Arşiv

0, 2009 için arşiv

Jurnal II

Cuma, 13 Kas 2009 Yorum yap

Yıldırım aşkı, bilinçli ya da bilinçsiz olarak içimizde geliştirmiş olduğumuz ideal sevgili modelinin birdenbire karşımıza çıkmasıdır. Acı saadetin bir nevi kefareti imiş gibi geliyor. Bir alev denizinden geçilerek varılan vuslat, gerçek vuslattır. Ve artık yanarak değil, tüterek yaşıyorum.

Stendhal aşkı dörde ayırıyor : Birincisi gerçek aşk. Yani amour-passion.Abelard Ortaçağın en büyük fikir adamlarından biri. Ve tabii rahip. Talebesi Heloise’e tutulur. Genç kızın dayısı, Abelard’ı adamlarına yakalatıp korkunç bir ameliyata tâbi tutar. Ama Heloise’nin Abelard’a karşı sevgisi ölünceye kadar devam eder. Amour-passion bu.Bütün şartları yenen, fiziğe aldırış etmeyen bir nevi communion.

İkinci aşk, Amour-goût. 18. yüzyıl Fransa’sındaki aşk. Bu tabloda, gölgeler bile gül rengi. Nezaket, zerafet, kibarlık. Hırçınlık yok, fırtına yok, öfke yasak. Yapılacak her şey önceden bilinir. Soğuk ve cici bir minyatür. Amour-passion başımıza belalar açar, bizi tehlikelere sürükler, rüsva eder. Oysa Amour-goût menfaatlerimizle çok iyi uyuşur. Bu zavallı aşkın da başlıca desteği gurur. Koltuk değneklerine dayanarak yürüyen tuhaf bir aşk.

Üçüncü aşk, hayvani içgüdü. Yabaninin düşünceye vakti yok. Onun için, aşkı tanımaz. Çiftleşir ve geçer. Dişisi bir dişi hayvandır. Oysa hassas bir kadın bütünü ile sever ve ancak bütünü ile sevdiği zaman fiziki hâz duyar.

Dördüncü aşk bir övünme vesilesi. Amour-vanitê. Başkaları için sevilir, gösteriş için sevilir. Erkek, genç ve güzel sevgilisiyle fiyaka satacaktır. Kadın, meşhur bir hergeleye sahip olmanın gururu içindedir. Bu, aşka en az benzeyen aşktır. Hatta çok defa, fiziki bir zevkle de hallenmeyen garip bir fuhuş.

Aşkın başlangıcı hayranlık. Kimbilir ne büyük mutluluk, onun yanında olmak deriz. Sonra ümit, sevgilinin kemalatına dikkat kesilinir. Ümit, en çekingen kadının bile gözlerinden okunur. Aşk belli eder kendini. İlk kristalizasyon başlar. Aşkından emin olduğumuz bir kadını dünyanın bütün güzellikleri ile süsleriz. Saadetimizi ballandırdıkça ballandırırız. Beklemediğimiz bir anda harikulade bir armağana konmuşuzdur. Bizimdir veya mutlaka bizim olacaktır. Onu yücelttikçe yüceltiriz. Ve kırık dal, Salzbourg tuzlalarındaki gibi, bir kristal hevengi olur. Artık tabiat yalnız onunla güzeldir. Bir yolcu, yaz günleri portakal bahçelerinin serinliğinden bahseder. Hemen ah, dersiniz böyle bir bahçede onunla birlikte olabilsek. Arkadaşlarınızdan biri, avda kolunu kırar. İçinizden geçen şudur : ne olurdu benim kolum kırılsaydı, gelir, şefkatle tedavi ederdi. Onunla birlikte olduktan sonra her acı mukaddestir.

Sonra ? Sonra şüphe doğar. Aşık hayranlıktan usanır. Sahip olmak ister, emin olmak ister. İlgisizlik görür, soğuklukla karşılaşır. Aşık, ümitlerinin hemen gerçekleşmediğini görerek kuşkulanmağa başlar. Kendini başka zevklere verir, içer, gezer, okur. Ama görür ki ‘o neşe kalmamış peymanelerde.’ Büyük bir felaket korkusu içindedir. İkinci kristalizasyon başlar; beni seviyor. Evet, seviyor. Ve kristalizasyon, sevgilide yeni cazibeler keşfetmeğe yönelir. Sonra yine şüphe canına okur, boğazına sarılır. Nefesi kesilir; ve dehşet içinde kekeler: acaba seviyor mu ? Onsuz yaşayamam diye tutturur, zavallı aşık, başka hiçbir kadın onun kollarında tadacağım saadeti veremez bana, der. Bundan emindir. Bu emniyet, korkunç bir uçurumun kenarındaki bu yol, yani saadetle bedbahtlık arasındaki bu gidiş-geliş, ikinci kristalizasyonun önemini arttırır. Aşık şu üç düşünce arasında yalpa vurur :

1- Dünyanın bütün cazibeleri onda.
2- Beni seviyor.
3- Aşkından nasıl emin olabilirim ?

Bir vehme kurban gittiğini düşünmek, yani kristalizasyonun kısmen de olsa bozulması aşık için acıların en büyüğü. İnsan kristalizasyonun bütününden şüpheye düşer.

Aşkın doğması için minnacık bir ümit yeter. İki üç gün sonra sönebilir ümit, ama aşk bir kere doğmuştur. Aşık felaketlerin acısını tatmışsa, hassas ve hayalperestse, başka kadınlardan ümidi kesmişse, sevdiğine karşı derin bir hayranlık duyuyorsa hiçbir bayağı haz, hiçbir gündelik eğlence onu ikinci kristalizasyondan alıkoyamaz. Günün birinde sevgilisinin hoşuna gideceğini tahayyül etmek herhangi bir kadınla vuslattan daha çok hoşuna gider. Kadın bu devrede açıktan açığa hakaret etmedikçe, ümitlerini kırmadıkça kristalizasyon devam eder.

Aşkın devamını sağlayan, ikinci kristalizasyon. Her an sevmek veya ölmek heyecanı. Bu heyecan insanın içine kök salar. Kanına karışır. Karakter ne kadar kuvvetli ise, vefasızlığa o kadar az kabiliyetlidir. Çabucak teslim olan kadınlar için böyle bir kristalizasyon pek nadiren bahis konusudur. İkinci kristalizasyondan sonra, yabancılar tuzlaya düşen dalı tanıyamazlar artık. Dal, göremedikleri kristallerle süslenmiştir. Yahut onların meziyet saymadığı meziyetlerle halelidir. Yalnız sevenin gönlü, sevilende sonsuz meziyetler bulur ve görür.

***

Cemil Meriç

İletişim Yayınları / Cemil Meriç Bütün Eserleri Dizisi

KategoriNotlar Etiketler

Hello Sunshine !

Salı, 03 Kas 2009 Yorum yap

Avrupa’da, 90’lı yılların başındaki bir magazin dergisinin kapağında, burkasını (başörtü) çıkaran bir Cezayirli kız elini kaldırmış ve Merhaba Günışığı diyor.  Bakü’de bir heykelin adı özgürlük heykeli ve heykeldeki figür, örtüsünü yırtan bir kadın.

Dayatmacılığın böylesi tarihte görülmemiş olsa gerek. Hep düşünürüm, insan hayatında gerçekleştirdiği fiillerin yüzde kaçını sorgulayarak, düşünerek ve bilinçli şekilde seçerek gerçekleştirir diye. Mesela sabah kalkarız, canımız dişimizi fırçalamak ister ya da istemez, ona göre bu fiili uygularız. Kim zorla bunu yaptırabilir bize ? Kimse.

Kapitalizm ise uyuşturan bir zehirdir. Kendimizi göklerde görmemizi sağlar, kendimizi mutlu hissetmemiz için her şeyi yapar, ama bizi eritir, toplumumuzu eritir, kültürümüzü eritir ve insanlık olgusunu da eritir. Tıpkı bugün hangi tarz yiyeceklerin güzel olduğunu bize ‘kabul ettirdiği’ gibi, ne şekilde giyinip neler yapacağımızın da belirleyicisi kapitalizmdir, eğer düşünmüyorsak.

Düşünüyorsak, zaten bizi sürekli rahatsız eden bunaltıcı baskıyı üzerimizde hissederiz. Derler ya,  şakinin şeytandan haberi olmaz diye, bizdeki de o şekilde bir kayboluştur aslında. Doğarız, büyürüz ve büyürken etkilere maruz kalırız. Duygularımız, fikirlerimiz, bakış açılarımız ve normlarımız hep bu etkilerin gölgesinde kalarak şekillenir. Kapitalizm bir şeye karar verir, o önce televizyonlarda gösterilir, güzel olarak. Sonra sokağa iner, insanlarda görmeye başlarız. Ardından buna alışırız ve bu artık normaldir. Bir süre sonra da, buna ters bir durum sergilemek abes olmaya başlar. Ve böylece, kitleler zihinlerini denize atmak suretiyle bir fiili benimsemiş olurlar.

Şimdi, dedik ya tersi abes olur diye. Bugün bir heykel dikelim ve adı özgürlük heykeli olsun, figürü de tesettürlü bir bayan ! Abes oldu mu ? Neden oldu ? Kim bizim yerimize karar veriyor, kim belirliyor fikirlerimizi bize danışmadan ve biz, buna hangi mantığa sığan bir şekilde müsaade edebiliyoruz ?

Burada mevzu, ne doğrudur ne yanlış mevzusu değil. Burada bahsi geçen şey, neyin doğru neyin yanlış olduğuna insanın kendisinin karar vermesi gerektiğidir. Ama etkiden kurtulmak ne mümkün ! Her yanımızı sarmış olan kapitalizmin balçıklarından kurtulup, zihnimizi harekete geçirebilmek pek kolay değil. Çevremiz, arkadaşlarımız, izlediklerimiz, dinlediklerimiz bize tekmil ağızdan bir şey söylüyorlar : Bu güzeldir, bu doğrudur, bu mantıklıdır. Bu etkiden kurtulmak için aşağılık kompleksimizin olmaması gerekir.

Şu örneği vermemin elzem olduğunu düşünüyorum. Türkiye’de, siz topluluğun benimsediği, normal kabul ettiği ve artık tesettürsüzlük gibi bir halden hiçbir şekilde sıkıntı duymadığı ortamda eğer başınızı örtebiliyorsanız ve bu yaptığınız fiilde samimiyseniz siz bu noktada daha özgür bir insansınız.  Nasıl giyineceğinizi kendi fikirleriniz benimser. Dayatma var mı ? Kesinlikle yok. Hangi medya organı tesettürü çekici, güzel gösterir ? Hangi bilboardda tesettürlü olmakla ilgili cümleler geçer, hangi ünlüler tesettürlü olarak rol modellik üstlenir ? Öyleyse, böyle bir fiil samimi yapıldığı takdirde gerçekten de kişinin kendi iradesiyle, aklıyla, isteğiyle, bilerek yani bilinçli bir biçimde gerçekleştirdiği bir aksiyondur. Burada irdelediğim sadece fiildir. Sebebi, sonucu, doğrusu ya da yanlışı değil. Burada olan şey, eskiden normal olan ama artık ‘eskimiş’ kabul edilen, bu fiili gerçekleştirenlerin hala bazı lümpen kesimlerce ikinci sınıf insan muamelesi gördüğü bir durumda tüm bu baskıcı unsurlara boyun eğmeden kendi iradesi, kendi seçimi ve kararıyla istediğini yapmasıdır kişinin. Bir düşünür şöyle diyor :

‘Ben eğer Müslüman olmasaydım ve sadece anti-emperyalist bir bayan olsaydım, başörtüsündeki dik duruş için, kapitalist dünyanın sömürüsü olmayı reddeden bir duruş olduğu için ve evet sırf bunun için yine başımı örterdim.’ Düşünmek, alabildiğine düşünmek işte böyle bir şey olsa gerek.

Buradan çıkacak sonuç da, toplum içinde ‘marjinal’ davranmak insanı özgürleştirir, değildir. Bahsi geçen konu, bizim toplumumuzun mihenk taşlarından biridir. Toplumumuzun evvel zamandaki normudur, kabul ettiği ve benimsediği bir durumdur. Hiçbir şekilde toplumda dayatılmayan, tesir unsuru olmayan, hatta kendisine yan gözle bakılan, hakkında antipati oluşmuş bir durumdur bu. Hani işte tam da kapitalist medyamızın dillendirdiği mahalle baskısı, budur.

Koluna dövme yaptıran hangi insana ters bakılır bugün ya da burnuna küpe takan hangi genç kıza ? Ters bakılabilir, her insanın düşüncesi aynı olmak zorunda değil ama bu ters bakış toplumsal bir baskı haline getirilemez. Kişilerin kendi zihninde kalır en fazla. Getirilebilir mi ? Siz bugün bir televizyon dizisinde burna küpe takmayı tenkit edin bakalım, ertesi gün gazetelerde ne yazacak. Ya da hangi gazete bikini giymeyi dalalet olarak lanse edebilir ? Böyle bir şey olamaz. Çünkü güç, kapitalizmindir. Bikini giymek de, burna küpe takmak da tesir için dayatılan ‘güzellikler’dendir. Toplum mühendisleri onların, medya onların, reklam sektörü onların ve her tür tesir aracı onların hükümranlığındadır. Onlar neyi güzel göstermek isterse o güzel olur, neyi gereksiz göstermek isterlerse de o gereksiz olur.

Buradaki çifte standarda bakalım. Tarafsız olarak ele alalım. TRT Genel Müdürü, resepsiyonda Hayrunnisa Hanım’ın elini sıkmadı ! Bu haber nasıl verildi ? Sürmanşetten bir şok belge edasıyla. Neden ? Çünkü bu çağda böyle bir şey olabilir mi, bu ne yobazlıktır, bu nasıl bir geri kafalılıktır yorumlarını insanlara entegre etmek için.

Gördük değil mi, biri bir fiil hakkındaki yorumu belirleyip, anında dayatıyor ve toplum da bunu benimsiyor. Şimdi tersinden bakalım, Türkiye çok farklı bir ülke olsun. Aynı resepsiyon, TRT Genel Müdürü Hayrunnisa Hanım’ın elini sıksın. Ve yine sürmanşetler, nasıl olur, nasıl sıkar, bu adam dinden habersiz mi, tarzı bir şey olabilir mi ? Olamaz. Olsa ne olur, kıyamet kopar.

Yazının başından beri, kapitalizmin dayattığı bakış açısı üzerine kıyaslama yaparak anlam üretmeye çalışıyorum. Maksadım ne doğrudur ne yanlış bunu tartışmak değil. Maksadım, gerçekten özgür düşünceyi hayata geçirmemiz için bu körebelikten kurtulmamızın gerektiğini söylemek.

Düşünce hayat kurar, hayat yıkar. Düşünce en güçlü varlıktır. Düşünmeyen insanın karakteri yoktur. Ve ne kadar kendimizi esir ettikçe, bizim yerimize düşünenlerin fikirlerine, biz kendimizden o kadar uzak olacağız.

Gerçekten düşünmek zorundayız. Düşünerek karar vermeliyiz. Bir insan bir işi yapacağı zaman, kendi şahsiyetinden başka her şeyi düşünüyorsa, çevreyi, başkalarının ne diyeceğini, o insanın kişiliği güçlü değildir.

KategoriFikir Etiketler, ,