Arşiv

‘Fikir’ kategorisi için arşiv

Yirmi Dört Şehit Kaç Gün Eder?

Çarşamba, 19 Eki 2011 Yorum yap

Alışıyoruz. Tekrarlanan eylemlere bir bir alışıyoruz. Daha dün altı polis şehit oldu, bünyede infiale yeterli gelmedi, derken bugün yirmi dört askerin şehit düşmesiyle devlet erkanı derin teessürlerini dile getirdiler. Görüyoruz ki ses çıkarma eşiğimiz 12+ imiş. Unutmuyorum, 2007′de Muhsin Yazıcıoğlu Bursa’da bir yemeğe katılmıştı, o konuşmasını yaparken on iki şehit haberi gelmişti ve konuşmasını yarıda keserek programı bitirmişti. O gün için on iki rakamı epey meşgul tuttu kamuoyunu. Sınır ötesi harekat düzenlendi kara kışta.

Bu kez sayı iki katı. Zaten artık on ikiden aşağısı haber değeri taşımıyor. Günde ortalama iki üç şehit ise, bu ülkenin standardı haline geldi. Şimdi merak ediyorum, yirmi dört şehit kaç gün edecek?

Takım elbiseli adamların rutin toplantıları başladı yine. MİT Müsteşarı, Genelkurmay 2. Başkanı, Milli Savunma Bakanı, Başbakan.. Sanki bir şey yapacaklarmış gibi toplanıyorlar. Daha birkaç ay önce, aynı toplantılar yapıldı, uçaklar havalandı, Kandil’i bombaladı, geri döndü. Sonuç? Yok.

Bu sonucun her aşamasında pek çok kurumun ve kişinin ihmali mevcuttur. Ama bu ülkenin bir Başbakan’ı varsa, hesap verecek olan da odur. Kılıçdaroğlu “Bu sonucun tek sorumlusu Tayyip Erdoğan’dır” derken canlı yayında, şehit haberlerini siyasi malzeme olarak kullandığını düşünmüştüm. Ta ki, Erdoğan’ın konuşmasını dinleyene kadar. Neymiş, metanetli olmalıymışız, sakin olmalıymışız, barıştan yana olmalıymışız, öfkemize hakim olamazsak terör örgütü amacına ulaşmış olurmuş.

Peki, AKP’nin liberal seçmeni tarafından devletin adamı olmakla suçlanan Cemil Çiçek nasıl bir açıklama yaptı? Şöyle dedi: “Bağrımıza taş basacağız, acımızı içimize gömeceğiz, kimse bizi bu süreçten (Yeni Anayasa) alıkoyamayacak.”

Şaka gibi açıklamalar. Bülent Arınç, “Allah onları helak etsin” diyor. Allah etmeyecek Bülent Bey, devlet edecek. Siz üstünüze düşeni yapmazsanız, Allah helak melak etmez. Allah, liyakatle yönetilmeyen toplumları helak eder.

Tüm bu acınacak haller bir yana, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, milletin acısına tercüman oldu. “Bu saldırıların intikamı çok büyük olacaktır ve misliyle de alınacaktır” dedi. Bu, bu kadar yani. Kardeşlik naraları atmaya, ayaküstü nlp semineri düzenlemeye hacet yok. Öfkeyse öfke, kinse kin, kansa kan, intikamsa intikam. Bir devletin onuru ayaklar altına alınıyor, her gün bir annenin, bir babanın, bir nişanlının bağrı yanıyor. İdarecilerimiz halktan bu denli kopuk olmamayı başarsalardı acılarımıza ortak olabilirlerdi. Herkesin oğlu Bilal Erdoğan değil ki, Akdeniz’in bağrında on beş gün askerlik yapsın, dönsün evine.

Bakınca olan bitene, olan bitene verilen tepkiye, Kılıçdaroğlu’na hak vermemek mümkün değil. Aptal bir açılım projesinin bugün bizi getirdiği noktada Başbakan’ın vaktinde “kelle” diye nitelediği şehitler birer eğitim zaiyatı olmaktan ileri gidemedi. PKK’nın meclis uzantısı partinin vekili, bugün bize insan haklarına değinen subliminal mesajlı taziyesini iletiyor. Ertuğrul Günay ağlıyor, Bekir Bozdağ MHP ve CHP’yi eleştirmekten başka bir iş yapmıyor, elalem de halimize bakıp gülüyordur.

Bir de, neymiş, Cumhurbaşkanı’nın bu ifadeleri fevri kabul edilmeliymiş, yoksa çok tehlikeli mesajlarmış. Şaka gibi gerçekten. Adamlar gelip vuruyor, canımızı alıyor, bizim yapmamız gerekense bağrımıza taş basmak, bağırmamak, öfkelenmemek. Okyanus ötesinden de bir mesaj yayınlansa hani, şöyle dense, “bir yüzüne tokat yiyen, çevirmeli öteki yüzünü”… Ne de olsa, açılımın mimarlarından değil mi? Aman ona zeval gelmesin, olur yani, alıştık, yirmi dört şehit de olur, açılım sağolsun!

İnsanlar devletten büyüme falan istemiyor, milyonlarca genci ikbali olmayan bölümlere yerleştirip üniversiteli göstererek işsizlik oranında yaptıkları manipülasyonu da sorgulamıyor, vazgeçtiler. Ya da eşe dosta akrabaya peşkeş çekilen ülke kaynaklarının da hesabını sormuyor. Her yıl yeniden bozulup yapılan yolların ihalesini hangi firmalar alıyor bunu da geçtiler. Yolsuzlukları, adaletsizlikleri, hukuksuzlukları da rafa kaldırdılar. İnsanlar tek bir şey istiyor, onurlu yaşam.

Devletlerin onuru olmalı, devletler onurlarıyla yaşamalı. Bu işin bir boyutu. Bir diğer boyutu, kimse evladını “yem” etmek istemiyor artık. Ya ofansif bir strateji belirlenir, onurlu bir savaş başlar, şehitler ucuz politikalara kurban verilmemiş olur; ya da ülkenin bir kutsalına daha dolaylı yoldan dinamit atılmış olur.

Evet artık paşaların helikopteriyle pikniğe gittikleri, namaz kılanları askeri okullarda fişledikleri dönem yok. Artık ordu bu köhne yapılanmadan arınıyor. Öyleyse, şanlı mazisine dönecek, devlet erkanının beyan ettiği gibi nefesini hainlerin ensesinde hissettiği gerçek ve tek çözüm yoluna yönelecektir. Bu işin sonu yok. Otuz yıldır da gelmedi. Terörü bitirmenin tek yolu PKK’yı ve onunla bağlantılı her şeyi yok etmektir. Oturup ağlamak, barış lafları etmek, aciz duruma düşmek bugün ihtiyacımız olan şey hiç değil. Bugün, birlik olunacaksa intikam için olunmalı. Hainlerin başını sokacak delik bırakılmamalı. Artık, bir annenin, bir babanın, bir nişanlının daha vebali alınmamalı. Artık, insanlar başı dik, mağrur uyanabilmeli ertesi sabaha. Artık devlet, öfke olup yağmalı.

Bunlar yapılmıyor mu? Yirmi dört şehit yine birkaç gün sonra unutuluyor, insanlar Muhteşem Yüzyıl’a dönebiliyorlarsa, değişen hiçbir şey olmuyor, şehit olanların yakınları mahvolmakla kalıyorsa, hesap sorulmuyor, intikam alınmıyorsa, iktidar var ama muktedir olamıyorsa, Başbakan’ın şehitler için söylediği “kelle” lafı bu hükümet için kullanılmalı ve bu basiretsizlik bu kelleyi götürmelidir. İntikamı layıkıyla alacak çok hükümet çıkar..

KategoriFikir Etiketler, , , , ,

Güzel Bir Son Hakkımız

Çarşamba, 22 Haz 2011 Yorum yap

Muhsin Başkan’ın ahirete irtihalinden sonra “şahlanma”, “diriliş” v.s ataklarıyla bir nevi “bu iş burada bitmedi” düşüncesiyle hareket eden camiamız bugün “çağın gerektirdiklerini doğru okumak” adı altında öz eleştiri yapıyor. Seçim sonrası 0.70 civarı bir oy oranıyla 10.7 gibi hayali beklentileri boşa çıkaran tablo, hayırlara vesile olacak mı acaba, bunu zaman gösterecek. Şimdi yapılması gereken şey, artık bu işe bir son vermek, atıl vaziyetteki her şeyden kurtulup, hafifleyip özgür bir kartal gibi sonuç getiren işlere sarılmak olsa gerek.

Önümüzde bir kongre süreci var, ümit edilen o ki Yalçın Topçu ve kadrosundan herhangi biri yeniden aday olmayacak. Hafifleme için önce bu gerekli. Başkan’ın vefatından sonra on senedir partiye uğramamış adamlar koltuk kapmaca oynadılar, enteresan bir takım türedi. Seçimden bir gün önce Başkan adına mevlit düzenleme gibi bir müptezelliğe bile imza attı bu yönetim.

Yalçın Topçu’nun suçlanacak çok yanı var. Bunları kendisi bizden iyi biliyor. Ama üçüncü kez verdiği şeref sözünü tutması, burada şimdi tek tek her şeye değinmenin vakit kaybı olacağını hatırlatıyor. Yalçın Topçu ya da bir başkası hiçbir zaman bir Muhsin Yazıcıoğlu olmadı, olmayacak. Bu hareket Muhsin Yazıcıoğlu’ndan ibarettir, bu hareket, bu parti, bu ocaklar tümü Muhsin Yazıcıoğlu’nun. Kralcı olunacaksa burada bir kral var. Son iki senede türeyen kralcılar yazının devamını okumasa da olur. Çünkü bundan sonra bu hareket onların elinde oyuncak olmayacak. O’nu ölümsüzleştirmek, O’nu unutmamak, “giydiği elbiseler üstüme tam oturdu“, “rüyamda bana şöyle yap dedi” diyerek olmaz. O’nun ideallerine, hayallerine rasyonel biçimde ne kadar yaklaşabiliriz, ne kadar yol alabiliriz bu konuda, önce bunu düşünmeye başlamakla olur.

Muhsin Yazıcıoğlu’nun iktidar olmak, başbakan, cumhurbaşkanı o başkanı bu başkanı olmak gibi hayalleri olsaydı hepsine çok önceden erişirdi. Sağlığında %2.5 üstünde oy almamış bir partiye idealleri uğruna kendini hapsetmiş bir başkandan bahsediyoruz. Reel politik tanımayan, kirlenmemiş, emrolunduğu gibi dosdoğru yaşamış bir güzel insan söz konusu olan. O doğru yaşadı, doğru gitti, kötü bir iz bırakmadı üstünde. Şimdi sıra partisinde. Muhsin Yazıcıoğlu’nun genel başkanı olmadığı bir BBP’nin maalesef siyaset sahnesinde yeri yok. Hatta görülen o ki, bundan sonra iki üç parti dışında siyaset sahnesinde hiçbir partiye yer yok.

Sayısız dernek, vakıf kurup bunları işler hale getirememek, kendimizi bin yıllık davanın neferleri olarak addetmeye büyük engel. Alperen Ocakları Genel Merkezi skandallarla çalkalanıyor, SOGEV (Eyüp Başkan kusura bakmasın) bu sene ne yaptı? Artık şapkayı önümüze koymak gerekiyor. Kongreden çıkacak sonuç ve devamındaki gelişmeler son kez bir ümit aşılayacak mı camiaya, yoksa herkes kendi hayallerindeki son ile mutlu mu olacak?

Güzel bir son hakkımız. Bir milyon insanın çabası, gayreti seçimde bir başarı getirmiyor. Ancak öze inersek, doğru işler yaparsak, Muhsin Yazıcıoğlu kimliğinde birleşir, makam, para gözetmeksizin elimizi taşın altına koyarsak, işte o zaman “her evin ikinci partisi” kavramı gerçek anlamda hayat bulur. Ama siyasi parti ile değil.

Bir vakıf, dernek yoluyla ilim, kültür, sanat faaliyetleri düzenlemek, bunlarla uğraşmak bugün bu şartlarda en doğrusu. Düzenli dergi çıkarmak, vakıf/dernek şubelerinde düzenli ve dolu programlar yapmak, insanlara sunacağımız “bizden olun” teklifi yerine mevzu olan bin yıllık davamız noktasında “insanlarla olmak” daha ciddi ve gerçekçi olacaktır.

Emeği, sermayeyi, gücü doğru kullanmak gerekiyor. Somut bir tablo çizmek güç ancak, açık olan o ki, kongreden sonra başa gelecek yönetim bir enkaz devralacak. Bu enkazdan büyük ve ihtişamlı yapılar kurmak, hayalden ibaret olur. Bu uğurda geçecek her an vakit, emek ve güç kaybı olacaktır ki bunun tekrar anlaşılması için bir sonraki seçim döneminin beklenmesine gerek yok. Üstelik idealleri olan bir hareketin mevcut şartlarda siyaset kanalıyla katedeceği yol ile aktif çalışan, düzgün işleyen bir vakıf/dernek kanalıyla elde edecekleri arasında büyük bir uçurum var. Bunu da görmek için yeteri kadar “başarısızlık” yazılı hanemizde.

Camiamızda güzel insanlar var. Önemli düşünürler, akademisyenler, yazarlar, sanatçılar ve her iş koluna müntesip pek çok kıymetli insan. Her biri kendi işinde gücünde. Tüm bu potansiyeli büyük bir enerjiye çevirmek, hizmet etmek, ortaya bir şeyler koymak, bunun önünü açmak ise kongreden sonra gelecek olan yönetimin elinde ve bana kalırsa omuzlarında bir yüktür.

Milli Mutabakat Metni tarzı, “bin yıllık davamız“ı özetleyen, temellendiren bir manifesto ile yola çıkılmalı. Hamasi değil, gerçekçi adımlarla/düşüncelerle bir şeyler başarılabilir ancak. Bunu da ya yapacağız, ya insanların kurumaya yüz tutmuş şevkleri yeşerecek, bu kez işe yarar, dişe dokunur, uğraşa ve emeğe değecek işler başarılacak; ya da gerçek anlamda Muhsin Yazıcıoğlu’nun emanetine hiçbir planda sahip çıkılamamış olacak.

Güzel bir son hakkımız. Hüzünlü, coşkulu, gururlu bir kapanış hakkı ve ihtiyacı BBP’nin. Sonrası olmayacaksa bile, tertemiz mazinin kirlenmeden, oyuncak edilmeden, birilerine peşkeş çekilmeden huzur içinde gözlerini kapatmasını sağlamak bir vefa borcudur. Yürünecekse yol çizilmeli, yoldaş olmalı, varılacak menzillere yürünmeli. Çünkü romantik siyasetin geride bıraktığı yorgunluğu senelerdir yaşıyoruz. Artık, asıp kesmeden, yaşatacak işler yapmalı.

“Tohum saç, bitmezse toprak utansın..”

KategoriFikir Etiketler, ,

Hangi “Öz”ün Eleştirisi?

Çarşamba, 30 Mar 2011 Yorum yap

Zaman Gazetesi’nin kıdemli yazarlarından, Fethullah Gülen’in Türkiye’deki “sağ kolu” olarak nitelenen Hüseyin Gülerce, bir haftadır Pensilvanya’da hocanın misafiriymiş, yurda dönmüş, döner dönmez de izlenimlerini, notlarını aktarmak istemiş. Mühim şeyler not etmiş orada, en önemlisi de hocanın kendilerini eleştirenler için “Acaba üslup hatası mı yaptık” şeklindeki özeleştirisi olmuş.

Yazının başlığı şu: “Eksiğimizi söyleyenin, elini öperiz…

Başlığı okuyunca insan, bir an şaşırıyor açıkçası. Çünkü yıllar yılı çelikleşmiş, büyümüş, zenginleşmiş, “güç”lenmiş bu cemaatin bugün yankısı kadifeden bir ses değil. Önüne çıkanı ezen, kendi ahlak anlayışını oluşturan, hukuku sadece kendine has kılan, peygamberi bir onun, Allah’ı bir kendisinin sanan “Ali’siz Alevilik” tarzı ayarı bozulmuş, makamsız bir ses yığını.

Şimdi bakalım, Hüseyin Gülerce neler yazmış:

“Muhterem Hocaefendi, muzdaripti. Tavsiye ettiği ve Gönüllüler Hareketi diye bilinen hizmetlere karşı, bazılarında hâlâ var olan husumetlerden, hasmâne tavırlardan muzdaripti. Dünyanın 130 ülkesinde hüsnü kabul gören ve Anadolu insanının makul bulup canla başla, büyük fedakârlıklarla destek olduğu hizmetler, nedense bazılarınca hedef gösterilmeye devam ediyordu. Gerçi bir defasında; “dünya için yaşayanlar, ahiret için yaşayanları anlayamazlar” demişti. Ama bu konu her açıldığında, “biz, bize yakışanı yapmalıyız” hatırlatmasını da yapmadan duramıyordu. Sohbet öncesi yine öyle yaptı: “Ben, sizin üzerinize gelenlere, komplolar kuranlara bile dua ediyorum. ‘Onların kalbine de iman koy Allah’ım’ diyorum. Sabrederseniz, dişinizi sıkar, centilmenlikten vazgeçmezseniz, siz kazanırsınız…

Hüseyin Gülerce, daha yazının ilk satırlarından yakışıksız bir manipülasyona gidiyor. Cumhuriyet Halk Partisi mensupları da dahil, Fethullah Gülen’in “hizmetleri“ne husumet gösteren tek bir kişi tanımıyorum ben. Ha, “hizmet” kapsamına nelerin girdiği önemli.

Yukarda bahsi geçen dünyadaki 130 ülkede okullar açılması, ilim yaymak, genç insanların olabildiğince ahlaklı yetişmesi için gayret göstermek v.s kimsenin hasmâne tavırlar alacağı konular değildir. Aksi mantık sınırlarını zorlar. Hüseyin Gülerce, aklı sıra “Fethullah Gülen topyekûn bu demektir, baştan aşağı hizmettir, insan sevdalısıdır” demeye getiriyor. Yani, dolayısıyla onu eleştirenlerin bir “akıl tutulması” yaşadığı ve hatta yine Fethullah Hoca’nın ağzından o kişilerin “dünya için yaşayan zavallılar” oldukları, bu nedenle bu ulvi “hizmet“leri idrak edemeyip onlara leke sürdükleri mesajı veriliyor.

Hayır, Sayın Hüseyin Gülerce hakikati gizliyor bu satırlarda. Fethullah Gülen’in, hiç değilse şahsım adına konuşacak olursam, tenkit edildiği nokta üslûbu, metotlarıdır. Ki, onu tenkit eden güruhun kahir ekseriyeti de bu noktadan konuya yaklaşmakta.

Bu kısım üstüne bir şey daha söylemek elzem. Başlıkta da alıntılandığı gibi, “eksiğimizi söyleyenin elini öperiz” diyen Fethullah Hoca, bizi şaşırtmıyor ve ne kadar mütevâzı olduğunu tekrar gösteriyor. Yukarda görüyoruz ki, hoca için, eksiğini söyleyenler “dünya için yaşayıp ahiret için yaşayan (onlar oluyor) ları anlayamayanlar” ve “kalplerine iman koyması için Allah’a dua ettikleri” oluveriyor.

Yazı burada bile bitebilir. Bu sözüm ona “özeleştiri“nin ne kadar komik olduğu ortada. O Anadolu insanı bu gibi durumlarda, “özrü kabahatinden büyük” tabirini kullanır, buraya da münâsiptir. Ama devam edelim..

Hüseyin Gülerce, hocanın ağzından alıntılarla devam ediyor:

Yapılan her güzel şeyi ille de sorgulamanın, her meselede tenkit etmenin, objektif görünmek için aleyhte konuşmanın da mantığı yoktur. Bu tavırların, dinle telif etme yanı da yoktur. Bu meselenin bir izahı varsa, o da o şahısların enaniyetiyle alakalıdır. Onların bencillikleriyle, egoizmalarıyla alakalıdır.

Şimdi manipülasyon devam ediyor. Bu bir 25fps hâdisesinin islâmî şekli midir? Bilemiyoruz ama, bu yazıda bilinçaltına yoğun bir yükleme çalışması mevcut.

Sayın Hüseyin Gülerce ile yüz yüze konuşma imkanım olsaydı, niye size yöneltilen eleştirileri yazınızda ısrarla sanki onlar sizin “güzel işlerinize” yönelikmiş gibi sunuyorsunuz ki, bu insanları yanlış yönlendirmek olmuyor mu, demeyi çok isterdim. Cemaatin tek bir kusuru yok da, Fethullah Hoca her işi doğru yapıyor, tenkit yapan insanlar da “meyve veren ağacı taşlamış” oluyorlar!

Cemaate yönelik tenkitler eşittir yapılan her güzel şeyi sorgulamak, eşittir mantıksızlık, eşittir enâniyet ve eşittir bencillik, egoistlik olarak özetlenivermiş.

Yahu, bu cemaat Cennet’ten inme idi de, biz mi gâvur kaldık?

Hayır öyle değildi. Daha önce defalarca ama defalarca yazılmış, altı deşilse ciltlik kitaplar çıkacak Fethullah Hoca ve cemaat mevzuları, önceki yazıların konusuydu.

Cancağızım, karşınızda çocuk yok sizin. Karşınızda, “Zaman yazdıysa doğrudur” imanına sahip “şakirt“leriniz de yok.

Sizi tenkit edenler her zaman yaptığınız adaletsizlikleri, hukuk tanımazlığı, kul hakkı bilmezliği, zalime çanak tutup mazluma sahip çıkmayışınızı eleştirdi. İnsanların mahremini ifşa etmek hangi ahlak anlayışına sığıyor?

Defalarca söyledik, tekrar söylüyoruz. Peygamber’e zıt bir üslup ile nebevi dava güdemezsiniz, ancak koyun güdersiniz.

Hüseyin Gülerce bir yazı daha yazsın da medyada Türk Okulları aleyhinde yazılan yazıları derlesin. Bir elin parmaklarını geçer mi? Geçmez. Ama devlet kurumlarını usulsüz ve hakkaniyetsiz bir biçimde “iç etme” operasyonlarını yazanlar, insanların sınavla erişmeye çalıştığı kademelere “himmet” ile atama yaptığınızı ortaya çıkaranlar, “Dinler Arası Diyalog” safsatasıyla doğrudan ya da dolaylı neye hizmet ettiğinizi hatırlatanlar çok fazladır. Büyük kısmı hapistedir, kitapları toplatılmaktadır ve topla topla bitmeyecektir.

12 Eylül darbesini ayakta selamlayan Fethullah Gülen’in, Kenan Evren için yaptığı “hızır” benzetmesi akıldan çıkmamıştır. 27 Mayıs darbesi için “27 Mayıs’ta on binlerce insan zulme uğradı. Tutuklananlar da çok uysal davrandılar, tabiri caizse, kuzu kuzu gittiler. Bilmiyorum o kadar kuzu kuzu olma ve aç kurda karşı tahabbub gösterme doğru muydu, değil miydi?!.” Diyen kişi de Fethullah Gülen’dir. Sonra referandumda ölüleri diriltmeye varan “demokrasi aşığı” da zat-ı alileridir.

Kaç tane Fethullah Gülen vardır? Uysal davranmaktan bahsedip “delikanlı” duruşun ne olması gerektiği ince mesajını veren Fethullah Gülen mi, yoksa İsrail’in olanca zulmüne rağmen Müslüman hakkını müdafa etmek yerine “otoriteye itaat” çağrısı yapan Fethullah Gülen mi gerçek?

Anlaşılan, kuzu da kurt da bir.

Daha dün, cemaatte “ev abisi” bir arkadaşım, bana “reddedemeyeceğim bir teklif” ile geldi. Diyor ki, “Cemaat artık ona muhalefet eden ama iyi niyetli insanları da kazanmak istiyor. Aklınızdaki her soruyu sorup cevabını alabilirsiniz. İlerde sizin için faydalı olacaktır, abilerimiz işlerinizi kolaylaştıracak, pürüzleri giderecektir.”

Mimlenmişiz, hem de cemaat muhalifi ama “iyi niyetli” olarak. Eh, Allah razı olsun. Cemaate “yanaşmamız” bizim için faydalı olacakmış, açıkça bürokrasinin imkanlarından istifade edebilecekmişiz.

Nerede Stv’nin 24 saat Ergenekon bültenlerinde geçtiği Kılıçdaroğlu’nun SSK dönemindeki yolsuzluk haberleri, nerede “abilerin pürüzleri gidermesi“…

Hüseyin Gülerce, yazının devamında Fethullah Hoca’nın şu sözlerine yer veriyor:

“Başkaları niye düşmanlık yapıyor, komplo kuruyor, her fırsatta bu harekete dil uzatıyor? Burada biraz da kendimize bakmamız lazım. Acaba bizim usul hatalarımız mı, üslup hatalarımız mı var? Bize olan bakış; yanlış yaklaşımlarımızdan mı, ihmallerimizden mi, o insanları ‘karşı cephe’ olarak görmemizden mi kaynaklanıyor? Bunları düşünmeden, bir yönüyle kendimizle yüzleşmeden, kendimizi sorgulamadan, hemen insanları, kabahatlerinin mahkûmu haline getirmek doğru değil.”

“Keşke o insanlar da bizim iyiliğimizi isteyerek, bizler için ‘daha iyi olsalar’ mülahazasıyla ve insafla, izanla neyimiz eksik ise onu söyleseler. Biz de kendimizi Allah karşısında hesaba çekerek, kendimizle yüzleşerek, ‘neyimiz eksik, bu mevzuda ne yapsak’ desek. Okuma mı, müzakere mi, mukayeseli okuma mı, fedakârlık mı, ne eksikse bunlar bize rencide etmeden, kırmadan söylense. Biz bu yaklaşımı, irşat sayarız. Eksikliklerimizi giderme adına, bu hareketin içindeki insanların eksikliklerini giderme adına bir irşat sayarız. Bize irşat adına elini uzatan insanların elini öperiz, çok rahatlıkla…”

Hoca konuşmaya güzel başlıyor, üslup, usul hatalarımız mı var diyor, derken öyle bir bağlıyor ki, neticede şu ortaya çıkıyor: “Bizi eleştirenler kabahatli, haksızlar. Ama bunun farkında olmalarını sağlayamıyoruz, usullerimiz bizi eleştirmelerindeki haksızlığı fark etmelerini engelliyor olabilir.”

Özeleştirinin böylesi de Fethullah Hoca’ya yakışır.

Montaigne şöyle diyor:

Vatikan o kadar mütevazıydı ki, tevazularından dini halka bırakırlardı.” Siz de o kadar mütevazisiniz ki, yıllar yılı peşinden hırsla gittiğiniz her şey için insanları bir piyon yerine koymaktan vazgeçmediniz, iğneyi her gördüğünüz yerde çuvaldızı milletin eline verdiniz. “Başörtüsü teferruattır” deme cüretini gösterirken bugünün hukukçuları bir bir başlarını açıyordu…

Eksiğiniz, hatanız, günahınız, sevabınız size kalacak.

Muradım, elimi öpmeniz değil elbette. Ama bana göre eksiğinizi söylüyorum; kendisine dört duvar yapmak için çamur karan Ebu Derda’yı gören Ebu Zer, “Ey Derda, keşke senin ellerini dünyalık bir işte göreceğime kendi pisliğinin içinde görseydi bu gözlerim” diyor ya, siz de hem göklerden seslenir gibi “özeleştiri(!)” yapıyorsunuz, hem de dünyalıkların içinde ve herkesten çok hırsla bu dünyayı elde etme peşindesiniz. İşte eksiğiniz bu. Eleştirdiğiniz “öz“ü kaybettiğiniz yer de tam olarak burası, sanıyorum…

Lüzumu Halinde Açınız!

Cumartesi, 19 Mar 2011 Yorum yap

Rıdvan Kaya’nın 2007’de basılan “Değişim Sürecinde Ak Parti ve Müslümanlar” adlı kitabını (ekin yayınları) okuduğumda son 7-8 senede olan bitenlerin analizinin ne kadar da güzel yapıldığını gördüm. Kitapta “kimlik buharlaşması” kavramına çok fazla atıf var.

Son 7-8 sene, bizim kuşağımızın lise ve yüksek öğrenim zamanlarını kapsıyor. Yani, Müslüman kimliğimizin en dinamik, en idealist, en radikal, en samimi zamanlarını. Kitabın ele aldığı konu şu, Comte’un pozitivizmin temellerini attığından bu yana “gelişen” modern dünya algılarının Müslümanlar için günümüze kadar getirdiği sorunlara daha mikro ölçekte Türkiye için Akp ne gibi çözümler üretti, katkıda bulundu.

Parantez açıyorum, BBP içinde bir mesele var, Muhsin Başkan’ın şehadet sürecinde “aday olursam (…)” şeklinde sin-kaf’lı cümleler kuran ve bir canlı yayında “…eteklik giyerim” diyen diyen mevcut genel başkan Yalçın Topçu’ya BBP tabanının haklı bir tepkisi var. “Sözünün eri değilmiş” deniyor.

Akp bu sorunlara elbette ki hiçbir çözüm üretmedi. Konuyla bağlayacak olursak, 3 Kasım 2002 seçimleri öncesi “bu meseleyi çözmek bizim için namus borcudur” diyenlerin oy oranı, her seçim döneminde bunu “namus meselesi” haline getirip sonra “bu çağda namus falan ne o öyle!”, “başörtüsü %1’in sorunudur” söylemlerini geliştirmeleri sonucunda artış göstermiştir, bu da gerçekten enteresandır.

Neyse asıl konumuza gelelim. Değişim sürecinde Ak Parti ve Müslümanlar.

Ak Parti sözüm ona “muhafazakar” bir iktidar olması hasebiyle, yine sözüm ona muhafazakarları bürokrasinin, ticaretin, ihalelerin ve bilumum “iktidar” güçlerinin zirvelerine taşımış, onlara sistemle iyi geçinmeyi öğretmiş, idare-i maslahatçılığın ne kadar muazzam bir olgu olduğunu benimsetmiştir.

Liberal ekonominin “Allah yüzümüze güldü”, “Allah nimetini kulunun üstünde görmek ister”, “hamd olsun” ifadeleriyle “islami”leştiği bir cemiyet meydana geldi.

Çünkü son 7-8 yılda yeni kavramlar girdi literatürümüze. Jipli başörtülü, abdestli kapitalist, üstü Mekke altı Paris v.s

Aliya diyor ki, “Acılar ve ızdıraplar içinde doğan dinler ve devrimler rahat ve konfora gömülünce biter.” Burada da biten bir şeyler var.

Akp Giresun Kadın Kolları üyesi Nilüfer Demir aday adaylığı açıklamasında şu cümlelere yer veriyor:

“Başörtü takıyorum. Ama ben daha önce Kadastro Müdürlüğü’nde çalışırken de daireye gidene kadar kapıyordum, dairede açıyordum. Zaten listeye girersem gerilim taraftarı olmam. Genel Başkanım ne derse, kapalı ya da açık, onların verdiği her karara uyabilirim. Genel Başkanımın dediği her doğrultuda ben hareket ederim. İç tüzük ne uygulamamızı gerektiriyorsa.”

İç tüzük, genel başkan ne derse, kapalı ya da açık..

Hangi din, hangi tanrı, hangi inanç?

Bu kadar aymazlık sadece mide bulandırıyor.

Başörtüsü (aslında bunu tesettür olarak ele alsak daha doğru olacak) inanan insanlar için namaz ile herhangi bir farkı bulunmayan bir ibadet/eylemdir. Bir giyim tarzı, moda ya da şekil değildir. Bunu her ne kadar “dinin teferruatıdır” şeklinde telaffuz etmiş bir hocamız bulunsa da, yükselen seslerin ardından pek muhafazakar İslamcımız Nazlı Ilıcak Hanımefendi aracılığıyla bu sözlere bir açıklama getirilmişti. Şöyle deniyordu:

“[Örtü mevzuunda bir şey demeğe hakkımız yok. Konuyla ilgili Kur'an-ı Kerim'de açık sarih nasslar var. Bu itibarla mevzu, yorumların dışında kalır. Çünkü bu bir Allah emridir.]

Şimdi bu cümle okununca, “başörtüsü teferruattır” anlamı çıkıyor mu? Tabiî ki çıkmıyor. Çünkü teferruat, “olsa da olur, olmasa da” manâsına gelir. Fethullah Gülen “teferruattır” sözünü, öncelik meselesini vurgulamak için sarf ediyor. Başörtü sorununu öne çıkarıp, bunun kavgasını vermenin bir üslup hatası olduğunu söylüyor. Başörtüsünün iman ölçüsünde önem taşımadığını anlatmak istiyor. Gülen’in bu fikrine tamamen katılıyoruz.”

Bir şey hem nass olacak, hem ona sahip çıkma mücadelesi hâkir bir üslup ile “kavgacı, isyancı” addedilecek. Hem bu mevzuda söz söylemeye kimsenin hakkı yok denecek, hem de “açıverin canım siz de gürültü yapmaya gerek yok” denecek. Sonra da, teferruat derken öyle demek istemedik..

Yani, “otoriteye itaat.”

Gelinen nokta bu. Kapalı ya da açık, genel başkan isterse açarız, çünkü biz zaten öylesine örtüyoruz.(?!) Filanca isterse açarız, falan durum gerektirirse açarız, falan şey için vazgeçilebilir, filan mevzu hizmet bakımından daha elzemdir, falan konuda kazanılacak hayır örterek kazanılacak hayırdan fazladır nitekim açmakta bir beis yoktur tarzı iğdiş edilmiş bir din telakkisi ile kendini de bu yalana inandıran fertlerden kurulu bir cemiyet.

Türkiye için “Değişim Sürecinde Akp ve Müslümanlar” bu demek oluyor.

Acı bir tablo.

Yazmaya el kalkmıyor.

İnsan bari vicdan azabını yitirmesin..

KategoriFikir Etiketler, , ,

Uçurumun Kenarındaki Güzel

Perşembe, 25 Kas 2010 Yorum yap

Ömer Lütfi Mete.. 59 yıllık hayatıyla 18 Kasım 2009′da ayrıldı aramızdan. O bir şairdi, bir yazardı, senaristti, dava adamıydı, fikir sahibiydi… Biraz da bizim Ömer Abi’mizdi. Hoş sohbetiyle, ak sakallı dervişiydi modern zamanların. Yusuf’u anlattı bize, sevmeyi anlattı, Müslümanlığı anlattı, zulümleri anlattı, o hep bir şeyler anlattı, biz hep dinledik.

Çizme filminin senaristiydi örneğin. Bir inanç uğruna geçecek ömür, sekteye uğratıldığında nasıl dert olur insanın yüreğine, öyle güzel anlatılabilirdi ancak, anlattı Ömer Abi.

Gülün Bittiği Yer filminin de senaristiydi. Cüneyt Arkın’ın başrolünü oynadığı filmde, 12 Eylül’ün ülkücü nesilde açtığı yaraları, psikolojik toplumsal travmayı resmetti bu kez. Bizdendi, bizim sesimiz oldu Ömer Abi.

Kurtlar Vadisi Irak, The İmam gibi filmlere de imza attı. Her filminde, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın dediği gibi ‘sorumluluğunu taşıdığı fikrin adamı‘ oldu hep.

Televizyonda izlenmeye değer şeyler sundu bize Ömer Abi. Deliyürek, Ekmek Teknesi, Eşref Saati, Kurtlar Vadisi ve daha pek çok ‘kaliteli’ diziyi taşıdı ekranlara. Senaryolarını yazdı, yardımcı yönetmen oldu. O dizilerle mesaj verdi hep, hakikat bildiği gerçekleri haykırdı televizyon kanalıyla. Kurtlar Vadisi ile Ömer Baba’yı, Deli Yürek ile Kuşçu’yu soktu hayatımıza. Ömer Lütfi Mete, geçip giden gün içinde hikmetten mahrum gönüllere iki kelâm da olsa aşk sundu.

Geride bıraktığı o kadar çok şey var ki. Yazılabilenler madde kisvesine bürünmüş olanlar. Gönlümüzde bıraktıklarını, açtığı yolları, bir yıldız gibi kayıp gidişini anlatmak ne mümkün..

Allahsız Müslümanlık kitabıyla ‘Ey iman edenler, iman edin’ hükmünü yeniden hatırlattı adeta. Çığlığın Ardı Çığlık’ta, 12 Eylül’e dair aşkları, mücadeleyi, inancı, azmi romanlaştırdı. Milliyetçilik – Milliyetsizlik kitabı, her yana çekilmeye müsait kavramlara Müslümanca ve hakça bir bakıştı. Art arda yazdığı ‘derin devlet’ konulu kitaplarıyla devletin içinde kümelenmiş millet düşmanı yapılara dair bildiklerini paylaştı. Hacı Yağı İle Parfüm Arasında kitabında, artık kanıksanan ve moderniteye kurban edilen ‘hassasiyetlerimiz’i ele aldı. O hep anlattı…

Ömer Abi korkmadı bir şey yaparlarsa diye, çekinmedi tenkit ederlerse diye, o sağına soluna bakmadan, ‘inandığı gibi dosdoğru’ yaşadı. İmanını da, aklını da, fikirlerini de, bu gibi kaygılarla hiçbir tahakküm altına aldırtmadı.

Babıali’de Sabah, Bizim Anadolu, Tercüman, Türkiye, Yeni Haber, Orta Doğu, Yeni Şafak, Ayyıldız, Yeni Binyıl, Sabah gibi gazetelerde yazdı. O tahakküm altına girmediği için, Fatih Altaylı marifetiyle Sabah’taki işine son verilen bir gazeteciydi. İntihar eylemleri üzerine bir deneme yazmasının ardından Yeni Şafak’taki görevine son verildi.

Büyük bir şairdi Ömer Abi. Akla ilk gelen, Gülce gibi ölümsüz bir şiir bıraktı geride. O aslında, Cahit Zarifoğlu’nun ‘yedi güzel adam‘ tabiriyle sembolize ettiği muhlislik vasfına erenlerden biriydi. Nur yüzlü, güzel sözlü, koca yürekli bir eren…

Gülce

Uçurumun kenarındayım Hızır

Ulu dilber kalesinin burcunda

Muhteşem belâya nâzır

Topuklarım boşluğun avcunda

Derin yâr adımı çağırır

Kaldım parmaklarımın ucunda

Bir gamzelik rüzgâr yetecek

Ha itti beni, ha itecek

Uçurumun kenarındayım Hızır

Civan hazır

Divan hazır

Ferman hazır

Kurban hazır

Uçurumun kenarındayım Hızır

Güzelliğin zulme çaldığı sınır

Başım döner, beynim bulanır

El etmez

Gel etmez

Gülce’m uzaktan dolanır

Uçurumun kenarındayım Hızır

Gülce bir davet

Mecâz değil

Maraz değil

Gülce bir afet

Peri değil

Huri değil

Gülce beyaz sihir

Gülce ölümcül naz

Buram buram zehir

Yâr yüzünde infâz

Bir gamzelik rüzgâr yetecek

Ha itti beni, ha itecek

Güzelliğin zulme çaldığı sınır

Uçurumun kenarındayım Hızır

Ben fakir

En hakir

Bin taksir

Ateşten

Kalleşten

Mızrakla gürzden

Dabbetülarz’dan

Deccal’dan, yedi düvelden

Korku nedir bilmeyen ben

Tir tir titriyorum Gülce’den

Ödüm patlıyor Gülce’ye bakmaktan

Nutkum tutuluyor, ürperiyorum

Saniyeler gözlerimde birer can

Her saniyede bir can veriyorum

KategoriFikir Etiketler,