Kale

Kale, seni insanların yüreğine kuracağım.
*
“Çeşmelerden akan suları sevsinler istiyorum” diye bitiriyordu sözlerini. “Yeşil arpaların yazın açılmış çatlakları kapatan yüzeyini de. Mevsimlerin dönüşünü kutlasınlar istiyorum. Olmuş, tamamlanmış meyvalar gibi sessizlik ve ağırlıkla beslensinler istiyorum. Yaslarına uzun zaman ağlasınlar, ölülerine uzun zaman saygı göstersinler istiyorum, çünkü miras bir kuşaktan ötekine ağır ağır geçer, ballarını yolda yitirmelerini istemem. Zeytin ağacının dalına benzesinler isterim. Bekleyen dala. Üzerlerinde Tanrı’nın, bir soluk gibi ağacı denemeye gelen Tanrı’nın büyük sallanışı o zaman duyuracaktır kendini. Bu sallanış şafaktan geceye, yazdan kışa, kaldırılan harmanlardan ambarlanan harmanlara, gençlikten ihtiyarlığa, ihtiyarlıktan yeni çocukluğa götürüp getirir onları.”
*
Ağaç hiç de önce tohum, sonra filiz, sonra yaş gövde, sonra kuru odun değildir. Tanımak istiyorsan, bölmemelisin. Ağaç, ağır ağır gökle birleşen güçtür. Sen de böylesin, küçüğüm. Tanrı dünyaya getirir seni, sonra büyütür, sonra birbiri ardından isteklerle, üzüntülerle, sevinçlerle, acılarla, öfkelerle, bağışlamalarla doldurur, sonra da kendine döndürür seni. Ama sen ne bu okullu, ne bu koca, ne bu çocuk, ne de bu ihtiyarsın. Tamamlanansın sen.
*
Sevgilin sana gülümsediği zaman, gözlerin ışığı ölümsüzdür, ölümsüzdür gecelerin sessizliği. Zaman, kumunu tüketen bir kum saati değildir artık, ekin demetlerini bağlayan bir harmancıdır.
*
Böylece, kalenin en yüksek burcunun tepesinden, acının da, Tanrı’nın bağrında ölmenin de, hatta yasın da acınacak bir şey olmadığını gördüm. Çünkü, anısına saygı gösterildi mi yitirilmiş insan, yaşayan insandan daha çok aramızdadır, daha güçlüdür.
*
Ben önce baharı değil, içine baharın kapandığı bir çiçeğin düzenini seven kadını kurtarırım. Önce aşkı değil, aşkın içine büründüğü tek bir yüzü seven kadını.
*
Çünkü insanın tıpkı kaleye benzediğini gördüm ben. Özgürlüğünü sağlamak için duvarları devirir ama yıkılmış ve yıldızlara açık bir kaleden başka bir şey değildir artık.
*
Ama şu öteki, hiçbir şey yaratmadıktan sonra, gözlerini yalnızca kusursuzlukla beslese bile, satıcılardan alınmış, boşuna bir lükse bürünmekle kalır.
*
Ağır çuvallar altında iki büklüm olanlar, bunları değirmene götürdükleri zaman, daha az acınacak durumdadırlar. Ya da undan apak olmuş durumda, geri getirirken. Çuvalın ağırlığı bir dua gibi çoğaltır onları. Ekin demetini bir tohum şamdanı gibi taşırken sevinçle giderler. Çünkü bir uygarlık insanlardan istenene dayanır, onlara sağlanana değil. Elbette, daha sonra bu buğdayı almaya gelirler, onunla beslenirler. Ama insan için işin önemli yanı bu değildir. Onları yüreklerinde besleyen şey buğdaydan aldıkları değildir, buğdaya verdikleridir.
*
Ama bir kadının güzelliği karşısında heyecanlanacak bir adam yoksa, nereye koyarsın bu güzelliği ? Kendisini ele geçirmek isteyen çıkmayınca, elmasın değerini ? Kendisine hizmet eden kalmayınca imparatorluğu ?
*
Etkisiz sözcükler yüzünden, aynı aşk adına silaha sarılırlar.
*
Barışı zorla kabul ettirtmem. Düşmanımı dize getirmekle yetinirsem, düşmanımı ve kinini kurtarırım. Yalnızca doğru yola getirmek büyüktür, doğru yola getirmek de almaktır. İçinde rahat etsin diye ölçüsüne göre bir giysi sunmaktır herkese.
*
Ve sap, tohumun dal olmak için bulduğu yol değildir. Sap, tohum ve dal aynı çiçekleniştir.
*
Elbette, aşk adına seni tüketen çalışma ne kadar çetinse, o kadar coşturur seni. Ne kadar çok verirsen, o kadar çok büyürsün. Ama alacak biri bulunmalı. Yitirmek, vermek değildir.
*
Bu yüzden, gündelik olanı kolaylaştırdığınız için değil, onu bir erek olarak benimsediğiniz için suçluyorum sizi. Çünkü sarayın mutfakları gereklidir elbette ama gerçekte yalnızca saray önemlidir, mutfaklar ona hizmet eder.
*
Koşuydu benim koştuğum ve çeşmelerin türküsünü sevdiği için, testisini doldurup dolabına koyan adam gibi delilik etmiştim.
*
Çünkü ben direneni severim yalnız… Dudaklarıyla işkencelere ve aşka dayanmış insanı severim. Seni, korkunç bir burca benzeyeni, hiçbir zaman ‘alınmayacak’ olanı…
*
Aşk, elimin altında bir yedeklik değildir. Yüreğimin emeğidir her şeyden önce.
*
Analıkta olduğu gibi, aşkta da günden güne değişmeden durulamaz. Ama sen gondoluna oturmak ve ömürlüğüne gondolcu şarkısı olmak istiyorsun. Aldanıyorsun. Çünkü yükseliş ya da geçiş olmayan her şey anlamsızdır. Oturdun mu yalnız sıkıntıyı bulursun, çünkü görünümün sana öğretebileceği hiçbir şey yoktur artık. Sonra da kadını dışarı atacaksın, oysa ilk atılması gereken ‘sen’sin.
*
Ve onu aşka açmak istersem, dua çabası yoluyla aşkı kurarım onda.
*
Ama gene söylüyorum sana : dağ dediğim zaman, senin için, senin gibi onun yamaçlarında orasını burasını kanatmış, uçurumlarından yuvarlanmış, taşları üstünde terlemiş, çiçeklerini toplamış, doruklarında, yel altında soluk almış biri için belirtirim dağı. Belirtirim ama hiçbir şey tutmam elimde. Ve şişman bir dükkâncıya dağ dediğim zaman, yüreğine hiçbir şey götürmem.
*
Senden seni doğurtan parçalanışa ne mutlu! Çünkü hiçbir gerçek apaçıklıkta kanıtlanmaz, apaçıklıkta hiçbir gerçeğe ulaşılmaz. Bil ki, çözümü bulunmayan her çelişki, düzeltilmesi olanaksız olan her uyuşmazlık, kendisini sindirebilmen için büyümek zorunda bırakır seni.
*
…Bu nedenle ağaçlar hiçbir zaman bir erzak, bir yedeklik olarak elde edemezler güneşi, yükselişlerinde kovalarlar onu, parlak ve göz kamaştırıcı sütunlar gibi biçimlenir, topraktan fışkırıp tanrılarını izlemelerinin etkisiyle birer güç olurlar. Tanrı’ya hiçbir zaman erişilemez, Tanrı’ya doğru gidilir yalnızca ve insan uzamda bir dal topluluğu gibi gelişir.
*
Düş kırıklığı bayağılıktan başka bir şey değildir, çünkü bir insanda sevmediğin bir şey de varsa, bu insanda daha önce sevdiğin şey ne diye yıkılsın ? Ama sen, sevdiğini ya da seni seveni köle yapıp çıkıyorsun hemen, köleliğin yüklerini sırtına almayınca da suçluyorsun onu.
*
Öteki de, böylece, bir dost kendisine aşkını armağan edince, bu armağanı göreve dönüştürdü. Aşk armağanı baldıran zehri içme görevi ve kölelik oluyordu böylece. Dost baldıran zehrini hiç sevmiyordu. Öteki düş kırıklığına uğradığını düşündü, bu da iğrenç bir şeydi. Gerçekten de, görevini yapmamış bir köle karşısında duyulan düş kırıklığından başka hiçbir şey yok burada.
*
Tutumlu olmaya kalkma bu alanda. Çünkü, gönül devinimleri söz konusu olunca, biriktirilecek mal yoktur. Çünkü vermek, yalnızlık uçurumu üstünden bir köprü atmaktır.
*
Gerçek aşk, karşılık olarak hiçbir şey beklemediğin yerde başlar.
*
Dost yargılamayan kişidir her şeyden önce. Dedim sana, dilenciye, koltuk değneğine kapısını açan ama dansını yargılamak için ondan dans etmesini istemeyen kişidir… Unutma ki, konukseverlik, incelik ve dostluk insanda insanın karşılaşmalarıdır. Kendisine tapanların boyları, şişmanlıkları üzerinde tartışacak bir tanrının tapınağında, koltuk değneklerimi kabul etmeyecek ve hakkımda bir yargıya varmak için beni dans ettirmeye kalkacak bir dostun evinde ne işim var ?
*
Ve dilenci yoldaki baharı anlatınca, dost onda baharı kucaklayandır. Dilenci geldiği köydeki kıtlığın dehşetini anlatınca, onunla kıtlığın acısını çekendir dost. Öyle ya, dedim sana, dost insanın sana ayrılan ve sana belki de başka hiçbir yerde açmadığı bir kapıyı açan yanıdır.
*
Unutma ki, tapınağına geldiğin zaman, Tanrı seni yargılamaz artık, bağrına basar yalnızca.
*
Alacak biri gerekir verebilmek için.
*
Cimri, servetini batırmak korkusuyla elindekileri vermeyen değil, senin sunduğunun karşısında yüzünün ışığını esirgeyendir. Sen tohumlarını attığın zaman güzelleşmeyen toprak cimridir.
***
(Citadelle) – Antoine de Saint-Exupery
Kaknüs Yayınları / Batı Klasikleri Dizisi


İsrail, her zaman yaptığını yine tekrarladı. Bu kez öyle böyle değil ama, açık sularda korsanlıktı bunun adı. Gazze’ye yardım malzemeleri taşıyan 600 kadar masum ve silahsız sivillerin üzerine ateş açtı. Onları öldürdü, yaraladı, esir aldı. Dünya İsrail’in şımarıklığı karşısında yine suskun, yine kınama mesajları havada uçuşuyor, somut tek bir müdahale yok.