Arşiv

1, 2010 için arşiv

Akşam

Pazartesi, 31 May 2010 5 yorum

Penceresi ağzını usulca açmış odamın içinde sokaktaki vefâlı lambanın sarı loş ışığıyla aydınlanıyor dünyam. Her akşam gün kararınca yakıyorum sokaktaki bu lambayı. Sabaha kadar birbirimizi seyrediyoruz. Evet o bir dost, o bir yoldaş bana. Ev aslında bir dostlar meclisi. Yastık bağrına basar hüznümü ve aslında büründüğüm çaresizliktir aynı zamanda. Pencere hele, öyle dilbaz ki, başım omuzlarıma ağır geldiğinde uzanır onunla konuşurum. Sık olur bu. Bana pek güzel şeyler söylemese de, dinlerim dikkatle.

Sirenlerden kapı otomatiklerine, çocuklarını eve çağıran annelerden balkonda çekirdek çitleyenlere kadar her şeyi anlatır bana. Bir keresinde tam sekiz defa üst üste aynı tonda kahkaha atan bir kadından bahsetti. Garipti gerçekten. En çok, çağa ayak uydurmaktan aciz külüstür arabaların inlemelerini heyecanla dinliyorum. Hala bizden birilerinin olması ne iyi…

O anlatır, sesler renge bürünür zihnimde. Görmem olayları, bilmem failleri ama tanırım seslerinden. Onunla bir olur kıyısında dururum hayatın. Sabaha kadar böyle sürer muhabbetimiz. Gün ağarmadan bir teyzeden bahseder, camının pervazlarına ekmek kırıntıları serpen. Sonra güvercinler üşüşür, onlar olduğunu kanat çırpışlarından anlarım.

Ve sarı sokak lambası.. Onunla beraber büyüdüm. Akşam gelince el etek çektim dünyadan. Aklıma kartpostal gibi asılı kaldı sarı loş ışık yıllarca. Halamın odasında, dedemin odasında hep aynı ışıktı bana bakan. Hep yarım, hep eksik. Gençliğime süt veren her hatıranın bir kıyısında o da vardı. Ve ben florasanları hiç sevemedim.

Yine bir akşam geceye uzuyor. Her akşam ve her gece aslında aynı şeyler oluyor. Sirenler, kahkahalar, bağrışmalar olmasa da, akşam içimde yaşıyor tüm azametiyle. Pencerem ketum olsa, lambamı üflese biri, yine de tükenmeyecek bu ihtişam. Sanırım, hiç bitmeyecek zihnimde akşam…

31 Mayıs 2010

KategoriDeneme Etiketler

Bir Fikir Ki Sıcak Yarada Kezzap

Çarşamba, 26 May 2010 1 yorum

Necip Fazıl Kısakürek.. Cumhuriyet devrinin azametli şâiri. İstanbul beyefendisi, mütefekkir, aksiyoner, dâvâ adamı..

O’nun için sıralanabilecek sayfalarca sıfat var, şüphesiz. İlk gençliğimizde tanıma şerefine nail olduğumuz Necip Fazıl, okuru kendisine hayran bırakan üslûbuyla donduruyor önce. O kadar kararlı, o kadar emin ki her ifadesinde, kaçınılmaz bir tecessüse sebep oluyor ardından. Ve şairler sultanının sihirli kelimeleri kova kova su çarpıyor dünyanın sarhoşluğuna. Uyandırıyor bizi ve uyutmuyor bir daha.

Şâir, romancı, hikâyeci, piyes yazarı Necip Fazıl. 26 Mayıs 1904′te Çemberlitaş’ta başlayan ve ardından Paris’e kadar uzanan sıra dışı bir hayatın sahibi. Çok genç yaşta yazdığı şiirlerin Milli Eğitim Bakanlığınca hazırlanan ders kitaplarına konması, istidâtının ayinesi oldu adeta. Hızlı bir hayat, arayışlar.. Şöhret basamaklarını hızlıca tırmanan Necip Fazıl, otuzlu yaşlarında edebiyat çevrelerince üstâd olarak anılmaya başladı. Ve işte tam da, o otuzlu yaşlardı, onu aslî manada üstâdlığa götürecek hadisenin vuku bulması.

Beyoğlu Ağa Camii’nde, Abdülhakim Arvasi ile tanışması, 1934 senesine tekabül ediyor. Ve daha sonra yaşadığı hayatında, bu geride bıraktığı otuz seneyi şöyle özetliyor üstâd :

Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum;
Gökyüzünden habersiz, uçurtma uçurmuşum
…”

Sonrası bir solukluk ara dâhi vermeden hakikat uğruna süren koşuşturmaca.. Necip Fazıl, Abdülhakim Arvasi’nin dizinin dibinden ayrılmayarak o muhteşem tekamülü gerçekleştirdi. İlahi bir armağan gibi küçüklüğünden beri üzerinde taşıdığı edebî kabiliyetini o günden sonra sapmaz bir ahlâk anlayışının hizmetine adadı. Ve geçmişi bir kalemde silmek, terk etmek Necip Fazıl için güç olmak bir yana, o sırada yegâne onur kaynağı olmuştu.

Necip Fazıl, tahtadan seccadesinin secdesinde eriştiği yumuşaklığı kuş tüyü yastıklarda bulamayan insandı.

Bir Adam Yaratmak piyesiyle, Türk piyesinin en güçlü örneklerinden birini sundu. İsmet İnönü ve tek parti zihniyetinin dönemin en güçlü muhaliflerinden birisi olan Necip Fazıl, Büyük Doğu hareketinin tohumu sayılan Büyük Doğu dergilerinde kaleme aldığı yazılardan ötürü sık sık hapis cezasına çarptırıldı. Cinnet Mustatili‘nde hapishane anılarını anlatmıştır.

O ve Ben‘de, Abdülhakim Arvasi örneğiyle bir müridin mürşidine olan bağlılığı ve hakikati arayışında nasıl bir yol izlediği en sıcak ve samimi bir his uyandıracak biçimde işlenmiştir. Ve hatta neticesi itibâriyle olması gerekeni ortaya koyan, üstâdın kendi deyimiyle ‘başyapıt’ıdır.

Sahte Kahramanlar, Türkiye’nin Manzarası, Tarih Boyunca Büyük Mazlumlar kitaplarında da yakın tarihin saklı kalmış gerçeklerini irdeleyen, varabildiği her hakikati çekinmeden okuruyla paylaşan Necip Fazıl, resmi ideoloji dayatmalarının yoğun bir biçimde etkilediği, pasifize ettiği toplumda bir meşale yakmaya çalışmıştı var gücüyle.

Aynadaki Yalan, üstâdın bir nevi otobiyografisi şeklinde ortaya çıkan değerli bir romanı. Bohem bir hayatın ardından, önce sezişler ve sonra tecessüsle aralanan hakikat kapısı..

İdeolocya Örgüsü, başlı başına bir ideologun kaleminden çıkmış eşsiz eser. Üstâd Necip Fazıl, Anadoluluk ve o vazgeçilemez Maraş Ruhu ile ördüğü fikir dünyasında sarsılmaz nesiller yetiştirmek adına bildiği tüm hakikati haykırırcasına aktarmış okuruna. Artık ak pak saç ve sakalların sahibi Necip Fazıl, yer yer evladı için endişelenen şefkatli bir baba olmuştur bu kitapta.

Daha sayısız kitap, sayısız kelâm bıraktı üstâd gök kubbede. İnandığı fikrin peşinden gitti ardına bakmadan. Hangi birinden bahsedilir, nasıl sığar böyle koca bir dünya küçücük kağıtlara..

Şâir Yaşar Nâbi Nayır, üstâd için ” bir mısrası Türk milletini ihyâ etmeye yeter ” diyerek mevzûyu özetlemiştir aslında.

Çok şey yazılabilir, yazılmıştır da üstâd için. Hiçbiri kâfi gelmeyecektir O’nu anlamaya. O’nun kemâlini anlatan sözler yine kendi sözleridir o yüzden..

İnsan üç beş damla kan, ırmak üç beş damla su;

Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu.

Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek;

Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek?

Kafdağını assalar, belki çeker de bir kıl!

Bu ifritten sualin, kılını çekmez akıl!

Sakarya, sâf çocuğu, mâsum Anadolunun,

Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun!

Sen ve ben, gözyaşiyle ıslanmış hamurdanız;

Rengimize baksınlar, kandan ve çamurdanız!

Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader;

Aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle gider!

Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz;

Sen kıvrıl, ben gideyim, Son Peygamber Kılavuz!

Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya;

Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya! ..

KategoriFikir Etiketler

Yazmalısın

Pazartesi, 03 May 2010 2 yorum

Yazmalısın..

Kelimeleri, nasıl ki bahara uyanan çiçek, açar gövdesini tereddütsüz, öyle çatlatmalısın.. Her ânın bir histir senin, yazarak yaşamalısın. Yazmalısın korkunu, sevincini ve umudunu dâhi yazmalısın sen. Elemleri, nasıl ki zelzeleler kavrar yüreğini, öyle anlatmalısın. Her düşüşünü ve ardından her çık-amay-ışını, ruhunun en ücra yerlerine gizlediğin söylenmemiş nice söz dağını, yazarak aşmalısın. Yazmalısın, yazdıkça büyümeli, taşmalısın.

Çamurdan heykel yapmaktır yazmak. Yokluğu resmetmektir. Ve sen her hayâline bir kumdan tabloyu, yoklukları vâr ederek asmalısın. Yokluk da varlardan değil mi sanki ? Yokluğu vâr etmek, sonu gelmez hicran saatlerini tahayyülle kesmektir. Yazmak başlı başına hayâl etmektir…

Sonu bir kapıyı açmaz belki, belki kesrette kalırsın ama yalnızsındır yine de.. Dört yanında dört bülbül, biri bile düşlerine uçmaz belki.. Yazmalısın. Yazınca vuslat gelmez, gelmez belki hep hasrette kalırsın. Ama yazmalısın. Yazarak kendi düşlerine, bir kuş misâli, kendin konmalısın.

Göç etmen gerekir bâzen, soğuk iklimler eritir ruhunu. Buzullardan güneşe kanatlanırken, içindeki o hazin vedâyı anlatmalısın, yazdıklarınla donmalısın… Her nefes alışın bir harf olmalı. Kokun, terin, gözyaşın sinmeli kâğıda. Yazarken titremeli, ağlamalı, yanmalısın.

Yılların toprakla üzerini bir anne şefkatiyle örttüğü o muhkem hakikât hazinesine ancak yazarak ulaşacaksın. Her katmanda hatıralar çıkacak karşına, şaşacaksın. Ufak tefek şeyler, ne de değerliler!

Bir ân gelecek aklına, bir mekân.. Bir hadise belki, ufacık. Zihnine nasıl da işlemiş halbuki.. Bütün bu esrâra rağmen, ıstırâbın bağrına dört nala koşacaksın… Yazmalısın. Yazarak büyüyecek, yazdığın müddetçe yaşayacaksın.

Öyle değil mi ? Kelâmın, cismin, o çırpınan hâlin kâr etmeyebilir. Derdini göklere anlatmalısın. Şeksiz, şüphesiz ve perdesiz… Seni başka kim anlar ? Ve bazen öylesine çıkmalı cümleler kaleminden. Öylesine dediysek, duymayacağını bilsen de muhatabının, kulaklarını çınlatmalısın. Derdini öznesiz anlatmalısın bazen. Anlatım bozukluklarının sebebi onlar. Yine de, öylesine yazdıklarını anlayacaktır gökten sana kulak kabartanlar…

Yazmalısın.

Ancak yazdığın zaman çöllerin ortasında bir serâbın olacak. Ona kaçacaksın, yürek kâsen yazdıkça su dolacak. Yazmak vazgeçilmez bir hâl alacak böylelikle… Her susadığında eline alacaksın kalemi. Ve her yazma bir sonrakine sebebin olacak. Yazdıkça susayacaksın..

Yazarak tanıyacaksın kendini, yazdıkça keşfedeceksin âlemi. Yazmak yaralarını saracak, bir nevi ilacın olacak etkisi şu kadar zaman süren.

Sonra tekrar geçeceksin kâğıdın karşısına.

Vâ-hayfâ.. Vâ-esefâ..

Yazmak kelebeğin pervane oluşudur artık. Girift bir çıkmaz, ne çare..

Kendin yazacak, kendin sükûn bulacaksın. Vazgeçilemez bir çâresizliktir yazmak. Ama yazmalısın… Ancak yazdıkça ‘sen’ olacaksın.

Yazdığın müddetçe yaşayacaksın…

3 Mayıs 2010

KategoriDeneme Etiketler