğnetmedim hilâli düşmanlara,

Barışta düştü üstüme gölge gölge haç!

Atmış sekiz kuşağı diye bir marjinal kitle var ülkemizde, malumunuz. Bu güruh, 1967 – 1969 yılları arasında Amerikan Askeri 6. Filo’sunu İstanbul’da şiddetle protesto etti ve o dönemden itibaren gençlik hareketlerinde Amerikan karşıtlığının sembolü haline geldi. Neyeydi tepkileri?

Kıbrıs sorununda ABD’nin tutumu, Vietnam Savaşı, Ortadoğu’daki İsrail – Arap savaşındaki ABD’nin tavrı…

Ateşliydiler, anti – emperyalisttiler. Zorbalığa, dayatmacılığa sonuna kadar karşıydılar. Çünkü savundukları sosyal adalet düşüncesi asla kapitalizm ile bağdaşamayacak bir düşünceydi (!).

Bugün neredeler, ne yapıyorlar?

Bugün her biri bir başka televizyon ekranında, nasıl daha çağdaş olunur sorusuna muhteşem cevaplar veriyorlar. Eskiden devrimciler hiç değilse madde planında kapitalizme karşı dururlardı. Amerikan malı kullanmaz, onların filmlerini seyretmezlerdi. Bugün bu özelliklerini de kaybettiler. Üstelik farkındalar mı bilmiyorum, ağızlarına doladıkları ‘Kahrolsun emperyalizm’ sloganı ile komik bir paradoks ortaya koyan yaşantı içindeler.

Bu meseleye bakarken, tüm dini olguları bir yana bırakalım. Kapitalizme karşı olmak, “Kahrolsun Amerika!” demekle olmuyor maalesef. Ekonomik bağımsızlık, siyasi bağımsızlık bir yana, işin bir de kültürel boyutu var ki can alıcı nokta burası.

Kültür emperyalizmine dur diyen niye yok?

Muazzam bir aşağılık komplekse sahibiz. Marka takıntılarımız, popüler kültürü takip mecburiyetimiz bunlar olmazsa olmazlarımız. Televizyon ekranlarında bize dayatılanları, insan olmak için elzem unsurlarmış gibi düşünüyoruz.

Adidas ayakkabı giymekten bahsetmiyorum, bahsettiğim şey Adidas ayakkabı giymemeyi ‘banal’ sayarken, giymeyi ‘cool’ olarak görmek.

Yahut takım elbise ile dolaşanları ‘kıro’, düşük bel pantolon ve Converse ayakkabı giyenleri çağdaş kabul etmek. Ne büyük dalalettir bu. Ne büyük acizlik!

İnsanı, diğer varlıklardan ayıran hani düşünme yetisiydi? Hani düşünüyorduk ve öyleyse vardık!

Faşizme karşı omuz omuza duranlara bir şey sormak istiyorum. Her gece gerçekleştirilen toplantılarda devirdiğiniz biralar adedince mi devrime yaklaşacaksınız? Ya da sosyal düşünce gereği (!) vücudun en mahrem bölgelerini teşhir ederek mi medeniyetin zirvesine çıkacaksınız?

Bunlar dayatma değil de nedir. Bu kapitalizm silahına susturucu takılmasından başka nedir?

Sosyalizm de, kapitalizmin farklı bir boyutudur. Onun dayattıkları ise din karşıtlığı, aile mefhumunu yok sayma, ahlaksızlık ve isyandır.

O kapitalizm ki, sosyalist Rusya’yı geneleve, sosyalist Çin’i de kendi fabrikasına dönüştürmedi mi?

Eski ÖDP Genel Başkanı Ufuk Uras, meclise Ford Taunus araba ile ya da taksiyle gelirdi. Niye, çünkü ne kadar parası olursa olsun 4×4’e binmezdi o. Bu burjuvazinin kompleksiydi. O ise yiğit bir anti –emperyalist olarak elbette bunların karşısında duracaktı!

Hiç unutmam, birkaç sene önce bir yılbaşında, Ufuk Uras bir mesaj yayınladı :

“ Tüm halkımızın noelini en içten dileklerimle kutluyorum “

Hazır yeri gelmişken, kendisini bu sıkı kapitalizm karşıtlığı nedeniyle kutlamak istiyorum.

Emperyalizme karşı olmanın, emperyalist ülkelerinin ürünlerini kullanmamakla bir ilgisi yoktur. Bunun; kişinin kendi fikirlerini, kendi sanatını, kendi ideallerini, kendi örfünü, kendi değerlerini ve içinde bulunduğu cemiyetin kültürünü muhafaza etmesi ya da etmemesi ile ilgisi vardır. Asırlar boyunca, içinde yetiştiği toplumun ona miras bıraktığı ‘güzel ideası’ dururken, kapitalist dayatmanın küresel kültürünü benimseyip benimsememesi ile ilgisi vardır.

Küba lideri Fidel Castro, her basın açıklamasına Adidas eşofmanla çıkıyor. Ne yani ondan daha fazla mı devrimcisiniz!

İnsanlığın ortak değerleri adını verdikleri, kült bir saçmalıktan başka nedir? Niye onların istediklerini olması gerekenmiş gibi kabul edelim ki? Niye askılı bluz giymeyi güzel görürken, tesettüre ‘bu çağda mı’ diye bakalım? Biri bizim gözümüze bir çip mi yerleştirdi yoksa idrakimizi kontrol mü ediyorlar..

Kölelik algımız değişmiş bulunmakta. Cahiliye devri Arapları, kızlarını diri diri toprağa gömerlerdi. İslâm düşmanları fazlaca zorlayarak bu gibi ilgisiz nedenlerden bile İslâm’ın yobazlığını(!) ortaya koymaya çalışırken; bir kişi de çıkıp soruyor mu ki siz bugün çırılçıplak soyup podyuma attığınız mankenlere onurlu mu diyorsunuz şimdi, diye!

Üstâd Necip Fazıl,

Anladım işi, sanat Allah’ı aramakmış;

Marifet bu, gerisi yalnız çelik çomakmış.

Derken, bugün ‘sanat için soyunma’ , ‘sanat için sevişme’ gibi acayip kavramlar girdi literatürümüze. Ve bunlar doğal karşılanıyor, gayet normal görülüyor ve hatta bu işi yapanlar cesur ilan ediliyor!

Anlamakta güçlük çekiyorum. Bu kölelik değil de nedir? Ama hayır, Hz. Peygamber’in kendisinden bilmem kaç yaş küçük biriyle evlenmesi cehalet, geri kafalılık iken; sosyetenin gözde ismi Nurettin Hasman (60 küsür yaşında) ile Eda Taşpınar (30 yaşında) hanımefendinin birliktelikleri gayet medeni bir olgudur. Ayrıldıklarında da Nurettin Bey, hala görüşüyor musunuz şeklindeki bir soruya şu cevabı vermişti:

Biz Anadolulu muyuz, medeni insanlarız, tabi ki görüşeceğiz, dostuz, arkadaşız.

Hüseyin Üzmez’i hatırlayın. “Pis dinci, sübyancı, adi herif.”  Bunlar gazete manşetleri. Nurettin Bey hadisesi ise magazin sayfalarında çapkınlık sıfatıyla geçiştiriliverdi. Çünkü o Nişantaşı’ndan. Çünkü o, cemiyet planında tek bir fikir dahi üretebilecek kapasitede olmasa bile paraya sahip, Symphony Toscanini konserlerini kaçırmayan bir entelektüel!

Kendimizi aldatmayalım. Kölelik, al benim yerime sen düşün, benim ne giyeceğime, ne dinleyeceğime sen karar ver demektir. Ve buna alışmak, bunu normal görmek, bunu benimsemektir.

Sürgündeki Tibet lideri Dalai Lama, şöyle diyor:

“ Kollarını değişikliğe aç, ama sahip olduğun değerlerin yitip gitmesine izin verme. “

Başlangıç Noktasına Hassas Bağımlılık

Cuma, 11 Eyl 2009 Yorum yap

İstanbul’da sel felaketi, 30 ölü var.

PKK sözünü tutmadı! 10 şehit daha verdik.

Başbakan bunların sürece etki etmesine izin vermeyeceğini söyledi.

Basketbol milli takımımız iyi gidiyor, futbolda ise Bosna sınavı var bu gece.

Elektriğe zam geldi.

Döngel mevkiinde ağır mühimmat bulundu.

Gündemin ana başlıkları böyleydi. Biraz güncel meselelerden sıyrılıp, daha genel bir mevzu hakkında bir şeyler yazmak istedim.

Bugün kompleks kader sistemi üzerine biraz kafa yoralım. Allah’ın muhteşem yaratışına şahitlik edelim. Her şey nasıl kusursuz işliyor, biraz düşünelim.

Edward N. Lorenz, bugün çağdaş bilimin öncülerinden birisidir. Meteorolog olan Edward Lorenz, 1961 senesinde gerçekleştirdiği bir dizi deney sonrasında şaşırtıcı sonuçlarla karşılaşmıştır.

Bilgisayarında hava durumuyla ilgili bir araştırma yaparken;  ilk hesaplamada 0,506127 sayısını başlangıç olarak tercih etmiş, ikinci hesaplamada ise binler basamağından sonraki değerleri çıkararak 0,506 sayısını kullanmıştır. İki sayı arasında sadece 1/1000 (binde bir) değerinde bir fark vardır. Edward Lorenz, bu fark meteorolojide bir kelebeğin kanat çırpmasının oluşturduğu rüzgârla eşdeğer olmasına rağmen, süreç içindeki ikinci hesabın birinci hesaba oranla çok daha farklı bir sonuç verdiğini gözlemlemiştir.

Lorenz altı haneli kesirli başlangıç değerini (0,506127) değil de sadece üç basamak olan 0,506 değerini girmiş ve doğal olarak binde birlik bir farkın sistemi o kadar etkilemeyeceğini düşünmüştür. Bu düşünce geleneksel (deterministik) fizikte kabul gören bir düşünce. Kurala göre, küçük bir fark ile yapılan başlangıç küçük bir fark doğurur. Oysa Lorenz’in sistemindeki simülasyon, küçücük değişikliklerin çok büyük doğal felaketlere neden olabileceğini göstermekteydi.

Lorenz, 1963 yılında yayınladığı makalesinde bu teorisine Kelebek Etkisi ismini verdi. Bugün bilimde kanun olmuş bu düşünceye göre evrende asla ve asla belirgin, lineer, doğrusal sıralı, kararlı nedenler ve sonuçlar dengesi bulunmamaktadır.

Kelebek Etkisi kanunu, kaos kuramına verilmiş en net modellemedir. Demek istediği şudur:

Bir odada sigara dumanının izlediği yol, ileri geri gidişi v.b hareketleri aslında ortamdaki birçok parametre ve etken ile belirlenmektedir. Bu girdiler o kadar fazla ve o kadar değişkendir ki incelemek ve net bir kanıya varmak imkânsızdır. Parametrelerin bu denli değişken olması, aslında bizi bir başka döngüye götürüyor. Çünkü değişken parametreler de başlı başına birer çıktıdır. Dumanın hareketine neden olan hafif bir hava akımı aslında odanın belli bir yerindeki sıcaklık değişimi ve basınç değişkenlerinin neden olduğu bir durumdur. Odada basınç ve sıcaklığın değişmesini etkileyen de milyonlarca faktör olduğunu düşünürsek, ve bunların sürekli değişen ve eklentili olabilen bir yapıda olduğunu hayal edersek, insanoğlunun bu kurama neden kaos ismini verdiğini anlayabiliriz.

Ankara’daki evimizin oda sıcaklığını, Bristol’daki bir fabrikanın bacasından çıkan buharın etkilediği, bilimsel bir gerçekliktir.

Batı biliminin pozitif bilim olarak adlandırdığı araştırmaların temelinde tümevarım yöntemi uygulanır. Yani bir problem parçalanır ve ortaya çıkan daha küçük alt problemler kendi kategorilerinde incelenir. Sonra bu alt problemlerin çözümleri birleştirilerek ana problem çözülmüş olur. Ancak bu yaklaşımın görmezden geldiği önemli bir nokta vardır. Parçalar arasındaki ilişki. Problem parçalandığında, ortaya çıkan parçalar arası ilişki de yok olur ve her bir parçanın verdiği sonucun toplamı, problemin sonucundan çok daha farklı olabilmektedir.

Doğu toplumlarının ürettiği tümdengelim yaklaşımında ise, bütüne bakılarak parçalar hakkında yorum yapılır. Kaos kuramı bu noktada, Doğu-Batı sentezi olarak değerlendirilebilir.

Parametreler o kadar fazla ve o kadar değişkendir ki, 2010 yılında olmamız ve teknolojinin bu kadar gelişmiş olmasına rağmen 30 gün sonra saat 12’de bir merkezde hava durumunun nasıl olacağını hesaplamak imkânsızdır.

Kelebek etkisine verilebilecek bir diğer örnek ise, 1861-1865 yılları arasında süren Amerikan İç Savaşı’dır. Amerika’nın güney eyaletleri dış işlerde birbirine bağımlı ama iç işlerinde bağımsız olmak isterken, kuzey eyaletleri birbirine çok daha katı bir şekilde bağlı olmak isterler, yani federasyon isterler. Ayrıca kuzeyde modern kapitalizmin kuralları gereğince, emek karşılığı ücret yani yevmiye ya da maaş ödenirken, güneyde ise köle iş gücü vardır.

Kuzey eyaletleri Amerika’nın güney eyaletlerindeki köle iş gücünün tasfiye olmasını isterler, çünkü böylece kuzeye gelecek olan fazla iş gücü yüzünden işçilik ücretleri düşecektir. Bundan dolayı Amerika’nın kuzey ve güney eyaletleri arasında 1861 yılında savaş çıkar ve kuzey eyaletleri Amerika’nın güney eyaletlerinin limanlarını ablukaya alırlar.

Amerika’nın güney eyaletleri ise İngiltere ve Rusya’ya pamuk satamaz. Ancak 19. yy’ın en önemli sanayilerinden birisi tekstildir. Bunun üzerine Rusya ve İngiltere pamuk yetiştirebileceği alanlar araştırmaya başlar. 1860lardan 1880lere kadar Rusya tüm Orta Asya’yı işgal eder, çünkü burası pamuk üretimi için çok elverişlidir. İngiltere ise Hindistan’ın Doğu kısmını işgal eder yine pamuk üretimi için.

Görüldüğü gibi, Amerika’da çıkan bir iç savaş neticesinde Orta Asya’yı Rusya işgal ederken Doğu Hindistan’ı da İngiltere işgal etmiştir. İşte “Kelebek Etkisi” ya da “Kaos Teorisi” buna denir.

Mesela zamanda geri giderek, İstanbul’un fethini Bizans’a yardım ederek engellemiş olduğumuzu farz edelim, bu durumda bugün hayattaki her şeyin bambaşka olma ihtimali çok yüksektir.

Bu paradigmaya göre, artık dünya ekonomiden siyasete, jeolojiden astronomiye kadar her alanda kendini yenilemek zorundadır.

Bu bağlamda, bu olguya dikkat eden psikiyatrlar da artık küçücük bir gülücüğün bile evrene katacağı pozitif enerji sayesinde o an Boğaziçi Köprüsü’nde intihara yeltenen birinin buna aslında hiç kalkışmayabileceğini ya da vazgeçebileceğini düşünüyorlar.

Bilirsiniz, Efendimiz(s.a.v) bir hadisinde şöyle demektedir:

Gülümsemek sadakadır ve sadaka ömrü uzatır.” Alın size kelebek etkisi!

“…Her şeyi yaratıp ona bir nizam veren ve mukadderatını tayin eden Allah, yüceler yücesidir” (el-Furkan 25/2)

“De ki: Allah’ın bizim için yazdığından başkası bize asla erişmez…” (et-Tevbe 9/51)

Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:

“Biriniz yaratıldığı zaman, annesinin rahminde kırk gün nutfe, sonra kırk gün kan pıhtısı olarak, sonra da kırk gün bir çiğnem et olarak toparlanır.

Sonra Allah, ona dört kelime ile bir melek gönderir: Eline geçecek rızkı, ölüm zamanı, dünyada yapacakları, kötü bir kişi veya iyi bir kul olduğu yazılır. Sonra ona ruh üfürülür.

Kendinden başka hiçbir ilah olmayana yemin ederim ki, biriniz, kendisiyle onun arasında bir adım kalana kadar cennetlikler gibi amel eder, derken, yazılanlar onu geçer de, cehennemlikler gibi amel eder ve cehenneme girer.

Şüphesiz biriniz, kendisiyle onun arasında bir adım kalıncaya kadar cehennemlikler gibi amel eder, yazılanlar onu geçer de, cennetlikler gibi amel eder ve cennete girer.”

İbn Mesûd radıyallahu anh. Buhârî.

Mesnevi’de şöyle der Mevlana:

Bir adam, başkasının bağına girip, meyve çalarken, bağın sahibi gelip, adamı azarlar. Hırsız: “Hakk’ ın bağında, Hakk’ ın bir kulu, Hakk’ ın ihsanıyla meyve yiyor.” deyince, bağcı adamı bir ağaca bağlar ve sopayla dövmeye başlar. Hırsız itiraz edince; bağcı : “Hakk’ ın bir kulu, Hakk’ ın sopasıyla diğer bir kulun sırtına vuruyor. Değnek de onun, sırt da onun; ben yalnızca vasıtayım.” Der. (Mesnevi, V / 3086-95). Ya da hırsızlık suçuyla hâkim karşısına çıkan : “Ne yaptıysam Allah’ın takdiri ile oldu,’ deyince; hakim de : ‘ Ben de seni Allah’ın emri ile cezalandırıyorum’ der” ( Mesnevi, V / 3067-68)

Tasavvuf literatüründe tevatür olan ifadeler vardır.

Allah iki kez aynı tecelliyi vermez.

Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.

Zerre küllün aynasıdır.

İnsan küçültülmüş evrendir.

Celal Şengör gibi materyalist bilimcilerimiz(!) ısrarla kaos teorisi gibi bir şeyin mümkün olamayacağını savunuyorlar. Evrim teorisi saçmalığını hakikat kabul eden bu kimseler, modern bilimle sıkı bir paradoksa düşmektedirler.

Şu noktayı gözden kaçırmamak gerek. Kaos teorisini bazı evrimciler de, evrimin açmazını örtmek için kullanmaktadırlar. Burada bir başka mantıksızlık devreye giriyor. Kaos teorisi zaten başlı başına bir düzen oluşturmaktadır. Muhteşem ve kompleks bir sistem. Eğer her parametre birbirini etkiliyorsa, big-bang hadisesini de bir şeyin etkilemiş olması gerekmektedir diyorlar. İşte bilimin tek başına yetmediği gerçeği burada göze çarpıyor. Bilim, Allah’a götüren en önemli yollardan biri. Ama sıfır noktasında bilim yoktur. Elimizde neden beş parmak olduğu sorusuna bir cevap verilebilir mi?

Ağaç demiş ki baltaya
Sen beni kesemezdin ama
Ne yapayım ki sapın benden
Bak şu ağacın bilincine sen
Ölen ben, öldüren benden

Uzatmadan, Sezai Karakoç’un Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine adlı şiiri ile tamamlıyorum yazıyı.

Ülkendeki kuşlardan ne haber vardır

Mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır

Aşk cellâdından ne çıkar mademki yar vardır

Yoktan da vardan da ötede bir Var vardır

Hep suç bende değil beni yakıp yıkan bir nazar vardır

O şarkıya özenip söylenecek mısralar vardır

Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır

Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır

Gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır

Yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır

Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır

Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır

Göğsünde sürgününü geri çağıran bir damar vardır

Senden ümit kesmem kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır

Sevgili

En sevgili

Ey sevgili

1- David RUELLE, Rastlantı ve Kaos, çev. Deniz YURTÖREN,

İstanbul, Tübitak Yayınları.1999.

2 – Friedrick CRAMER, Kaos ve Düzen, çev. Veysel ATAYNAN, İstanbul: Mart

Matbaacılık ve Sanatları,1998.

3 – Freeman, W. J., Mass Action in the Nervous System, New York Academic Press, 1975.

4 – Mehmet Hakan Alşan, Kelebek etkisi, Sufizm ve İnsan – Temmuz

KategoriFikir Etiketler,