” Darbe Karşıtıyız ” , Hadi Canım !
Bu günlerde herkesin e-posta kutusunda dolaşan bir haber var. Aslında, gözden kaçmış olan bir haber. Sızıntı Dergisi’nin Ekim 1980 tarihindeki 21. sayısında yer alan, M.Fethullah Gülen imzalı ilginç bir yazı bu. İlginç diyorum, çünkü zannediyorum ki okuyunca en az benim kadar dehşete düşecek, şaşıracak, belki kızacaksınız.
Anadolu’yu, milletimizi sarsılmaz bir karakol olarak nitelemekle yazıya başlayan Fethullah Gülen, sözü döndürüp dolaştırıp o dönemde ülkenin içinde bulunduğu duruma getiriyor ve bakın şöyle diyor :
” Bu efsânevî ruh, asırlarca, bünyesini tahrip etmek isteyen binbir paradoks karşısında, yerinden oynamamış ve hep Malazgirt’teki, Kosova’daki ve Çanakkale’deki aşılmazlığıyla kendini korumuştu. Onun bu heybetli görünümü -az dahi olsa- ruhuna cemre düştüğü ve köküne yabancı bir kurdun, bir ‘dabbetü’l-arz’ın musallat olduğu kadar da devam etmişti. O günden sonra ise, artık o, içten içe yanan ve kömürleşen bir ulu çınar haliyle, kendini yenileyemiyor ve dirilemiyordu. Yaşlanmıştı. Vefasız dostları, amansız hasımları vardı. ”
Devam ediyor :
” Tam bu binbir kâbusun kol gezdiği dönemde idi ki; ortalığı bütün şiddetiyle beşinci kol faaliyetleri kapladı. Erotik düşünceye masumiyet hil’ati giydirildi. Şehvet, en merğub bir meta haline getirildi ve gençlik âdeta bir hezeyan topluluğu oldu. Artık kendi ruh köküne bağlı olanlar ‘dogmatist’ ve ‘formalist’ diye damgalanıyor; millet ve vatanını sevmek ayıp sayılıyordu. Bir ‘Şirzime-i kalil’ her Allah’ın günü, çalakalem, millî ruhu ibtizal edici yazılar yazıyor, milleti kendinden kaçar ve kendine yabancı hâle getiriyordu.
Bu olup bitenler karşısında, temiz Anadolu halkı, ya kendine has sabır ve tahammül içinde beklemede veya hüsn ü niyetin verdiği duru anlayışla, bütün bu acâiblikleri ‘bir suskunluk içinde’ karşılamaktaydı.
Evet.. bütün bir millet olarak arenalardaki kavgayı seyreder gibi, bu kanlı boğuşmadan hiç mi hiç bir şey anlamadık.
Sahnenin bu rengârenk aldatıcılığı, ortalığı inleten valsin korkunç uyutuculuğu ve kostümün gözbağlayıcılığı karşısında, oynanan oyunun gerçek yüz ve vahşetini ilk sezen, son karakolun kahraman bekçileri oldu. Bu sezme, ümit dünyamızda yeniden kendimize gelmemizi ve kendi kendimizi idrak etmemizi te’min etti. Aslında buna bir sezme demek de uygun değildir. Bu, düşmanı kıskıvrak yakalama ve bir zaferdir. İçtimâî bünyenin, haricî bir kısım erâciften temizlenme, arındırılma ve aslına ircâ zaferi. Bu zafer, kendinden ümit edilenleri getirdiği takdirde, Türk’ün zaferler hanesinde en muallâ yeri işgal edecektir. Böyle bir ilk tefahhüs ve sezişe, başka bir yazımızda selam durulmuş ve gaziler ocağının yiğit eri mehmetçiğe teşekkürler sunulmuştu.
Ne var ki, yıllardan beri, binbir saldırı ile rahnedar olmuş bir bünye, böyle hemen bir mualece ile iyi edilemeyeceği de muhakkaktı. Daha köklü ve daha gönülden bir hareket gerekliydi ki, millî bünyeyi kemiren yıllanmış seretanlar bertaraf edilebilsin..
Ve işte şimdi, binbir ümit ve sevinç içinde, asırlık bekleyişin tulûu saydığımız, bu son dirilişi, son karakolun varlık ve bekâsına alâmet sayıyor; ümidimizin tükendiği yerde, Hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçiğe, istihâlelerin son kertesine varabilmesi dileğimizi arz ediyoruz. ”
Evet, Fethullah Gülen’in 1 Ekim tarihindeki Sızıntı dergisinde yer alan beyanatlarında bu satırlar geçiyor. Neymiş ? Olup biten karşısında tertemiz Anadolu halkı sadece izlemişmiş. Sabretmişmiş, bu acaiplikleri suskunluk içinde karşılamışmış.
Neymiş ? Kirli oyunu sezen son karakolun bekçileri birer kahramanmış. Bu sezme ne işe yaramış ? Bizi kendimize getirmiş. Kendimizi idrak etmemizi temin etmiş. Neymiş ? Bu büyük bir zafermiş. Üstelik Türk’ün zafer hanesinde eşsiz bir yeri varmış. Neymiş ? Hocaefendi’nin başka bir yazısında bu zafere selam durulmuş.
Neymiş ? Bu zafer asırlık bekleyişin tulûu imiş. Neymiş ? 12 Eylül ihtilalcileri Fethullah Gülen’in tam da ümidinin tükendiği yerde Hızır gibi imdadına yetişmiş. Neymiş ? Sonuna kadar muvaffak olabilmeleri için de duacıymış.
Pes vallahi !
Bu kadar olur.
Bugün orduyu yıpratmak için elinden geleni ardına koymayanlar, ordunun karşısına adeta bir düşman kuvvetmiş gibi polis kadrolaşması yapanlar, meğer ne ordu hayranıymışlar !
Darbelere karşıyız, demokrasiden yanayız naraları atanlar, televizyon kanallarının prime time kuşaklarında demokrasi belgeselleri yayınlayanlar, Menderes ve Özal’a milletin adamları diyenler, meğer cuntanın şakşakçısı, darbecilere kurban olacak derecede hayran ve akıl almaz bir minnet duygusu içinde gözlerinin içine bakan kimselermiş.
Meğer, özel hayatları bir bir gazete sayfalarında ilan edip, askerlerin gururlarıyla oynayıp onları intihara sürükleyenler, önüne geleni yaftalayanlar, 24 saat ergenekon bülteni sunanlar, kul hakkı, ayıptır, günahtır demeyip iddialar üzerinden askeri alabildiğine yıpratmaya çalışanlar, askerimize gaziler ocağının yiğit eri gözüyle bakıyormuş.
Aslında, Alparslan Türkeş’i 60 darbesinde aldığı rol sebebiyle ömrüm boyunca affedemedim diyen Fethullah Gülen, onlarca idamın, binlerce dağılan hayatın, zindanlarda çürüyen gençliğin bir bir müsebbibi olan Kenan Evren’e alkış tutarmış.
Dönemin ABD Ulusal Güvenlik Konseyi Türkiye Masası Sorumlusu Paul Henze’nin askeri müdaheleyi haber alırken, haberi ulaştıran diplomatın ‘ Your boys have done it. ‘ - ‘ Senin çocuklar işi halletti. ‘ ifadeleri, 2003 senesinde Zaman Gazetesi tarafından yalanlanmasına rağmen, Mehmet Ali Birand tarafından ortaya koyulan ses ve görüntü kayıtlarıyla kanıtlanmıştı.
Demek ki, Amerikancılık ruhta var. Ordu Amerikancı olursa, onlar da ordudan taraf olur. Hükümet Amerikancı olursa, onlar da hükümetten taraf olur.
Mustafa Pehlivanoğlu, Halil Esendağ, Selçuk Duracık, Fikri Arıkan, Cevdet Karakaş, Ali Bülent Orkan, Ahmet Kerse, Cengiz Baktemur…
Eşleri, çocukları, aileleri..
Cezaevlerinde çürüyen yüzlerce insan…
İdam edilenler neydi, kimdi Allah aşkına ? Dillerinde Allah lafzı, gönüllerinde İslâm’ca bir mücadele niyeti ve cesareti. Pensilvanya’dan manzara böyle görünmemiş anlaşılan. Her birinin katiline alkış tutmak, ne Müslümanca bir duruş ama!
Muhsin Yazıcıoğlu’nu 7.5 sene cezaevinde çürüten darbeyi zafer olarak kabul etmek, ne büyük bir izân…
Bu satırların sahibinin kim olduğunu unutmayın.
Bu nasıl bir ferasettir, anlamak mümkün değil.
-
İlgili yazıya aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz.
Sızıntı, Ekim 1980, Cilt 2, Sayı 21
http://www.sizinti.com.tr/konular/ayrinti/son-karakol.html
M. Fethullah Gülen
http://tr.fgulen.com/content/view/10747/3/
Bir kaç yıl öncesine kadar kaç kişi biliyordu ordunun darbeye zemin hazırlayacak ortamı kendisinin oluşturduğunu?
Halka kendisini ‘kahraman’ gibi göstermek için ne gerekiyorsa yaptığını?
Yani otuz sene öncesinden hiç bahsetmiyorum.
Böyle bir göz yanılgısı olabilir -belki- Fethullah Gülen’in ki de.
Yazıda tam olarak da ordudan mı bahsediliyor emin olamadım ben.
Hem varsayalım ki öyle.
O gün böyle bir yazı kaleme almış olsun Fethullah Gülen.
Hatta daha kötüsünü yapmış olsun.
‘Bugün’ gidip kendisiyle konuşmadan, ‘bugün’ ne düşündüğü hakkında herhangi bir malumata ihtiyaç bile duymadan, sizin böyle bir yazıyı burada paylaşmanız müslümanlığınıza ne kadar yakışıyor?
Birini otuz yıl önce söylediği sebebiyle, otuz yıl sonra kalkıp suçlu ilan etmek sizin yaptığınız.
Otuz yıl önce söylediği ne kadar kötü, ne kadar kabul edilemez de olsa, bugün ki yargıyı ona göre yapamayız.
Bugün ki yargıyı, bugün ki düşüncesine göre yapmanın daha sağlıklı olacağı kanaatindeyim ben.