Arşiv

‘Fikir’ kategorisi için arşiv

You Got Me Right Here

Pazartesi, 02 Nis 2012 Yorum yap

The Big Bang by Rock Mafia on Grooveshark

Bugün Star Gazetesi, Samanyoluhaber ve Haber7‘de yer alan bir habere göre şike savcısı şikenin gizli tanığını dinlemiş. Bakın civanmert ne demiş:

Futbol camiasını çok yakından tanıdığı ve Aziz Yıldırım’ın bir çok bağlantısı hakkında bilgi sahibi olduğu belirtilen gizli tanığın iki saat ifadesini alan Savcı Kansız’ın bu ifadeler doğrultusunda soruşturmayı derinleştireceği öğrenildi.

Futbolcu transferine de el atıldı

Ergenekon savcısı Cihan Kansız’a gelerek ‘gizli tanık’ sıfatıyla ifade veren futbol camiasının önemli bir isminin verdiği bilgilerden sonra Ergenekon-futbol ilişkisi soruşturması derinleştiriliyor.

Gizli tanığın verdiği bilgi ve belgeler ışığında yeni bir soruşturma açılması beklenirken gizli tanığın savcıya özellikle futboldan elde edilen kirli paraların Ergenekon’a nasıl aktarıldığını anlattığı belirtiliyor.

Savcı Cihan Kansız’a çarpıcı bilgiler verdiği öğrenilen gizli tanığın, Ergenekon’un futbol camiası içindeki bağlantıları hakkında yer, zaman ve belge göstererek savcıya iddialarını ispatlayacak deliller sunduğu öğrenildi.

Maçlar öncesi yapılan şike görüşmeleri hakkında da bilgi verdiği öğrenilen gizli tanık, Ergenekon’un futbolcu transferlerinde büyük oyunlar oynadığı, baskı yoluyla yüksek rakamlarla gerçekleştirilen futbolcu transferlerinden elde edilen paraların Ergenekon örgütüne aktarıldığını söyledi. Gizli tanık, Peker Grubu ile Yıldırım’ın bu işte çok önemli görevler üstlendiğini söylediği belirtiliyor.

Delilleri savcıya teslim etti

Futbol camiasının önemli bir isimi olduğu belirtilen gizli tanığın iddialarını ispatlayacak delillere sahip olduğu ve bunları soruşturma savcısıyla paylaştığı kaydediliyor. Gizli tanık, futboldaki Ergenekonu ve Aziz Yıldırım bağlantıları hakkında bilgi vererek, “Ergenekon’un en büyük para kaynaklarından biri futboldur. Özellikle Futbolcu transferlerinden baskıyla futbolcu değerinin çok çok üstünde satılıyor. Bu paralar Aziz Yıldırım’ın bilgisi dahilinde Ergenekon’a aktarılıyor. Ergenekon para trafiğinin bir diğer ayağı ise Peker gurubu üzerinden gerçekleşiyor” dediği iddia ediliyor.

PAŞALARLA TOPLANIRDI

Gizli tanığın Ergenekon’unun projeleri kapsamında kullanılmak üzere hangi futbolcunun baskıyla yüksek rakamlar karşılığında kime satıldığını ve bunlardan elde edilen paraların kimlere ve nerelere verildiğini detaylarıyla anlattığı belirtiliyor. Gizli tanık, Aziz Yıldırım’ın Gölcük’te askeri toplantılara da katıldığını ve bu toplantılarda Ergenekon projeleri hakkında konuşma yaptığını ve askerlerin talepleri doğrultusunda ekonomik destek verdiğini söylediği belirtiliyor.

Balyoz’da avukat ücretleri Yıldırım’dan

Ergenekon davası gizli tanıklarından Poyraz da, Aziz Yıldırım ile Ergenekon arasındaki bağlantıları hakkında bilgi vermiş ve şiwke olayının arkasında Ergenekon olduğunu, Aziz Yıldırım’ı başkanlık koltuğuna ise Ergenekon’un oturttuğunu söylemişti. Ergenekon soruşturmasında ifadesi alınan gizli tanığın, Aziz Yıldırım ile Sedat Peker arasındaki ilişkileri ve Aziz Yıldırım’ı Fenerbahçe Başkanlığı’na Ergenekon örgütünün seçtirdiğini anlatmıştı. Aziz Yıldırım ile Ergenekon Terör Örgütü arasında iki gizli tanığın da ifade ve bilgilerinin örtüştüğü belirtilirken öte yandan Aziz Yıldırım’ın Balyoz davasında yargılanan birçok askerin mahkeme masraflarını da karşıladığı belirtiliyor. İddiaya göre Aziz Yıldırım Balyoz avukatlarının ücretinin neredeyse yüzde seksenini karşılıyor.

Şimdi bu Balyoz-Ergenekon ve artık en son hangi isim verildiyse -gerçekten takip etmiyorum- bu tür davalarla şike soruşturmasını bağlama çabası yeni değil. Hatta tüm bu organize işlerin ya da sevgilli Şehircilik Bakanımızın deyimiyle ince ayarlı çalışmaların temelde aynı kapıya çıktığını da düşünmüyor değilim. Neyse, biz sürece bakalım.

1- Daha önceki yazılarda bahsetmiştik. Şike soruşturmasından birkaç gün sonra Zaman Gazetesi’nden Hüseyin Gülerce, o kıvrak zekasıyla 70 milyonun mecalsiz kaldığı çıkarımı yaptı ve “Gördünüz mü, hükümetimizle birlikte futbolun da girilemez kalelerine girdik, dokunulamazlarına dokunduk” şeklinde yazarak camia adına güven tazelemişti.

2- Şike hadisesi patlak verdiğinden beri medyada dönen maymunluklar ortada. Ahmet Çakar‘ın “Aziz Yıldırım  Bedrettin Dalan’a 200 bin dolar gönderdi” iddiası üzerine firari Bedrettin Dalan Beyaz Tv‘deki canlı yayına katıldı ve,

“Benim burada paraya ihtiyacım yok. Şu an çok paraya ihtiyacım da yok. Bana kesinlikle para getiren kimse olmadı. 50 yıllık mühendisin kendini geçindirecek kadar parası vardır. Bana da birikimlerin yetiyor. Hiç kimse bana yurtdışına kaç demedi. Ben zaten yurtdışındayken öğrendim bu işlerin olduğunu. Şu anki iddianameyi de Alman hukukçuları çevirdi ve içinin boş olduğunu gördü.

şeklinde konuşuyordu ki birden yayın gitti, belgesel girdi. Tabi buna rastlantı diyoruz.

3- Cesur gazeteci Şamil Tayyar, Cumhurbaşkanı’na bile mektup yazdı bu konuyla ilgili. Ne demişti Tayyar, şike v.b suçlarla ilgili maddenin değiştirilmesi için, “Bu tamamen Aziz Yıldırım için yapılmış bir değişiklik.” Peki yasa değiştikten sonra ne oldu? Ümit Karan, Tayfur Havutçu, Şekip Mosturoğlu, Korcan, Serdal Adalı v.b isimler tahliye oldu. Hatta son ara kararda, Olgun Peker’in örgüt kadrosu adı verilen isimler bile tahliye oldu, Aziz Yıldırım hala içerde. Acar gazetecimiz Şamil Tayyar bu kez turnayı gözünden vuramamış, bu değişiklik Aziz Yıldırım hariç kim varsa ona yaramış.

4- Mehmet Baransu‘nun toyluğunu bir kenara bırakırsak, bir Şamil Tayyar olmadığı su götürmez gerçek. Buna rağmen çok inançlı bir gazeteci arkadaşımız, sahip çıkılmalı, önü açılmalı. O da ışığı görmüş olacak ki, yardırıyor şike-ergenekon denklemi üzerine. Ama bugüne kadar ne dedilerse tersi çıkmaya devam ediyor, o da ilginç tabi.

5- Şimdi gelelim yukarıdaki haberde yer alan epey gizli tanığın ifadelerine. Baştan söyleyeyim, bence bu gizli tanık Şamil Tayyar’ın halasının oğlu! Hayır biz çok gördük siyaset sahnesinde “ruh ikizim” tarzı benzetmeleri ama, bir insan bu kadar konuşabilir Tayyar’ın ağzından. Neyse, mevzuya dönelim.

Delilleri savcıya teslim etti şeklindeki alt başlığa kadar sıkıntı yok. Zaten öncesi, yukarda da bahsettiğimiz gibi daha önce başka etiketlerle servis edilmiş çalışmalar. Burada mühim olan şey, kanıt. Sekiz aydır süren şike soruşturmsasında, son ara kararda açıklanan “delillerin toplanmamış olması..” şeklindeki komik gerekçeyle hala içerde tutulan Aziz Yıldırım, mesela bir kanıttır. Delilin olmadan soruşturma niye açarsın? Ben bir içeri alayım da, delil ayarlarız düşüncesiyle mi? Nitekim artık hukukta işler böyle yürüyor. Adalet, açık ofsaytı görmüyor. Şikenin kralını yapıyor.

Bu nedenle, sevgili gizli tanığın önce bu delilleri bir paylaşması gerek. İddiayla gündem oluşturup beyin formatlama çalışmalarınızdan cidden sıkıldık çünkü. Bu arada haberiniz vardır, Balyoz Soruşturması’nın başlatılmasına sebep olan CD’ler, yani Balyoz adı verilen yapılanmanın faaliyetlerini içerdiği iddia edilen bu CD’ler 2007 senesinden sonra piyasaya sürülmüş bir takım programlarla hazırlanmışlar. Ama içerik 2007 öncesini kapsıyor. Yıldız Teknik Üniversitesi tarafından yayınlanan bu “çürüktür” raporu, Balyoz soruşturmasının komik bir tertip olduğunu gösteriyor. Komik çünkü, bu kadar büyük prodüksiyon hazırlıyorsunuz, insan biraz dikkat eder değil mi? Yıldızlılar, yeni rektöre hazır olun..

5- Bomba geliyor. Neymiş, Aziz Yıldırım askerlerle toplantı yaparmış. Bir insan nasıl böyle bir şey yapabilir, tamam cinayet işle anlarım, gasp, kaçakçılık, rüşvet, yolsuzluk hepsine tamam da, askerle nasıl görüşürsün ya?

Bak sevgili gizli tanık, Aziz Yıldırım NATO ihalelerine giren bir iş adamıdır ve 24 Nisan‘da Serdal Adalı ile birlikte helikopter ihalesine girerler, kazanırlar. İhalede karşılarında olan ise ÇALIK Grubu‘dur. Çalıklar’ı tanımlamaya gerek yok herhalde. Hükümetin santraforudur kendileri. Elle gol atarlar, Tanrı’nın eliydi derler. Ama prodüksiyon firması bir basit hata daha yapıyor tam burada ve şike soruşturmasına konu olan teknik takibin başladığı tarih de, ne tesadüf ki aynı 24 Nisan oluyor.

Tesadüfler bitmiyor Allah’ım. Şike soruşturması bir önceki ara kararda 26 Mart tarihine ertelenmişti. Bu neye yaradı söyleyeyim. Hani Tayyar diyor ya, falan düzenleme Aziz Yıldırım’a yarayacak falan; hepsi hikaye, göz boyama. 20 Mart’ta başka çok önemli bir NATO ihalesi vardı ve Aziz Yıldırım engeli olmadan ÇALIK Grubu bunu rahatça aldı. Başka tesadüf şu, her ihaleyi zırtı pırtı yayınlayan Milli Savunma Bakanlığı ve bu ihaleleri uluslararası düzeyde duyuran Namsa 20 Mart ihalesine dair hiçbir şey paylaşmadılar. Medyada da gözünüze çarpmadı değil mi? E bu da bonus tesadüf! Delikanlı arama motoruna “20 Mart Nato İhalesi” yazın ve engellenmemiş bir site bulursanız, konuyu inceleyin.

Daha önceki yazıda şike komedisi ayağına Fenerbahçe’nin dört taraftan sarılmaya çalışıldığıyla alakalı bir şeyler koymuştuk ortaya. Cemaat önde baskı kuruyor, hükümet soldan hücuma destek verirken medyanın “irlandalı” bekleri “dönen top” umuduyla rakip sahaya koşu yapıyor. Golü atan ÇALIK ama galibiyet primi tüm takıma pay edilecek tabi.. Bir de taraftar dernekleri var, bunların başını çeken Trabzonspor’a da mümkünse kupa, olmadı sapı ayarlanacak.

Rakip takımın tüm oyuncuları adeta birer leş kargası. Trabzonspor, Galatasaray, Erman Toroğlu, Ahmet Çakar, Mehmet Demirkol, Serhat Ulueren, Mehmet Ali Aydınlar, Mehmet Baransu, Şamil Tayyar v.b isim ve camialar mevcut durumu kendi lehlerine de çevirmek için gece gündüz demeden, yemeden içmeden uğraşıyorlar ki bu çaba takdire şayan. Kimi prim yapma derdinde, kimi futbol kalitesi ve yeterliliği bakımından asla boy ölçüşemeyeceği Fenerbahçe’nin emeğine “yavuz hırsız” misali el koyma derdinde, kimi ezeli rekabeti olanca monşerliğine rağmen çirkef bir ağız dalaşıyla sürdürerek tatmin olma peşinde. Fenerbahçe leş değil, olmayacak, göremedikleri nokta bu.

Bence bu kasıntı uğraşlar, Fenerbahçe’yi o atmak istediğiniz çamura yaklaştırmaz; aksine Ergenekon adı verilen ve bence büyük bir kısmı tertip olan şebekeyi insanlık vicdanında aklamaya yarar. Neticede dönme dolabı görmeyen bir dimağ varsa, Erman Toroğlu tarikat kursun o da onun müridi olsun, o kadar söylerim. Bu dava şike değil “çıkar amaçlı suç örgütü kurma” davası iken, davaya 16. Ağır Ceza Mahkemesi’nin yerine 3. Asliye Ceza Mahkemesi bakmalıyken, sekiz ay ve öncesindeki teknik takipte hiçbir mali usulsüzlük, para transferi, olumsuz maç gözlem raporu v.b ele gelir somut delil savcı tarafından konulamamışken, Emenike’nin iddia edilen para sayma görüntüleri hala ortada yokken, bu soruşturma da tıpkı Balyoz ve Ergenekon gibi önce Zekeriya Öz tarafından başlatılıp sonra Mehmet Berk ile devam ettirilmişken, yani siz zaten senaryoyu baştan yazmışken ve şu an buna kılıf uydurma çabasındayken; şikeyi adalet sahasına fiilen yansıtmışken, buna inanan Rasim Ozan Kütahyalı olsun.

İyi uykular, memleket iyiye gidiyor.

Guguk Devleti

Çarşamba, 22 Şub 2012 Yorum yap

Çok karışık bir gündemle kritik dönemlerden geçiyoruz. Albaylar, komutanlar, yazarlar tutuklanıyor, domuz bağlarıyla insanları katledenler serbest bırakılıyor. İran “Savunmama kalkan olanı vurmak hakkım değil mi?” diyor, biz Libya için önce “Nato müdahalesi düşünülemez” diyor ardından Nato güçlerine destek veriyoruz. Yasal olarak birinci dereceden delil kabul etmediğimiz “tape“leri darphanede para basar gibi medyaya servis ediyoruz.

İbrahim Tatlıses vuruluyor, öldürmeyen Allah öldürmüyor. Rusya’da Medvedev koltuğunu abisi Putin’e bırakmaya hazırlanırken Uludere’de yaşanan olayın hiçbir açıklaması yapılmıyor. Süleyman Demirel’in “Devlet bazen rutin dışına çıkar” sözünü tasdik eden yılların içindeyiz. Uzun süredir olan bitene dair tek tepkim sonu malum bir tiyatronun umarsız izleyicisi olmaktı, bu nedenle özet geçme ihtiyacı duydum.

Son yıllar, Türkiye için düzenli televizyon izleyicisi her bireyi hukuk fakültesi hazırlık sınıfını geçirmeye yetecek bir gündemi getirdi bize. Bu tabi, kendiliğinden gelmedi. Bu alanda ilk büyük adım medyada Ergenekon adı verilen ama ilginçtir aslında adı böyle olmayan bir soruşturma ile başladı. Pek çok kişi gözaltına alındı. Parti başkanları, generaller, albaylar.. Ardından dalga dalga büyütülen operasyon Balyoz v.b soruşturmalarla da bağlandı. Pek çok ayağı olduğu iddia edilen bu organizasyona son olarak medya ayağından olduğu iddia edilerek bazı yazarlar da dahil edildi.

Tam bu noktada bir parantez açmak gerekiyor. Bu soruşturmanın tutuklu isimlerine baktığımızda, generaller, albaylar, parti başkanları falan var. Yani ünlü isimler çoğu. Belli bir makam ve mevki işgal eden insanlar. Bu insanların ardından bu mevki ve makamlar boş kalmadı elbette. Yerlerine yenileri getirildi. Ama ilginçtir, işin medya ayağında tutuklananlar, gözaltına alınanlar şu an muhalif duruş sergileyen insanlar. Hayır, tabi ki bu kadar basit değil. Demek istediğim şu: Zaman, Bugün ve Star gibi hükümet yanlısı olduğu su götürmez bir gerçek olan gazetelerde köşe yazanlar, Ergenekon adı verilen ve bir örgüt olduğu iddia edilen yapının medya ayağı olduğunu iddia ettikleri bu isimleri ki bunlar Nedim Şener, Ahmet Şık gibi ismler, 28 Şubat döneminde orduyu kışkırtmak, darbeye zemin hazırlamak v.b faaliyetlerin içinde olmakla itham ediyorlar.

Ama bu durumda, sanırım şunu sormak gerekir. Bu iddiada bahsedilen dönemde ordu çığırtkanlığı yapan ve bugün pek çok ulusal kanalda, gazetede genel yayın yönetmenliği, yazı işleri müdürlüğü gibi mevkilerde bulunan gazetecilere neden dokunulmadı? Onlar çorbadan mı, yoksa “” mi edildiler?

Parantezi kapatıp devam edelim. Evet böyle büyük bir soruşturmayla başladı her bireyin potansiyel hukuk öğrencisi olma serüveni. Ardı arkası kesilmeyen gözaltılar, iddianameler.. Türk milleti artık muasır hukuk seviyesine ulaşmıştı.

Derken, 3 Temmuz 2011 tarihinde Türk futbolu için “asrın soruşturması”, “devrim niteliğinde”, “çığır açacak” gibi nitelemeleri başına alan bir “Şike Soruşturması” başladı. Gözaltılar oldu, Savcı şüphelileri sorgulayacaktı, daha ne olduğunu anlamadık ki Emniyet’ten boy boy iddialar, telefon dinleme kayıtları, fotoğraflar servis edildi basına. Aziz Yıldırım rahatsızlığından ötürü birkaç kez hastaneye kaldırıldığında, yanındaki görevli polisler ikamet adresini Metris Cezaevi olarak yazdırdılar. Evet bunlar, daha ne olduğunu anlamadan olmuştu. Birileri ne yaptığını biliyordu demek ki.

Düşünün bir soruşturma kapsamında ifade vereceksiniz, bırakın sanık olmayı bir anda hükümlü oluyorsunuz medyada. Ve bunu sağlayan ülkenin güvenliğinden sorumlu Emniyet Müdürlüğü’nün görevlileri. Haklarında bir işlem yapıldı mı? Sizce?

Toplum mühendisleri gibi karizmatik isimlerle haklarında şüphe duyduğumuz İlluminati’nin karanlık adamları falan da yapmıyor bu işi. Bizim medyamız, bizim polisimiz el ele veriyor “Fenerbahçe şike yaptı”, “Aziz Yıldırım şikecidir” hükmünü bir güzel yazıyorlar defterimize. E soruşturma, ifade olacak, mahkeme olmalı sonra, iddianame gerek, savunma yapılmalı.. Aslında gördük ki ülkemizde adalet topal değil yüz metre engelli koşucusuymuş. Bütün bu sürece gerek duymadan, insanların kafasına bir algı oturtulabiliyor rahatça.

Bu yargısız,sorgusuz,sualsiz infaz ne getirdi? Fenerbahçe onlarca milyon dolar zarara uğradı, çok kısa süre içinde okullar, amatör şubeler v.b birimlerindeki anlaşmaları fesh etmek zorunda kaldı, itibarsızlaştırılmaya çalışıldı. Takımın dört ana oyuncusu kulüpten ayrıldı. Aziz Yıldırım’ın medyada “Emenike’nin para sayma görüntüleri var” diyen ve ne hikmetse asla bunları yayınlayamayan kişilere “Yayınlamayan şerefsizdir” sözleriyle yüklendiği sözkonusu oyuncu Emenike, bir tek maça dahi çıkmadan insanların üstüne kabus gibi çökmeye çalışan bir takım güç odaklarının bulunduğu bu ülkeyi endişe içinde terk etti.

Sonra işin niteliği değişti, en başından hukuksuz, haksız, adaletsiz bir şekilde ele alınan, servis edilen, propagandası yapılan şike soruşturması; Fenerbahçe için bir onur mücadelesi halini aldı.

26 Ağustos 2011 tarihinde Fenerbahçe Teknik Direktörü Aykut Kocaman, kaptanlar Emre Belözoğlu ve Volkan Demirel bir basın toplantısı düzenledi. Bu toplantıda Aykut Kocaman:

Yaşadığımız periyot sadece futbol adamı olarak değil insan olarak da bakınca çok net bir şekilde bunu gösteriyor. Özellikle TFF’nin aldığı karar, ben bu kararı TFF’nin aldığını düşünüyorum, Fenerbahçe’yi Şampiyonlar Ligi’nden mahrum bıraktı. Son derece saçma bir karar. TFF’nin gereğini yapmasını rica ediyoruz. Avrupa’da yoksak neden Süper Lig’deyiz. Gerekli olan yapılmalıdır. Eğer hala bu konuda yaptırım uygulanmıyorsa bunun adı süründürmedir. Başka da hiçbir şey anlatmıyor. Bu oyunda birer piyonuz. Söyleyeceğim tek şey acı çektiğimdir. Her şey dalga geçer gibi devam ediyor.

Baştan aşağı saçma bir durum. Türkiye’de şaka gibi bir durum var. Kupayı geri vermek gibi jest yapmamıza gerek yok. Masa başında hakkımızın elimizden alınması çok fazla onur kırıcıdır. Bütün rakiplerimizi iyi futbol oynayarak yendik. Sahada kazandığımızın masa başında elimizden alınmak istenmesi çok acı verici. TFF madem bizi Şampiyonlar Ligi’ne göndermedi demek ki elinde bazı şeyler var. Onları devreye soksun. Fenerbahçe ailesinde olan herkes alt lige düşmek istiyor. Ortada bir plan var, bu plan adım adım ilerliyor. Artık bu süründürme bitsin. Bu planın devam etmemesini istiyoruz. Bu oyunun bir şekilde sonlanmasını rica ediyoruz. Bu durumdan yararlanmaya çalışan tipler de var. Bu kulüplerin Fenerbahçe’nin bu durumundan hoşnut oldukları gerçek. Federasyondaki bağlantılarından yararlanıyorlar. Futbolun içinden gelen insanlar futbolu yönetemiyor. Basketbolun içinden gelen bir kişi futbolu yönetiyor. Ben Trabzonspor Başkanı’nın açıklamalarını samimi bulmuyorum. Şu anda bizi ne öldürüyorlar ne de güldürüyorlar. Durum çok açık. Fazla da bir şey söylemeye gerek yok. Sadri Şener’in cezası hemen kaldırıldı mesela. Ayakta kaldığımız sürece işler de değişecek. Şike tespit edilirse zaten bunları konuşmanın bir anlamı yok. Biz yüzsüz insanlar değiliz. İnşallah da öyle bir şey çıkmayacak. Biz öyle bir şey olmayacağını düşünüyoruz. Somut hiçbir şey yok ellerinde. Somut bir şey mi istiyorsunuz; Karabük ile oynanan maçta kalecinin son dakikada gol atmaya gelmesiydi. Maç 1-1 olsa Karabük’ün hiç bir işine yaramayacaktı. Başka bir hikayenin içindeki piyon olarak devam ediyoruz. Bütün gücümüzle elde ettiğimiz şampiyonluğa da sıra gelecek. Önce Şampiyonlar Ligi elimizden alındı, lig şampiyonluğuna da sıra gelecek.

Şeklinde konuştu. Volkan Demirel ve Emre Belözoğlu ise tüm takım adına, Fenerbahçe amatör kümeye dahi düşse kulüpte kalacaklarını, gerekirse karşılık beklemeden oynayacaklarını söylediler. Ve bir milad olan o günden sonra Fenerbahçe düştüğü yerden kalkmaya başladı. Taraftarlar kulübüne sahip çıktı, Taraftar Kart, forma v.b kulübe maddi gelir sağlayan ürünlerin satışında patlama yaşandı, Fenerbahçe tarihinin en yüksek maç başına bilet oranlarına ulaşıldı. Deplasman tribünleri doldu, kadınlar ve çocuklar erkeklerin yokluğunda takımı yalnız bırakmadı.

Fil dişi kulelerinden bir sonraki günün baskısında Fenerbahçe ile ilgili ne gibi bir haber yapabiliriz planları yapanların elleri ayaklarına dolandı; çünkü söyleyin Allah aşkına, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde, hangi spor kulübü profesyonel oyuncusuyla, yönetimiyle, taraftarıyla böyle birlik olmuştur?

Tüm bunlar yaşanırken arka planda durumdan fayda sağlamaya çalışan bir kulüp peyda oldu: Trabzonspor. Başkanıyla, taraftarıyla, oyuncularıyla Fenerbahçe’den alınmak istenen her şeye talip oldu. Mal bulmuş mağribi gibi “Kupa bizim hakkımızdı”, “Şampiyonlar Ligi’ne biz gitmeliyiz” feryatları arasında ağlayan bu çocuğa emzik verme görevi Türkiye Futbol Federasyonu’na düştü ve Fenerbahçe’yi Şampiyonlar Ligi’nden men eden TFF, Trabzonspor’un Fenerbahçe yerine katılmasını onayladı. Sayısız haksız, hukuksuz, adaletsiz hareketin bir başkası buydu. Aynı soruşturmada başkanı ifade veren bir kulüp olan Trabzonspor’u, tertemiz kabul ederek Şampiyonlar Ligi’ne almak, akıl almaz bir olaydı.

Trabzon sokakları bir anda coşku seliyle kaplandı. Mutluluktan deliye dönmüş taraftarlar, aslında ön elemeyi geçemeyip, Fenerbahçe’nin men edilmesiyle yani bir başka deyişle bu piyango sayesinde tarihinde ilk kez gruplara kalan Trabzonspor’un bu başarısını doyasıya kutladılar.

1996 sendromu nüksetmişti yine, şampiyonluğu son anda Trabzonspor’un elinden alan Fenerbahçe, geçen sezon da yine eze eze şampiyonluğa ulaşmış, Trabzonspor’un hevesi kursağında kalmıştı. Ama artık devir değişmişti. Her iktidar kendi güç çevresini oluşturuyordu ve Trabzon şehri bu yeni iktidarın, bürokrasinin yaptırım gücü olan merkezlerinden biri haline geldi. Yani öyle olsa gerek ki, Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar, Trabzon’daki bir konuşmasında şöyle dedi:

Trabzon gülerse Türkiye güler, Trabzon kalkınırsa Türkiye çok büyük mesaj verir. Şimdi bizim hakkımız olan Trabzonspor’umuzun kupasını almak için de çok ince ayar bir çalışma yapıyoruz. İnşallah hakkı olan Trabzonspor’umuzun kupasını da Trabzon’un müzesine getireceğiz. Allah bize inşallah bunu nasip edecek

Tabi öncesi de var Trabzonspor ve Hükümet ilişkilierinin. Wikileaks¤ belgelerinde Başbakanlık Örtülü Ödeneği’nden Trabzonspor’a 30 Milyon TL aktarıldığı, iddianamede yer alan ve hatta bazılarının daha sonra iddianameden çıkarıldığı başka para transferleri su götürmez belgeler olarak önümüzde durmakta.

Hatta seçimler öncesi hükümeti köşeye sıkıştırmak isteyen adeta bir siyasi parti gibi hareket etmiş bir Trabzonspor var önümüzde.

Örneğin hemen üstteki konuşma kaydında, Trabzonspor Asbaşkanı Nevzat Şakar ile CHP Trabzon Milletvekili Volkan Canalioğlu arasında geçen bir diyalog var. Aynen şu sözler geçiyor:

N.Ş: Biz burada bizi de parti olarak de şey yapabiliriz buradan istifade edebiliriz. Onun için ben seni aradım. Şimdi bu Başbakan’a yüklenelim, taraftarı bilmem neyi tahrik edelim. Siz o işi yapın, onu yapın abi.

N.Ş: Yüklenin Başbakan’a, yüklenin ya!

Görüldüğü gibi buram buram politika kokan pis bir organizasyona çevirmiş işi Trabzonspor. Peki o medya, Fenerbahçe’yi ilk günden hükümlü kılan medya, bütün bunları hangi gazetede yazdı, hangi televizyon kanalında dile getirdi?

İddianamede açıkça geçen bir ifadeye göre, Trabzonspor teşvik girişiminde bulunmuş.

Tarafsız yargı, tarafsız medya, tarafsız kanaat önderleri..

Yine üstteki dinlemede görülüyor ki, Fenerbahçe’nin maç yapacağı takımlarla futbolcu pazarlığı yapmış bir Sadri Şener, temiz lig, kupa hakkımız türünden cümleler sarf edip cidden komik duruma düşebiliyor.

Fenerbahçe’nin “şikeli maç” iddiası ile suçlandığı son Sivasspor maçı için, yukardaki dinleme açıkça gösteriyor ki, asıl şikeyi Trabzonspor yapmış. Peki Trabzonspor işin bu kadar içindeyken, medya neden ısrarla tek ve mutlak hükümlü olarak Fenerbahçe’yi göstermeye devam ediyor?

Biraz farklı bir açıdan bakalım. Ergenekon adı verilen soruşturma ile tutuklanan isimlere kısaca göz gezdirmiştik. Suçlular ya da suçsuzlar, buna yargılamaları yapılmadan karar vermek kimsenin haddine değildir; hele ki hukuk, demokrasi, Avrupa Birliği gibi lafları dillerinden düşürmeyen liberal-aydın kesim için.

Orada gördüğümüz isimler makam, mevki sahipleri; belli bir duruşa, görüşe, mücadeleye sahip insanlardı. Tekrar altını çiziyorum, bahsettiğim sadece insanların nitelikleri. İyi-kötü-doğru-yanlış gibi bir yorum yapmıyorum.

Peki, Fenerbahçe’nin tutuklu isimlerine bakıyoruz; kulübü bütün branşlarıyla dünya çapında mücadele eden, Dünya ve Avrupa şampiyonluklarına taşıyan, tesisleşmede hayal edilemeyen bir noktaya gelmiş, Aziz Yıldırım. Sembol bir isim. Bir diğeri, bir döneme damgasını vurmuş efsane futbolcu Cemil Turan. Emin olamıyorum ama Lefter Küçükandonyadis biraz daha genç olsaydı, onu da o yaşında gözaltında tutmak için can atanlar olabilirdi.

Gelmek istediğim yer şurası. Şike Soruşturması adı verilen bu olaylar başladığında, başlarında hemen, Zaman Gazetesi’nden Fethullah Gülen’in sağ kolu olarak bilinen Hüseyin Gülerce, aynen şu sözleri söyledi: “Bizim iktidarımızda futbolun da girilemeyen kalelelerine girilmiş, üzerine gidilemeyenlerin üzerine gidilmeye başlanmıştır.” Burada bir mesaj veriyor Gülerce.

Şimdi, Hüseyin Gülerce, be mübarek, nasıl başardın da bu konuyu hem “sizin” başarınıza, hem de “Fenerbahçe’nin girilemez bir kale” olduğuna bağladın şeklinde bir soru sormak normal olanı. Ama başta demiştik, devletin rutin dışına çıktığı bir dönemde biraz tersten bakmak gerekebiliyor her şeye. Mesela,

Yukarıdaki dinlemede, sürecin başından bugüne kadar medya manipülasyonunu en belirgin şekilde yürüten İbrahim Seten, Osman Tanburacı, Serdar Bali, Erman Toroğlu, Gökmen Özdemir, Ahmet Çakar, Mehmet Demirkol, Rasim Ozan Kütahyalı, Mehmet Baransu gibi isimlerin başında gelen Serhat Ulueren ile Sinan Engin’in konuşması yer alıyor. Hemen hatırlatalım, Serhat Ulueren Kanaltürk’te program yapıyor ve Kanaltürk, bilindiği gibi cemaat(ya da camia mı demeliydim) eksenli bir ulusal kanal. Konuşmada, Serhat Ulueren, programa Erman Toroğlu’nun alınmasını kanal yönetiminin istediğini ve buna sebep olan durumun da Erman Toroğlu’nun “Aziz’e olan şeyliği“nden ötürü olduğunu belirtiyor. Aziz Yıldırım’la problemi olanlar, medyada puan topluyor.

Bu perdeyi üçleme yaparak bitirmek niyetindeyim. O yüzden sıradaki konuk Mehmet Ali Aydınlar. Süreci mümkün olan en berbat şekilde yürütmeyi başarmış olan M.A.A, bilindiği gibi Acıbadem Sağlık Grubu’nun Yönetim Kurulu Başkanı. Acıbadem Sağlık Grubu’nun kime yakın olduğunu haydi siz tahmin edin.

Süreç içerisinde önce Fenerbahçe’yi Şampiyonlar Ligi’nden men eden, ardından ortaya çıkan çelişkili durumun gereği olan küme düşürmeyi gerçekleştirmeyen, Aykut Kocaman’ın deyişiyle “süründürme” harekatının başındaki komutan ya da ters açıdan piyon olmuş isim. Fenerbahçe’nin konuyu Uluslararası Spor Mahkemesi(CAS)’ne taşımasının ardından Habertürk ekranlarında Kısmet Erkiner’in UEFA’nın CAS davası için yaptığı savunmayı okumasıyla, İlhan Helvacı’nın kendisini aldattığını açıklamasında belirterek istifa etmiş TFF Eski Başkanı.

Hadise şuydu: TFF Fenerbahçe’ye, “Seni Şampiyonlar Ligi’nden men etmezsem UEFA ağır yaptırımlar uygulayacağını söyledi, ben bu riski göze alamam” diyerek Fenerbahçe’yi geri çekti ve aynı soruşturmada bulunan bir başka takım olan Trabzonspor’u aldı. Fenerbahçe CAS’a itiraz etti, soruşturma başlatıldı ve bu soruşturma kapsamında UEFA CAS’a şu savunmayı sundu, “Fenerbahçe’yi Ş.L’den TFF men etti, ben değil. Bana deseydi ki dava sürüyor ve şu an açıklanmış bir şey yok, ben Fenerbahçe’yi kabul ederdim.”

İşin garip yanı, UEFA yetkilisi Pierre Conroe bu soruşturma hakkında bilgi almak için İstanbul’a geldiğinde, görüşme bir içki masasında, tercümanlığı İlhan Helvacı’nın yaptığı bir ortamda gerçekleşiyor. UEFA savunmasında, TFF’nin Fenerbahçe’yi “suçlu” gördüğünü belirtiyor, TFF ise Fenerbahçe’ye, “UEFA almıyor yoksa ceza verecekler” açıklamalarını yapıyor.

İşte bu savunmanın TFF’ye gönderilmiş olduğundan haberi olmayan bir Başkan, Mehmet Ali Aydınlar. Galatasaraylı Hukuk Kurulu Başkanı İlhan Helvacı’nın bunu kendisine göstermediğini iddia ediyor ve aldatıldığını söylüyor.

Buraya kadar devamlı çelişkili hareketlerde bulunan, bir gün söylediği başka bir gün söylediğiyle tutmayan M.A.A, asıl bombayı istifa ettikten birkaç gün sonra patlatıyor ve amiyane tabirle tükürdüğünü yalayarak “İlhan Helvacı düzgün, dürüst bir bilim adamı. TFF içinde son derece faydalı birisi.” açıklamalarını yapıyor. İlhan Helvacı ise Cüneyt Özdemir’in kendisini adeta “köşeye sıkıştırdığı” programdan sonra rahat bir nefes alıyor ve “Mehmet Ali Bey hatalı ifadelerini düzeltmiştir, ayrıca beni onore eden sözleri için teşekkür ediyorum” şeklinde konuşuyor.

Futbolun asla doksan dakika olmadığı, toptan ziyade karakterlerin yuvarlak olduğu bir camiada, Fenerbahçe’nin kaderi rakı masasında Galatasaray Lisesi mezunu TFF Hukuk Kurulu Başkanı tarafından çiziliyor, TFF Başkanı “Belgeden haberim yoktu, beni aldattılar” diyerek istifa ediyor, birkaç gün sonra “Helvacı dürüst bir bilim adamıdır, TFF’ye yararlıdır” şeklinde açıklamalar yapıyor. Medyamızın bize sunduğu yeni algı şu: Mehmet Ali Aydınlar, Fenerbahçe’yi kurtaran adam oldu.

Peki belli argümanlarla Fenerbahçe’ye eğer bir yanaşma söz konusu ise, sebebi ne olabilir? Belki Hüseyin Gülerce‘nin de altını çizdiği gibi, “girilemeyen bir kale” olması olabilir. Ya da tamamen duygusaldır. 25 milyon taraftarı bulunan, her maç sadece bilet satışlarından kulübe astronomik rakamlar kazandıran, bununla birlikte forma ve diğer kulüp ürünleri en çok satılan takım olan, amatör branşlarda dünya devleriyle yarışan, eğitim kurumlarıyla, sosyal tesisleriyle oldukça büyük bir camia olan Fenerbahçe’ye başka camiaların ilgi duyması, mümkündür.

 

Tüm bunlar olup biterken, gündem bir anda değişiyor. MİT Krizi adı verilen ve arka planında Cemaat(Pardon Camia)-AKP geriliminin yattığı düşünülen bir dizi “rutin dışı” olay yaşanıyor. Kısaca durum şu: MİT Oslo’da PKK’lı yöneticilerle pazarlık yapmış, özerkliğe kadar bir dizi konuyu tartışmış ve belli başlıklarda anlaşmaya varmış. Bunu bir PKK’lı yönetici yayınlıyor, kıyamet oradan kopuyor. Başına buyruk bir özel yetkili savcı, Hakan Fidan ve Emre Taner de dahil dört MİT görevlisini ifade vermeye çağırıyor, MİT cevaben “Yetkiniz yok” diyor ve gidilmiyor ifade vermeye. Ardından savcı durmuyor ve haklarında yakalama kararı çıkartıyor, sözde polis her yerde MİT görevlilerini arıyor, sanki yerleri yurtları belli değilmiş gibi. İşin bu tarafında cemiyet-ül nur yer alırken; bu aşamayla birlikte milletvekillerinin yoğun çalışması sayesinde meclis gündemine getirilen MİT Kanununda Değişiklik Önerisi ile devreye diğer taraf olan AKP girmiş oluyor.

Aynen şunu diyorlar: “Özel yetkilisin de, o kadar da değil..” ya da “Sana bu özel yetkiyi bizi sorgula diye vermedik oğlum bizim işaret ettiklerimizi sorgulayacaksın” düşüncesiyle ve süratle savcı dosyadan el çektiriliyor ve bu işe giriştirilen, o kadar da özel yetkili olmayan savcı Sarıkaya hakkında inceleme başlatılıyor.

Konumuz bir bütün aslında. Başta son yıllarda insanların gördükleri-duydukları ile belli bir hukuk bilgisine eriştiklerini söylemiştik. İçtihad kapısının asla kapanmayacağı hukuk alanında, bu nevi enteresan hadiseler de yaşanıyor işte.

Yine bu geniş zaman aralığında fazlasıyla aşina olduğumuz ve artık duymaktan haklarında “sevimli yaratıklar” zannını duymaya başlayacağımız “böcek” polemikleri de gündemden düşmüyor. Son olarak Danıştay 13. Daire Üyesi Zeki Yiğit’in odasında böcek çıktı ve O da bu konuya esprili bir yaklaşımı tercih ederek “Yakında yeni binaya taşınacağız artık böcek möcek kalmaz” dedi.

Söz artık savunmada. Bugün başladı Aziz Yıldırım savunmasını sunmaya ama geçen haftadan beri konuşuluyor. Çünkü geçen hafta, başlığından başlayarak Mehmet Ali Aydınlar’ı hedef alan bir açıklama yayınlamış ve şöyle demişti: “Davamız Fenerbahçe’yi senin gibilere ve arkandaki zihniyete bırakmamak içindir.

Bu kez burada mesajı Aziz Yıldırım veriyor. Medyada “bir an önce karar verilmeli” diye bas bas bağıran başta Serhat Ulueren, Erman Toroğlu, Mehmet Demirkol, Mehmet Baransu, Rasim Ozan Kütahyalı gibi isimlerin adeta yangından mal kaçırma niyetinde olduklarını gözler önüne seren bu tavırlarına, haklarında şike, teşvik v.b suçları işlediklerine dair açık emarelerin bulunduğu dinleme kayıtları olan Trabzonspor’un Başkan ve Teknik Direktörü’nün pervasızca, utanmadan hala “Kupa bizim hakkımız” şeklinde konuşmalarına, Galatasaray’ın Sturm Graz maçındaki futbol ahkalına kast edecek derecede açık sergilediği şikesine rağmen Başkan Ünal Aysal’ın Fenerbahçe’ye dört tarafı ateşle çevriliyken “fırsat bu fırsat” düşüncesiyle saldırmasına bir cevap veriyor Aziz Yıldırım.

Bir an önce” grubu, Emniyet’in olay daha yargıya dahi intikal etmeden hükmü belirlemesindeki zihniyeti taşıyor. Aralarından bir tane de vicdan sahibi çıkıp, “Ya kardeşim, aceleniz niye? Dava sürüyor, bırakalım bitsin, hakim kararını versin, kim suçlu kim suçsuz görelim, ona göre haklı hakkını alacak değil mi?” diye sormuyor. “Madem hükmü verdiniz, e bir kendilerini savunsunlar değil mi, bakalım kim haklı?” Bir yandan açıkça, “Fenerbahçe bir an önce küme düşürülsün” yaygarası koparıyorlar; diğer yandan yedi ay sonunda davaya başlanabilmiş olmasını kimse dile getirmiyor. Bu insanların hakkında hüküm yok, niye yedi aydır içerdeler diye kimse sormuyor. Tek dertleri yargılamanın hukuk tarafından değil, en çabuk kimin tarafından yapılabiliyorsa onun tarafından yapılması; daha doğru bir deyişle, kafalarındaki hükmü bir yağlı urgan gibi Fenerbahçe’nin boynuna geçirmek. Ortam hazırken, asırlık bekleyişin tuluû saydıkları bu darbeyi Fenerbahçe’ye bir an önce vurmak istiyorlar.

Medya, asla tarafsız değil. En başından beri, her olayda, halkın zihnine diledikleri algıyı gömmeyi başardılar. Sual şu: “Ya madem yapmadı bir şey, niye içerde?” ve aynı mantık şu fikri üretiyor; “Allah razı olmasaydı bu kadar büyüyemezdiler” ya da “Allah razı olsaydı o halde olmazlardı” gibi. Bu algının yerleştiği zihinler, suçsuz olup da idam edilen Menderes’i bilmiyor değiller. Ya da Allah’ın kendisinden razı olacağı şüpheli pek çok büyük iş başarmış insanın/yapının bu hayatta var olduğundan, bir Hitler’in, Mussolini’nin, Amerika Birleşik Devletleri’nin..

Kişiye özel yasa çıkarılan, kendi adamlarına dokunulunca dokunan savcının açığa alındığı hatta hakkında inceleme başlatıldığı; hedef düşman ise soruşturmanın avukatlığına soyunulan bir hukuksuzluk sürecinde tabi ki, bağımsız yargıya i-nan-mı-yo-ruz. Çünkü aynı tepki, idam koltuğundaki Fenerbahçe iken ortada “soruşturmanın gizliliğini ihlal” olmasına rağmen gösterilmiyor. Yine insanların onuru kırılmaya çalışılıyor, onları şipşak suçlu göstermek için başlangıç fikri etrafında kes-kopyala-yapıştır deliller serpiliyor ve “süründürme” politikasıyla o kişi ya da kurum yalnızlığa terk ediliyor. Yoğun medya manipülasyonuyla zihinler formatlanıyor; daha ifade bile vermeden kalemi kırılmış kişi ya da kurum suçlu ilan ediliyor.

Masumiyet karinesinin kötü bir şakadan öteye geçemediği “hukuk algısı” ve tarafsız medya ile birlikte dört yanı sarılan Fenerbahçe, direniyor. Mantık bize, şike eylemini futbolcu yapar, kaleci ters köşeye yatar, forvet boş kaleyi kaçırır falan ki şike yapılmış/maça etki edilmiş olsun derken, hiçbir futbolcunun tutuklu olmaması, ifadeye çağrılan İbrahim Akın’ın ise ifadesini baskı altında verdiğini söylemesi, Aziz Yıldırım’ın Mehmet Ali Aydınlar için “Lisanslarını alıp aleyhimde ifade verdikleri takdirde serbest bırakacağını söylemedin mi?” şeklindeki sorusu bize “Şike varsa bunu kim yaptı arkadaş, Aziz Yıldırım sahaya inip gol atmadı ya” dedirtiyor.

Dava sürüyor. Söz savunmada, eğer mümkünse bekleyip görelim. Şahsen, bu davanın sonucu benim adıma hiçbir şey ifade etmeyecek. Yukarda sayılan sayısız sebep bu sürecin spontane gelişemeyecek kadar iyi tasarlandığını gösteriyor. Dört koldan Fenerbahçe’ye saldıranlar; TFF Başkanlığı’nda üç maymunu oynayıp sonra Fenerbahçe’yi kurtaran kişi olup, muhtemelen “Bak gördünüz mü şike varmış işte, benim sayemde Avrupa cezasından kurtuldunuz” şeklinde çok ince ayar bir çalışmayla Fenerbahçe başkanlığına göz kırpma niyetinde olan Mehmet Ali Aydınlar, yavuz hırsız olma çabasındaki Trabzonspor, aşırı taraflı medya, hükümet-cemaat(camia,cemiyet v.s) çekişmesinde sekerat halindeki yargı bizi buna ikna ediyor. Çünkü görülen o ki, Türk Hukuku epeyce “rutin dışına” çıkmış. Bu gibi durumlarda, yıllardır duymaktan usandığımız “Türkiye bir hukuk devletidir” tanımlaması yerine, “Türkiye bir guguk devletidir” yakıştırması, daha münasip olacak..

Tüm bu karmaşada, kirlilikte, Fenerbahçe’nin ve taraftarının bu cesur ve onurlu duruşu, kimsede bulunmayan, gurur verici bir şey. Oyun sahnede, film vizyonda, Fenerbahçe tertemiz ve dimdik ayakta. Son söz olarak;

Şampiyon olmak mümkün, Fenerbahçe olmak imkansız!

İslam Çupi

Başım yukarıda, gücüm yerinde
İsterim ki bilsin herkes, ben bir Fenerbahçeliyim
Gözüm dışarıda, dev kupalarda
Kalkışmasın kimse seni kalbimden söküp atmaya
Taraftarım ben, dedikodu bilmem
Tarih yazar kim haklı, kim çamur attı
Kimseye kanmam, yalancı sevmem
Annemin ak sütü kadar helaldir kupalar
Seninle sonsuza dek sırt sırta veririm hey
Yan yanayız doğu batı kuzey güney
Lefterin’le Aykut’unla Alex’inle gürle hey
Fenerbahçeli olmak ne güzel bir şey
Laraylaraylaraylaraylaray Fenerbahçeli olmak ne güzel bir şey!

 

¤ http://wikileaks.org/cable/2005/06/05ANKARA3199.html

Yirmi Dört Şehit Kaç Gün Eder?

Çarşamba, 19 Eki 2011 Yorum yap

Alışıyoruz. Tekrarlanan eylemlere bir bir alışıyoruz. Daha dün altı polis şehit oldu, bünyede infiale yeterli gelmedi, derken bugün yirmi dört askerin şehit düşmesiyle devlet erkanı derin teessürlerini dile getirdiler. Görüyoruz ki ses çıkarma eşiğimiz 12+ imiş. Unutmuyorum, 2007′de Muhsin Yazıcıoğlu Bursa’da bir yemeğe katılmıştı, o konuşmasını yaparken on iki şehit haberi gelmişti ve konuşmasını yarıda keserek programı bitirmişti. O gün için on iki rakamı epey meşgul tuttu kamuoyunu. Sınır ötesi harekat düzenlendi kara kışta.

Bu kez sayı iki katı. Zaten artık on ikiden aşağısı haber değeri taşımıyor. Günde ortalama iki üç şehit ise, bu ülkenin standardı haline geldi. Şimdi merak ediyorum, yirmi dört şehit kaç gün edecek?

Takım elbiseli adamların rutin toplantıları başladı yine. MİT Müsteşarı, Genelkurmay 2. Başkanı, Milli Savunma Bakanı, Başbakan.. Sanki bir şey yapacaklarmış gibi toplanıyorlar. Daha birkaç ay önce, aynı toplantılar yapıldı, uçaklar havalandı, Kandil’i bombaladı, geri döndü. Sonuç? Yok.

Bu sonucun her aşamasında pek çok kurumun ve kişinin ihmali mevcuttur. Ama bu ülkenin bir Başbakan’ı varsa, hesap verecek olan da odur. Kılıçdaroğlu “Bu sonucun tek sorumlusu Tayyip Erdoğan’dır” derken canlı yayında, şehit haberlerini siyasi malzeme olarak kullandığını düşünmüştüm. Ta ki, Erdoğan’ın konuşmasını dinleyene kadar. Neymiş, metanetli olmalıymışız, sakin olmalıymışız, barıştan yana olmalıymışız, öfkemize hakim olamazsak terör örgütü amacına ulaşmış olurmuş.

Peki, AKP’nin liberal seçmeni tarafından devletin adamı olmakla suçlanan Cemil Çiçek nasıl bir açıklama yaptı? Şöyle dedi: “Bağrımıza taş basacağız, acımızı içimize gömeceğiz, kimse bizi bu süreçten (Yeni Anayasa) alıkoyamayacak.”

Şaka gibi açıklamalar. Bülent Arınç, “Allah onları helak etsin” diyor. Allah etmeyecek Bülent Bey, devlet edecek. Siz üstünüze düşeni yapmazsanız, Allah helak melak etmez. Allah, liyakatle yönetilmeyen toplumları helak eder.

Tüm bu acınacak haller bir yana, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, milletin acısına tercüman oldu. “Bu saldırıların intikamı çok büyük olacaktır ve misliyle de alınacaktır” dedi. Bu, bu kadar yani. Kardeşlik naraları atmaya, ayaküstü nlp semineri düzenlemeye hacet yok. Öfkeyse öfke, kinse kin, kansa kan, intikamsa intikam. Bir devletin onuru ayaklar altına alınıyor, her gün bir annenin, bir babanın, bir nişanlının bağrı yanıyor. İdarecilerimiz halktan bu denli kopuk olmamayı başarsalardı acılarımıza ortak olabilirlerdi. Herkesin oğlu Bilal Erdoğan değil ki, Akdeniz’in bağrında on beş gün askerlik yapsın, dönsün evine.

Bakınca olan bitene, olan bitene verilen tepkiye, Kılıçdaroğlu’na hak vermemek mümkün değil. Aptal bir açılım projesinin bugün bizi getirdiği noktada Başbakan’ın vaktinde “kelle” diye nitelediği şehitler birer eğitim zaiyatı olmaktan ileri gidemedi. PKK’nın meclis uzantısı partinin vekili, bugün bize insan haklarına değinen subliminal mesajlı taziyesini iletiyor. Ertuğrul Günay ağlıyor, Bekir Bozdağ MHP ve CHP’yi eleştirmekten başka bir iş yapmıyor, elalem de halimize bakıp gülüyordur.

Bir de, neymiş, Cumhurbaşkanı’nın bu ifadeleri fevri kabul edilmeliymiş, yoksa çok tehlikeli mesajlarmış. Şaka gibi gerçekten. Adamlar gelip vuruyor, canımızı alıyor, bizim yapmamız gerekense bağrımıza taş basmak, bağırmamak, öfkelenmemek. Okyanus ötesinden de bir mesaj yayınlansa hani, şöyle dense, “bir yüzüne tokat yiyen, çevirmeli öteki yüzünü”… Ne de olsa, açılımın mimarlarından değil mi? Aman ona zeval gelmesin, olur yani, alıştık, yirmi dört şehit de olur, açılım sağolsun!

İnsanlar devletten büyüme falan istemiyor, milyonlarca genci ikbali olmayan bölümlere yerleştirip üniversiteli göstererek işsizlik oranında yaptıkları manipülasyonu da sorgulamıyor, vazgeçtiler. Ya da eşe dosta akrabaya peşkeş çekilen ülke kaynaklarının da hesabını sormuyor. Her yıl yeniden bozulup yapılan yolların ihalesini hangi firmalar alıyor bunu da geçtiler. Yolsuzlukları, adaletsizlikleri, hukuksuzlukları da rafa kaldırdılar. İnsanlar tek bir şey istiyor, onurlu yaşam.

Devletlerin onuru olmalı, devletler onurlarıyla yaşamalı. Bu işin bir boyutu. Bir diğer boyutu, kimse evladını “yem” etmek istemiyor artık. Ya ofansif bir strateji belirlenir, onurlu bir savaş başlar, şehitler ucuz politikalara kurban verilmemiş olur; ya da ülkenin bir kutsalına daha dolaylı yoldan dinamit atılmış olur.

Evet artık paşaların helikopteriyle pikniğe gittikleri, namaz kılanları askeri okullarda fişledikleri dönem yok. Artık ordu bu köhne yapılanmadan arınıyor. Öyleyse, şanlı mazisine dönecek, devlet erkanının beyan ettiği gibi nefesini hainlerin ensesinde hissettiği gerçek ve tek çözüm yoluna yönelecektir. Bu işin sonu yok. Otuz yıldır da gelmedi. Terörü bitirmenin tek yolu PKK’yı ve onunla bağlantılı her şeyi yok etmektir. Oturup ağlamak, barış lafları etmek, aciz duruma düşmek bugün ihtiyacımız olan şey hiç değil. Bugün, birlik olunacaksa intikam için olunmalı. Hainlerin başını sokacak delik bırakılmamalı. Artık, bir annenin, bir babanın, bir nişanlının daha vebali alınmamalı. Artık, insanlar başı dik, mağrur uyanabilmeli ertesi sabaha. Artık devlet, öfke olup yağmalı.

Bunlar yapılmıyor mu? Yirmi dört şehit yine birkaç gün sonra unutuluyor, insanlar Muhteşem Yüzyıl’a dönebiliyorlarsa, değişen hiçbir şey olmuyor, şehit olanların yakınları mahvolmakla kalıyorsa, hesap sorulmuyor, intikam alınmıyorsa, iktidar var ama muktedir olamıyorsa, Başbakan’ın şehitler için söylediği “kelle” lafı bu hükümet için kullanılmalı ve bu basiretsizlik bu kelleyi götürmelidir. İntikamı layıkıyla alacak çok hükümet çıkar..

KategoriFikir Etiketler, , , , ,

Alınterimiz Şerefimiz

Çarşamba, 24 Ağu 2011 Yorum yap

Birkaç aydır devam eden şike gündemi, hukuksuzluğun tavan yaptığı bir noktaya ulaştı. Bugün Türkiye Futbol Federasyonu, aldığı kararla Fenerbahçe’yi Şampiyonlar Ligi’nden men etti. Açıklamalara göre UEFA yetkilileri federasyonla görüşmüş, böyle bir karar alması yönünde baskı yapmış federasyona.

Bir şike sonucu çıkarsa, bu prestij kaybının altından kalkamazmış UEFA, bu nedenle riske girmek istemiyormuş. Güzel. Prestijsiz olan ise bizim ligimiz oluyor anlaşılan.

Sorulması gereken sorular var, nasıl yanıtlanacağı merak edilen.

1- Fenerbahçe’yi herhangi bir hakkından mahrum ederken, elinizde bir belge olmalı, ya da soruşturmanın gizliliğine istinaden, kafanızda netleşmiş, kesinleşmiş bir suç olmalı ama bahsedemiyorsunuz diyelim. Bu kafanızdaki karara göre Şampiyonlar Ligi’nden men edilen Fenerbahçe, nasıl oluyor da ligde kalıyor? Ortada bir suç varsa Fenerbahçe niye küme düşmedi? Ortada bir suç yoksa Fenerbahçe niye Şampiyonlar Ligi’nden men ediliyor?

2- Bundan bir hafta önce, UEFA’ya takımları bildiren federasyon, bir hafta içerisinde nasıl bir karar değişikliğine gidiyor da böyle bir tezat çıkıyor ortaya?

3- Alınan kararın açıklaması federasyon tarafından şu şekilde: UEFA, Şampiyonlar Ligi markasına çok önem veriyor o nedenle en ufak bir şüpheyi bile kaldıramaz. Sual, aynı UEFA eğer önem vermiyorsa UEFA Avrupa Ligi adındaki uygulamayı niye sürdürüyor? Böyle bir açıklama hangi mantığa sığabilir? Eğer bir kritere göre Fenerbahçe’yi Şampiyonlar Ligi’nden men ediyorsanız, aynı kriteri şu an itibariyle taşıyan Beşiktaş ve Trabzonspor kulüplerini de UEFA Avrupa Ligi’nden men etmeniz gerekmez mi?

4- UEFA’nın elinde endişe teşkil edecek bir belge varsa, men etmeyi niye kendisi yapmamakta, federasyona yaptırmaktadır? Ve federasyon daha önce yapmış olduğu “Devam eden bir soruşturma var, elimizdeki belgeler karar vermemizi engelliyor, savunma hakkı tanınamıyor şu an” açıklaması neticesinde Fenerbahçe’yi küme düşürmezken nasıl oluyor da, daha önce vermiş olduğu ve lig için uyguladığı bu kararın tam aksine bir kararla bir başka hak mahrumiyetine imza atabiliyor?

5- UEFA eğer “Prestij kaybına tahammülümüz yok, en ufak bir ihtimale bile göz yumamayız” anlayışıyla federasyona Fenerbahçe’yi men edin baskısı yaptıysa; nasıl oluyor da aynı soruşturmada yer alan ve başkanının soruşturma nedeniyle yurt dışına çıkış yasağı bulunan ve üstelik elemeleri geçemeyip bu hakkını yitiren Trabzonspor kulübünü Fenerbahçe’nin yerine Şampiyonlar Ligi’ne direk alma kararını verebiliyor? Bunu hangi akıl, hangi mantık izah edebilir?

Saçmalıkların sonu yok. Söz konusu Fenerbahçe’nin 25 milyon euro para kaybını, prestij kaybını, hak kaybını kim karşılayacak? Açıkça görülüyor ki sistematik biçimde Fenerbahçe’nin yaşam alanı kısıtlanmaya çalışılıyor. Şike soruşturmasında bir çok kulüp varken, bir tek Fenerbahçe üstelik soruşturma devam ederken bundan zarar görmekte. Aynı şekilde, UEFA bugüne kadar tüm şike soruşturmalarında ülkelerin davayı çözmesini beklerken, bu kez anlamsız bir hareketle TFF’ye Fenerbahçe’yi men edin baskısı yapmakta.

Hukuksuzluğun avam tabakada “Bir şey yoksa niye içeri alsınlar” şeklindeki tezahürü, anlaşılan UEFA’ya da sirayet etmiş. Belki de UEFA, Avrupa’da başını alamadığı şike ve bahis iddialarının ardından, sonuçlanmamış bir soruşturmada kurban edilen Fenerbahçe’yi günah keçisi ilan ederek kameralara “şikeyle mücadele” pozu verme peşindedir.

Fenerbahçe büyük bir camiadır. Fenerbahçe şanlı bir mazinin açtığı yolda onurlu yürüyüşün adıdır. Artık konu şike soruşturmasının ötesinde, sadece Fenerbahçe’yi sindirme operasyonu haline gelmiş ve bu noktada taraftarın sabrı taşmıştır. Bugün federasyonun bu kararının ardından Fenerbahçe, yarın çekilecek lig fikstürüne katılmama kararı aldı. Ayrıca Acıbadem grubuyla olan sponsorluk anlaşmasını yenilememe kararı da, TFF’nin bu tavrının ardından gelmiştir.

Taraftar grupları bir bir “Çekiliyoruz deyin, destekleyelim” açıklamaları yapmakta, Fenerbahçe’nin onurlu duruşu taraftarının feveranında dile gelmektedir. Aleni biçimde yürütülen bu hukuksuz operasyonun Fenerbahçe’ye daha fazla zarar vermesine müsade edilmemesi, ligden çekilme, haksız ve onursuz bir mücadelenin içerisinde yer almama beyanı her ne kadar yüreklerimizi soğutacak bir karar olsa da; Fenerbahçe bu hukuksuz mücadeleyle kendisine adeta cephe alan her kurumdan bunun hesabını hukuk ile sormalıdır.

Varlığının, verdiği kararların, iradesinin hiçbir hükmü olmadığı, UEFA karşısında kararını savunamamasıyla ortaya çıkan Türkiye Futbol Federasyonu ise derhal istifa etmelidir.

Kirli bir düzenin içerisinde gün geçtikçe güçsüz düşürülmeye çalışılan Fenerbahçe, buna daha fazla tahammül etmeyip ligden çekildiğini açıklarsa, biz taraftarların temennisi gerçekleşmiş olur. Ancak bu netice, Trabzonspor başkanı Sadri Şener’in bu sezon eze eze ve alnımızın akıyla kazandığımız şampiyonluğumuzun acı hatırasını unutmasına yetecek midir, bilemeyiz.

Ne demişti teknik direktörümüz Aykut Kocaman,

Gücü yeten Fenerbahçe’yi sahada yensin…

KategoriFikir, Spor Etiketler, , ,

Son Sözümüz Fenerbahçe!

Cuma, 08 Tem 2011 Yorum yap

Bir süredir kamuoyunu meşgul eden şike tartışmalarında Fenerbahçe’nin merkeze oturtulması biz Fenerbahçelileri oldukça rahatsız etmekte. Spor camiası da, mal bulmuş mağribi gibi ülkede temiz futbol adına her şeyin yapılmasını istemekte. Sanki yıllardır tertemiz bir lig var, sanki diğer takımlar şike hadiseleriyle hiç gündeme gelmedi, şimdi günah keçisi Fenerbahçe ilan ediliyor. Haklılar, tertemiz bir futbol hepimizin hakkı. Kulüplerini lisanslı ürünlerle destekleyen, yağmur çamur demeden deplasmana giden, kombine alan taraftarların en büyük hakkı “helal” bir lig.

Ama burada bir problem var. Şampiyonluk süreci boyunca on yedi takım adeta tek yürek olup “Fenerbahçe olmasın da” anlayışıyla bizim maçlarımızda canhıraş oynarken Trabzonspor’a karşı adeta “yatıyorlardı”. Bu anlayış bugün devam ediyor. Söz konusu yeter ki Fenerbahçe olsun, spor camiasının kenetlenmesi için başka bir sebep kalmıyor ortada. Basın ahlakını üst düzeyde içselleştirmiş olan kıymetli yazarlarımız her gün “küme düşmeli”, “-30 puanla başlamalı”, “hapis cezası olmalı” şeklinde lig adına “iyi niyet” dileklerini eksik etmiyorlar sütunlarından.

Ve sonunda gerçek bir ahlak abidesi olan teknik direktörümüz Aykut Kocaman patlıyor: “Futbolcularımızın akıttığı ter, Alex’in 28 golü, Santos’un, Emre’nin mücadelesi ne olacak?” Bunu düşünen yok tabi. Herkes dört gözle “küme düşecek Fenerbahçe” beklentisi içinde. Ancak devam eden bir soruşturma var. Sonuçlarını hep birlikte göreceğiz.

Şike ve temiz lig konusuna gelecek olursak, Aykut Kocaman’ın sözleri çok yerinde. Temiz bir lig için 1958′den itibaren tüm ligin araştırılması lazım. Fenerbahçe hedef tahtasında olunca herkes temiz lig isterken, ipin ucu kendisine varan taraftar bu iddiayı görmezden geliyor. Bir garabet de, Zaman Gazetesi yazarı Hüseyin Gülerce’den. Hadiseyi bahane ederek diyor ki, “Gördünüz mü, AKP ile birlikte futbolun da girilemez yerlerine girdik, dokunulamaz isimlerine dokunduk.” Hüseyin Gülerce, sana demezler mi, Spordan Sorumlu Devlet Bakanı şahıs, “Soruşturmayı ben de televizyondan öğrendim” niye diyor madem siz girdiniz girilemez yerlere?

Ama bu işin, gerçekten “temiz bir lig” adına bir girişim mi yoksa bu kisve altında Fenerbahçe başkanı üzerinden Fenerbahçe’ye yönelik bir sindirme operasyonu mu olduğu hakkında hepimizin ciddi şüpheleri var. Bu konuyu köşesinde ele alan Cengiz Çandar’ın yazısına bakalım:

 

Şike operasyonu” mu gerçekten? Yoksa, “Fenerbahçe operasyonu” mu; ya da “Aziz Yıldırım operasyonu” olmasın…

Doğma büyüme Beşiktaşlı ve Beşiktaş Kulübü kongre üyesi olduğunu açıklayan İsmet Berkan’ın önceki gün sosyal paylaşım sitesi Twitter’da yazdığı şu satırlara gözüm takıldı, televizyonda (A Haber) kelimesi kelimesine okudum:
“Şike operasyonu beni hiç rahatsız etmiyor, aksine bu operasyon sayesinde sevinmeye de hazırdım ama polisin operasyonunu kamuoyuna satma çabası beni işkillendirdi, bugün yaşananlar daha beter işkillendiriyor beni. Büyük resimde birşeyler dönüyor, ama ne?”
İsmet Berkan’ın sözünü ettiği, o gün Emniyet’ten alındığı açıklanan  ve polislerin Aziz Yıldırım’ın evine Pazar sabahı gidişini gösteren görüntülerin televizyon kanallarında sunumuydu. Araya “Şike Operasyonu”nda ele geçirilen  (Aziz Yıldırım’la ilişkisi yok) 8 ruhsatsız silahın görüntüleri de sokuşturuluyor.
Görüntülerde bir suçun suçüstü ortaya çıkartılması yok elbette. Ama böyle bir algı yaratılıyor. Aziz Yıldırım üzerinde. Tipik bir psikolojik harekat örneği. Daha ifadesi bile alınmamış birinin kamuoyu nezdinde infazı sağlanıyor.

Psikolojik Harekat

Üstelik bu gizli olması gereken hazırlık soruşturması sırasında yapılıyor. Polis, medyaya –daha önce de yazdım- cömert bir servis yapıyor. Medya, hiçbir hukuk ve ahlak filtresinden geçirmeden eline tutuşturulanı yayımlayarak psikolojik harekata aracılık yapıyor.
Tıpkı 28 Şubat’ta yaptığı gibi. Tıpkı o dönemde mağdurlarından birinin ben olduğu “Andıç”ta yapıldığı gibi.
Hukuk ayaklar altına alınarak “adalet”e nasıl ulaşılacaksa, o yol izleniyor.
Medya yöneticilerinin bir bölümü hiçbir şeyi sorgulamadan, polise inanma yolunu çoktan ve kendiliğinden seçtiler bile.
Oysa, medya boru-trampet takımıyla üç gün üstüste gürültüyle açıklanan “bilgiler ve bulgular”ın bir bölümü fos çıktı. Örneğin, Karabükspor’dan Fenerbahçe’ye transfer olan Nijeryalı futbolcu Emenike’nin bavul bavul para aldığı ve Fenerbahçe karşısında maça çıkmadığı, bunun belgelerinin bulunduğu öne sürülmüştü. Açın bakın Pazartesi-Salı günkü gazetelere.
Emenike serbest bırakıldı. Var olduğu iddia edilen görüntüler ise hiç ortaya çıkmadı.
Aziz Yıldırım’ın Beşiktaş-Fenerbahçe maçından önce Futbol Federasyonu Başkanı’na telefon edip Cüneyt Çakır’ı maç hakemi olarak istediği ve maçtan önce Cüneyt Çakır’la görüştüğü manşetlere çıkmıştı.
Ne oldu? Bunun gerçek olmadığı ortaya çıktı. Örnekleri saya saya bitiremeyiz.
Bu şekilde yürütülen bir “operasyon”un milyonlarca Fenerbahçeliye “Temiz Eller Operasyonu” olduğuna ikna edemezsiniz.  Fenerbahçeliler, bunun Aziz Yıldırım üzerinden yürütülen bir “Fenerbahçe Operasyonu” olduğuna kanaat getirmeye başladılar.
Bunu kim, niçin, ne amaçla yapıyor? Cevabını bulamadıkları, benim de cevabını araştırdığım soru bu.

Lube Ayar’ın Soruları

Ne ki, Fenerbahçelilerin önemli bir bölümü bunun “dürüst” bir “Şike Operasyonu” olduğuna ilişkin kül yutmuyor. Alın size bir Fenerbahçe taraftarı olan, ödül sahibi bir gazeteci, 12 yıllık yargı muhabiri Lube Ayar’ın Twitter’de yazdıklarına.
“Anlamak istemeyenlerle işim yok. Ama algı sorunu olanlara tekrar anlatabilirim. Hadi başlayalım” diye söze girmiş. Kayda düşsün:
1) Polis, 2004’ün son haftalarında ‘dinlemede’ydi! Yani, Rize-Akçaabat ve Rize-Beşiktaş maçında olacakları biliyordu. Soru: Ne yaptılar?
2) Maçlar oynandı, lig bitti, soruşturma bitti. Bursaspor küme düştü. Şike konuşmaları savcı Selim Berna Altay’a geldi (Hrant Dink cinayeti davasının savcısıydı.) Soru: Savcı ne yaptı?
3) 2005’te dava başladı. Ben dosyayı aldım. Bazı belgeleri yayımlayan Milliyet, şike belgelerine burun kıvırdı. Soru: Geçti mi bir yıl?
4) Milliyet’in spor ödülleri töreninde M. Ali Şahin’e bu belgeleri anlattım, önceki haberlerimi övüp kartını verdi. Soru: Bakan ne yaptı?
5) Juventus (İtalya’nın ünlü futbol takımı) küme düşürüldü. Ben apar topar Datça’dan çağrıldım, bir kısmını yazdım (Türkiye’deki şike soruşturması),  bir kısmı veto yedi. Soru: Geçti mi 2 yıl?
6) Bakan (M.Ali Şahin) NTV’nin canlı yayınına çıktı. Haluk Yürekli istedi, telefonla bağlanacaktım. Ama Bakan istemedi, konuşamadım. Soru: Sizce neden?
7) Bakan yayında ‘İki yıllık zaman aşımı süresi doldu, yapacak bir şey yok’ dedi. Soru: Bu sürenin nasıl geçtiğini anladınız mı?
8) Milliyet’ten Cemal Ersen’e konuşan Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı Haluk Ulusoy, ‘Bu belgeler yok’ dedi. Soru: Diyecek söz bulabiliyor musunuz?
9) Sedat Ergin (o sırada Milliyet Genel Yayın Yönetmeni) Fenerbahçe muhalefetinin (Aziz Yıldırım’ın muhalifleri) telefon konuşmalarını içeren bölümü silip attı, ‘Yıldırım lehine yazı istemem’ dedi. Sorum yok!
10) Milliyet’te Sedat Peker’in ünlülerle yaptığı telefon konuşmalarını koyduğum dosyadan Şansal Büyüka’nınkiler yok oldu! Bulamam mı sandınız?
11a) Habertürk’teyken Fatih Altaylı kimsenin yapamadığını yaptı Rüştü’nün (o dönemde Fenerbahçe’nin kaptanı, kaleci Rüştü Reçber) dövülmesine ilişkin telefon konuşmalarını Kanal 1 Haber’de yayımladık.
11b) Ertesi gün spor basınının Sedat Peker’le ilişkisin kanıtlayan ikinci bandı hazırladık. Sabah, Altaylı beni çağırdı ve şöyle dedi…
11c) ‘Bugüne kadar Başbakan, Cumhurbaşkanı, MİT, Ordu yazdım, ama böyle bir şey ilk defa başıma geliyor. Bu bandı yayımlamasak olmaz mı?’
11d) Altaylı, ‘Mehmet Ağar’ından Şenes Erzik’ine, Fatih Terim’inden Tahir Kıran’ına aramayan kalmadı’ dedi. Sorum yok!

Aykut Kocaman’dan Alex’e

“Türk futbolu çökmeli, yeniden inşa edilmeli… 1958’den beri bütün lig incelensin… Benim ağırıma giden Fenerbahçe’nin öne çıkarılması” diyen Türk futbolunun ahlak abidesi, Fenerbahçe Teknik Direktörü Aykut Kocaman’ın onur ve emek adına niçin çırpındığını şimdi anlıyor musunuz?
Türkiye’de futbol oynayanlar arasında bir başka ahlak abidesi olan Fenerbahçe kaptanı Alex’in dün basın toplantısı düzenleyip, “Biz burada alını terimizi biliyoruz. Biz hiçbir maçı lekeli kazanmadık. Hak ederek kazandık. Şu an net bir şey yokken bu konular hakkında vereceğim bir cevap yok. Ben gerçekler üzerine cevap veririm. Benim için Fenerbahçe şampiyondur” diyerek, niçin isyan ettiğini anladınız mı?
Fenerbahçelilerin niçin olan-biteni “dürüst” amaçlı bir “şike operasyonu” olarak görmediğini anlayabiliyor musunuz?
Başka sorum yok…

 

Bu yazı, an itibariyle sorgusu tamamlanmış olan ve savcılık kararı beklenen Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım’ı müdafa etmek adına yazılmamıştır. Fenerbahçe’nin camia olarak haksız-hukuksuz biçimde yargısız infaza tabi tutulmasına, hırstan gözü dönen güç delilerinin bu yargısız infazla bile kendilerine pay çıkarmasına tepkidir. Yargı kararının sonucu ne olursa olsun, teknik direktörümüz Aykut Kocaman’ın, başta Alex olmak üzere tüm oyuncularımızın akıttıkları ter analarının ak sütü gibi helal bir şampiyonluk getirmiştir bize. Kim ne derse desin bu değişmez.

Darağacında olsak bile, son sözümüz Fenerbahçe!

KategoriFikir, Spor Etiketler,