Arşiv

‘Fikir’ kategorisi için arşiv

Uçurumun Kenarındaki Güzel

Perşembe, 25 Kas 2010 Yorum yap

Ömer Lütfi Mete.. 59 yıllık hayatıyla 18 Kasım 2009′da ayrıldı aramızdan. O bir şairdi, bir yazardı, senaristti, dava adamıydı, fikir sahibiydi… Biraz da bizim Ömer Abi’mizdi. Hoş sohbetiyle, ak sakallı dervişiydi modern zamanların. Yusuf’u anlattı bize, sevmeyi anlattı, Müslümanlığı anlattı, zulümleri anlattı, o hep bir şeyler anlattı, biz hep dinledik.

Çizme filminin senaristiydi örneğin. Bir inanç uğruna geçecek ömür, sekteye uğratıldığında nasıl dert olur insanın yüreğine, öyle güzel anlatılabilirdi ancak, anlattı Ömer Abi.

Gülün Bittiği Yer filminin de senaristiydi. Cüneyt Arkın’ın başrolünü oynadığı filmde, 12 Eylül’ün ülkücü nesilde açtığı yaraları, psikolojik toplumsal travmayı resmetti bu kez. Bizdendi, bizim sesimiz oldu Ömer Abi.

Kurtlar Vadisi Irak, The İmam gibi filmlere de imza attı. Her filminde, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın dediği gibi ‘sorumluluğunu taşıdığı fikrin adamı‘ oldu hep.

Televizyonda izlenmeye değer şeyler sundu bize Ömer Abi. Deliyürek, Ekmek Teknesi, Eşref Saati, Kurtlar Vadisi ve daha pek çok ‘kaliteli’ diziyi taşıdı ekranlara. Senaryolarını yazdı, yardımcı yönetmen oldu. O dizilerle mesaj verdi hep, hakikat bildiği gerçekleri haykırdı televizyon kanalıyla. Kurtlar Vadisi ile Ömer Baba’yı, Deli Yürek ile Kuşçu’yu soktu hayatımıza. Ömer Lütfi Mete, geçip giden gün içinde hikmetten mahrum gönüllere iki kelâm da olsa aşk sundu.

Geride bıraktığı o kadar çok şey var ki. Yazılabilenler madde kisvesine bürünmüş olanlar. Gönlümüzde bıraktıklarını, açtığı yolları, bir yıldız gibi kayıp gidişini anlatmak ne mümkün..

Allahsız Müslümanlık kitabıyla ‘Ey iman edenler, iman edin’ hükmünü yeniden hatırlattı adeta. Çığlığın Ardı Çığlık’ta, 12 Eylül’e dair aşkları, mücadeleyi, inancı, azmi romanlaştırdı. Milliyetçilik – Milliyetsizlik kitabı, her yana çekilmeye müsait kavramlara Müslümanca ve hakça bir bakıştı. Art arda yazdığı ‘derin devlet’ konulu kitaplarıyla devletin içinde kümelenmiş millet düşmanı yapılara dair bildiklerini paylaştı. Hacı Yağı İle Parfüm Arasında kitabında, artık kanıksanan ve moderniteye kurban edilen ‘hassasiyetlerimiz’i ele aldı. O hep anlattı…

Ömer Abi korkmadı bir şey yaparlarsa diye, çekinmedi tenkit ederlerse diye, o sağına soluna bakmadan, ‘inandığı gibi dosdoğru’ yaşadı. İmanını da, aklını da, fikirlerini de, bu gibi kaygılarla hiçbir tahakküm altına aldırtmadı.

Babıali’de Sabah, Bizim Anadolu, Tercüman, Türkiye, Yeni Haber, Orta Doğu, Yeni Şafak, Ayyıldız, Yeni Binyıl, Sabah gibi gazetelerde yazdı. O tahakküm altına girmediği için, Fatih Altaylı marifetiyle Sabah’taki işine son verilen bir gazeteciydi. İntihar eylemleri üzerine bir deneme yazmasının ardından Yeni Şafak’taki görevine son verildi.

Büyük bir şairdi Ömer Abi. Akla ilk gelen, Gülce gibi ölümsüz bir şiir bıraktı geride. O aslında, Cahit Zarifoğlu’nun ‘yedi güzel adam‘ tabiriyle sembolize ettiği muhlislik vasfına erenlerden biriydi. Nur yüzlü, güzel sözlü, koca yürekli bir eren…

Gülce

Uçurumun kenarındayım Hızır

Ulu dilber kalesinin burcunda

Muhteşem belâya nâzır

Topuklarım boşluğun avcunda

Derin yâr adımı çağırır

Kaldım parmaklarımın ucunda

Bir gamzelik rüzgâr yetecek

Ha itti beni, ha itecek

Uçurumun kenarındayım Hızır

Civan hazır

Divan hazır

Ferman hazır

Kurban hazır

Uçurumun kenarındayım Hızır

Güzelliğin zulme çaldığı sınır

Başım döner, beynim bulanır

El etmez

Gel etmez

Gülce’m uzaktan dolanır

Uçurumun kenarındayım Hızır

Gülce bir davet

Mecâz değil

Maraz değil

Gülce bir afet

Peri değil

Huri değil

Gülce beyaz sihir

Gülce ölümcül naz

Buram buram zehir

Yâr yüzünde infâz

Bir gamzelik rüzgâr yetecek

Ha itti beni, ha itecek

Güzelliğin zulme çaldığı sınır

Uçurumun kenarındayım Hızır

Ben fakir

En hakir

Bin taksir

Ateşten

Kalleşten

Mızrakla gürzden

Dabbetülarz’dan

Deccal’dan, yedi düvelden

Korku nedir bilmeyen ben

Tir tir titriyorum Gülce’den

Ödüm patlıyor Gülce’ye bakmaktan

Nutkum tutuluyor, ürperiyorum

Saniyeler gözlerimde birer can

Her saniyede bir can veriyorum

KategoriFikir Etiketler,

Başörtüsü – 76. Baskı

Cuma, 15 Eki 2010 Yorum yap

Başörtüsü problemi, yıllardır zaman zaman gündem olmuş, zaman zaman unutulmuş, kanıksanmış, alışılmış, girift bir çıkmaz olmuş meselesi Türkiye’nin.

İstanbul Üniversitesi’nden bir öğrencinin şapka ile derse girmek istemesi üzerine dersten atılması, ardından bu öğrencinin YÖK’e dilekçe ile başvurması sonucu yeniden alevlenmiş meselesi Türkiye’nin.

Onlarca yıldır çözülememiş; kimilerince başörtüsü ile üniversite ve her türlü kamusal alana girilirse ülkenin laik yapısının ciddi zarar göreceği, kimilerince seri iktidarlar için en elzem malzeme görülen, kimilerince mağlubiyetlerin ardından ‘ben vatandaşıma sahip çıkıyorum‘ mesajını vermek için savunulan meselesi Türkiye’nin.

Kimilerince; bilimin, aklın, fennin, mantığın beşiği olması gereken üniversitelerde, aynı inanca ve aynı fikirlere sahip erkeklerin içeri alınması ama kızların alınmaması ile, muâsır medeniyetler seviyesi yolunda hiç de tezat oluşturmayan meselesi Türkiye’nin!

Hep sürüncemede kalan, hep korkaklıktan, yüreksizlikten üstelik sekiz senedir iktidarda sözüm ona muhafazakâr bir parti varken hep ‘adım adım zafere‘ naralarıyla insanların umutlarının oya çevrildiği meselesi Türkiye’nin.

AKP’nin, 3 Kasım 2002′de meydanlarda bangır bangır bağırarak ‘bu meseleyi çözmek bizim için namus borcudur‘ cümlesi ile onu iktidara taşıyan meselesidir Türkiye’nin. Ayrıca dikkate şayandır ki ara dönemlerin hiçbirinde adı anılmayan ancak yakın gelecekte ne zaman bir seçim görünse hemen gündeme gelen meselesidir Türkiye’nin.

2002, 2004, 2007 seçimlerinin hemen öncesinde hep bir namus borcu olmuş, aralarda ise Mehmet Ali Şahin’in ifâdesiyle ‘%1′inin‘ meselesidir Türkiye’nin.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, İspanya’da yaptığı bir konuşmasında ‘özgürlükler yolunda nasıl engel koyarsınız, bunu nasıl engellersiniz‘ diyerek başında olduğu devletini İspanyollara şikayet ettiği meselesidir Türkiye’nin.

Aynı zamanda yine Başbakan’ın İspanya’da yaptığı konuşmada ‘velev ki siyasi simge olsa‘ diyerek, azgın azınlığın ekmeğine yağ sürdüğü, anlamsız bir şekilde iyice çıkmaza soktuğu meselesidir Türkiye’nin.

İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencisi Leyla Şahin’in, beşinci senesinde başörtüsüyle ‘ısrarla’ derslere girmesi üzerine okuldan atılması, ardından AİHM’e başvurması, AİHM’in bu konuda Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni haklı bulmasının ardından ayyuka çıkan ve hakkında hiçbir açıklama yapıl-a-mayan dönemin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün AİHM’e dava hakkında, davanın seyrini belirleyen, AİHM’in kararını dayandırdığı Türkiye Cumhuriyeti Devleti adına yaptığı savunmasının bile insanlara hiçbir şeyi gösteremediği meselesidir Türkiye’nin.

Türban üniversitelerdeki laik eğitimle çelişmekte ve bağdaşmamaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası din istismarını yasaklamaktadır. Üniversitelerde türban takma olayı gericiliği de teşvik etmektedir.

Türban, çağdaşlaşma yolunda bir geri adımdır. Amaç modernleşme ve çağdaş görüntüyü korumaktır. Siyasal simge haline getirilen başörtüsü özgürlük sorunu değil politikacılar tarafından şeriat amaçlı kullanılmış bir olgudur.” ( http://www.inhak-bb.adalet.gov.tr/aihm/karar/leylasahin.doc ) – (http://serkancengiz.av.tr/index.php?id=38&L=2 )

Başörtüsü, AKP hükümetinin bu savunma ile isteyerek ya da kerhen, daha da katmerli bir çözümsüzlüğe taşıdığı meselesidir Türkiye’nin.

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın,

“Yani burada bizim bireysel özgürlük anlayışlarımız eğer genel özgürlük anlayışının önüne çıkarsa herhalde yanlış yaparız diye düşünüyorum. Geneli kucaklamak durumundayız. Ormanı düşünelim, oradaki birkaç ağacı değil. Birkaç ağaç üzerinden hareket edersek yanlış yaparız. Nitekim Türkiye’de yapılan kamuoyu araştırmalarının bu konudaki neticeleri çok açık net ortadadır.”

Sözleriyle, mağdur olan kızları birkaç ağaca benzettiği meselesidir Türkiye’nin.

Öğrenci affı getirildi. Yani zamanında başını açmadığı için okullarını bitiremeyenlere bir fırsat(!) tanındı. Peki nasıl mezun olacaklardı? Erdoğan, sorunu çözdü: “Peruk taksınlar girsinler.”

Başbakan Erdoğan: “Başörtüsü konusunda hiçbir yerde, kimseye söz vermedim. Vaat etmediklerimizi, vaat edilmiş gibi gösteren, provoke edenler var.” dedi. Bu haber de 3 Nisan 2005 günü ajanslara düştü.

Falandır filandır. Başörtüsü, sayısız haber, sayısız örnekle AKP’ye dair ümitlerin tükendiği meselesidir Türkiye’nin.

Ama başörtüsü en çok, bir kızın tarifi güç dramıdır. Düşünün, bir inancınız var, inanç yani, sımsıkı bağlanılan, ardından yol gidilen kavram. O inancın ardından yol gidemiyorsunuz ama hala o inancı taşıyorsunuz. Bu kolay bir iç mülâhaza değildir. İnandığınız gibi yaşayamıyorsanız ve ısrarla inanmaya devam ediyorsanız, hep bir mücadele halinde olursunuz kendinizle. Yorulanlar kanıksamaya başlar, alışırlar ve o inanç zamanla tesirini kaybeder, ismi kalır. İnsanları pasifize etmenin, yormanın, bıktırmanın, usandırmanın ve teslim etmenin en kalıcı yolu sürünceme ile bir zulmü sürece yaymaktır. Buna da kerhen, dolaylı, istemeyerek ya da her nasılsa destek olan herkes o zulmü yapanlar gibi suçludur. İmkânı olduğu halde engel olmayan, ortadan kaldırmayan da zalimdir. Ucuz dünyevi rant hesaplarıyla mukayese edilemeyecek, onlara tercih edilemeyecek bir ‘namus borcu‘dur bu. Ödemeyenlerin düşüneceğidir..

Başörtüsü, inançtan da önce bir özgürlük, bir şahsiyet meselesidir. Hazindir ki, özgürlükleri yasaklayanların başında gelen İsmet İnönü’nün, “Bir memlekette, namuslular, namussuzlar kadar cesur olmadıkça, o memlekette kurtuluş yoktur..” sözü bugün ‘namus borcumuz’ diyenlerin korkaklığını gözler önüne seriyor.

Bugün orta sahada kısa paslarla top çevrilen oyunun adıdır başörtüsü. Başbakan topu YÖK’e atar, YÖK öğrenciye atar, bir şey çıkmaz. Sonra Başbakan ‘toplumsal mutabakat‘ der, oysa toplum mutabıktır zaten. Bir de Diyanet’e soralım der Başbakan, Diyanet ‘herkes özgür olmalı‘ der. Yine bir şey çıkmaz.

Suçlu AKP midir? AKP de suçludur. Mühim olan bunu görebilmek. Niye CHP’yi eleştirmiyoruz mesela, çünkü ortadaki samimiyetsizlik buna gerek olmadığını gösteriyor. CHP zaten müzmin bir muhalefet olarak bu gibi insan haklarının önünde durmuş, tarihi boyunca, milletten kopuk olduğunu göstermiştir. Yani CHP’den bu meseleyi çözmesini bekliyor değiliz ki, niye çözmüyor da kem küm ediyorsunuz diye kızalım. Üstelik ortada bir iktidar var. İktidar yani, yöneten kadro, o çözmeyecekse mahallenin muhtarı mı çözecek? Gidip muhtarı mı eleştirelim? Başörtüsü sorununun sebebi AKP değilse de, çözmeyenin AKP olması hasebiyle suçludurlar.

Çevik Bir’i mi eleştirmedik, Ahmed Nejdet Sezer’i mi, ya da merhum Bülent Ecevit’i mi? Biz hepsine sözümüzü söyledik. Onlar, ‘atın bu kadını meclisten‘ dediklerinde biz onurumuza halel getirmedik, sonuna kadar arkasında durduk. Siz bu lafı söyleyenlerin ardından ‘ne de güzel insandı, çok hayırlı işler yaptı‘ diyerek yine otoriteye mi hakka iman hususundaki duruşunuzu ortaya koydunuz.

Biz, bizden olan, daha doğrusu bizden olduğunu iddia eden kişileri sorguluyoruz, sorgulamalıyız da. Çünkü onlar bizim değerlerimizi, bizim inançlarımızı, bizim hassasiyetlerimizi ‘araç’ yaparak bugün bu kadar büyüyebildiler.

Bizim namusumuzu namus bildiklerini iddia ettiler, 367 sayısına ulaştıkları halde Anayasa’yı değiştirmediler. İnsan niye diye sormadan yapamıyor, sormadan yapabilenlere hayret ediyorum.

Ümit bekleyiştir, yorar insanı. Artık ne AKP’den ne de beslendiği menbâdan ikbâle dair en küçük bir ümit dahi taşıyamıyoruz. Çünkü samimi değiller. Hele yiğit hiç değiller.

Eninde sonunda çözülebilir, mühim olan bu mu? Tam sekiz senedir çözmeyenler, eminim ki bu sorun muhâl bir tarihte çözülürse kahraman ilân edilecekler. Çünkü Cemil Meriç’in ifâdesiyle,

“Türk milleti… Hangi millet? Bu millet on senede bir değişen hafızasız nesiller amalgamı…”

KategoriFikir Etiketler, ,

Tükürük Bezinden Tasavvuf Salgılamak

Cumartesi, 25 Eyl 2010 Yorum yap

Ey Muhammed! Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiya 107)

Âlemlere rahmet olarak gönderilen peygamber… Âlemin değişen rahmet algısı, yorumlama becerisi ve peygamberin yerine yol gösterici olarak atanan tükürük bezi üzerinedir bu yazı.

Peygamberin yatağa düşmesinden itibaren, henüz ölmeden, din üzerine o kadar çeşitli tartışmalar başladı ki. Asırlardır devam eden bu kavram karmaşasının merkezindeki konulardan biri de, peygambere atfedilen doğaüstü güçler.

Bana kalırsa bu konuda eleştiri yaparken, -her konuda olması gerektiği gibi- îtidâli muhafaza etmek gerekiyor. Bir başka yazının konusu olmasını düşündüğüm İslâmî usûl ve geleneğin tenkidinde üslûp hatasına yeri gelmişken değinmek gerekiyor.

Kimi gruplar tarafından ‘reformist’ addedilen başka gruplar da, onlar tarafından ‘gelenekçi’ addedilen diğerleri de aslında hep aynı hataya düşüyorlar. Maksadı kaybediyor, kantarın topuzunu kaçırıyorlar. Bir yerden sonra eleştiri; yerini hakarete, topyekûn inkâra veya karşılığı olarak kusurları görmezden gelmeye, yâni topyekûn kabule dönüşüyor. Bu noktaya dikkat etmek gerekli. Ancak bu şekilde hakikate yaklaşabiliriz.

Konu İslâm olunca, asırlardır büyüyen, genişleyen devasa bir fıkıh dairesinde inananların her konuda mutabık olmasını bekleyemeyiz. O kadar fazla detay, o kadar girift meselelere dair görüşler var ki ortada, ümmetin her ferdinin ittifak halinde her mevzuya aynı perspektiften bakmasını beklemek hem gereksiz hem de boşa olacaktır.

Yine de, mantık dediğimiz çok da muğlak bir kavram değil sanırım. Biraz vicdândan, biraz akıldan beslenen mantık, belli başlı konularda yakın düşünmemizi sağlamalı. Akl-ı selim dediğimiz mertebeye bu şekilde ulaşılır.

Dr. Dilaver Selvi‘nin Ateşin Yakmadığı Aşık adlı kitabının (Kıssaların Diliyle İman) Allah Nasıl Görülür adlı bölümünde,

Hz. Ali(r.a) birgün minbere çıkarak cemaate,

” Arş-ı ala’nın aşağısından yeryüzüne kadar ne varsa her şeyi bana sorabilirsiniz. Benim şu göğsümde (kalbimde) derya gibi ilimler var. Resulullah(s.a.v) benim ağzıma şerefli tükürüğünden tükürdü, o tükürük hala ağzımda duruyor (O’nun bereketi ile dilimden hikmetler akmaktadır). Canım kudret elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki, eğer bana izin verilseydi Tevrat ve İncil’deki bütün ilimleri insanlara anlatırdım ve herkes beni tasdik ederdi.”

Şeklinde bir hadis rivayeti yer almakta. Ancak kitapta ne raviden ne de hikmetinden bahsedilmekte. Esasında İslâmi kaynaklarda tükürük ile alâkalı o kadar çok hadis yer alıyor ki. Ne mühim bir mevzu!

Kütüb-i Sitte’de 4407 numaralı hadis nakli aynen şu şekilde:

“Bana Ali (ra)`yi çağırın!” buyurdular. Ali getirildi ama gözlerinden rahatsız idi. Hemen gözlerine tükürdü ve sancağı ona verdi. Allah Teala Hazretleri onun eliyle fethi müyesser kıldı.”

Aynı kaynağın 4268 numaralı hadis rivâyetinde ise;

“Resulullah (sav) ile birlikte Hudeybiye`ye geldik. Biz, bindörtyüz kişi idik. (Kuyunun başında) elli koyun vardı. Suyu bunlara bile yetmiyordu. Resulullah (sav) kuyunun kenarına oturdu. (İyice hatırlayamıyorum) ya dua buyurdu, ya da kuyuya tükürdü. Derken kuyunun suyu coştu. Biz de hem kendimiz içtik, hem de hayvanlarımızı suladık.”

Cümleleri geçmekte.

Dr. Hatice Kelpetin Arpaguş’un “Osmanlı Halkının Geleneksel İslam Anlayışı ve Kaynakları” adlı kitabında örneklerini verdiği birkaç hadis rivâyeti de şu şekilde:

“Rasul-i Ekrem boğazını temizlemek amacıyla tükürmek istediğinde etrafında bulunan ashab avuçlarını açarak ağzından çıkanları toplamakta yarışır, avuçlarının içinde toplayabildiklerini de teberrüken yüzlerine sürerlerdi.”

Kitapta bu hadislerin kaynakları, Kara Davut, Muhammediyye, Kadı Iyaz, Eş-Şifâ olarak geçmekte.

Ayrıca Buhari, Meğazi 29′da geçen “… Peygamber, hamurun içine tükürdü ve bereket duası yaptı, sonra etin pişmekte olduğu çömleğin içine tükürdü ve bereket duası yaptı…” rivayeti de örnek veriliyor.

Kitapta yer alan şekliyle, Kara Davut’a göre de Uhud Savaşı’nda iken başı yaralandığında Malik b. Sinan akan kanı içmiştir. Bu iki olayda da Hz. Peygamber’in onlara müdahale etmediği, bir rivâyette ise bu hareketinden ötürü Malik’e cehennem ateşinden korunacağını müjdelediği bildirilmiştir. Yine Kara Davut’a ve Muhammadiyye’ye göre Ümmü Eymen ise, yanlışlıkla Hz. Muhammed’in idrarının bulunduğu kaptan içtiğinde Rasulullah ona bundan böyle karın ağrısına tutulmayacağı müjdesini vermiştir.

İlginç değil mi? Şimdi bir peygamber tasavvur edin, hâşâ bombeli bir biçimde ortalığa tükürüyor ve bir sahabi tasavvur edin ki onlar da bir kaleci refleksiyle o tükürüğü havada yakalayıp cuk diye boğazlarına indirmeye uğraşıyor. Bu uğurda yarışıyorlar.

Bir peygamber tasavvur edin, hâşâ idrarını içen Ümmü Eymen’e bunun onun faydasına olacağını söylüyor.

Şimdi Kuran’daki peygamber tasvirini bir yana bırakalım, o zaten misliyle bu gibi rivâyetleri tekzib eder. Ama birçok rivayette de peygamber temizlik üzerine sayısız söz söylemiştir.

“İbn Abbas şöyle demiştir: Hz, Peygamber Medine’ deki (veya Mekke’deki) bahçelerden birine uğradı. Kabirlerinde azap gören iki insanın sesini duydu. Bunun üzerine şöyle buyurdu:

“İkisi azap görüyorlar. (Kendilerince) büyük bir günah sebebiyle azap görmüyorlar. Oysa ki bu büyük bir günahtır. Birisi idrarından sakınmazdı. Diğeri ise insanlar arasında laf getirip götürürdü (koğuculuk yapardı)”

Peygamber hem idrardan sakındıran, hem de hâşâ kendi idrarının içilmesinden ötürü içen kişinin şifâ bulacağını söyleyen biri olabilir mi?

Basit bir örnek daha:

Ebu Zerr (r), Hz Peygamber (sav.)’ in şöyle dediğini rivayet etti: “Ümmetimin -iyi, kötü- bütün amelleri bana gösterildi. Ümmetimin güzel amelleri arasında (diken, taş, cam ve çöp gibi) eziyetleri yollardan söküp atmayı gördüm. Kötü amelleri arasında da mescidlerde temizlenmeyen tükrükleri gördüm”. (Müslim, Mesacid 57)

Aynı peygamber, hem Ali’nin boğazına tükürecek, bu vesileyle ona ilim nakledecek, başka yolu yokmuş gibi, hem ortalığa tükürecek ve sahabe o tükrüğü kapmak için yarışacak, aynı zamanda da mescide tüküreni ayıplayacak.

İşte mantık dediğimiz, akıl ve vicdân işi buna müsaade etmiyor. Vicdânımız peygamberi bu şekilde iptidai hâllerde resmetmeyi kabullenemezken, aklımız da Kur’an ayetlerinde yer alan peygamber ile bu rivayetlerde bahsedilenin birbirinden çok farklı olduğunu gösteriyor.

***

Günümüz tarikat pratiklerinin ekseriyetinin vazgeçilemez unsuru keramet/mucizedir. Ne acı ki, bu hadis rivayetleri tarikatlar içerisinde oldukça yaygın biçimde işlenmekte. Ancak kimse Allah’ın peygamberi ayetinde azarlamasını, peygamberin, içinde bulunduğu bir topluluğa su dağıtmasını, dışarıdan gelen birinin peygamberi (giyimi,davranışları itibariyle) diğer insanlardan ayırt edemeyerek bu kavmin efendisi kimdir diye sormasını,ya da ölmeden önce Hz.Aişe’ye “On dirhem de olsa kalan son malımı infâk et, ben üstümde bir mal ile irtihal etmek istemiyorum” demesini anlatmıyor.

Bunlar cazip gelmiyor demek ki. Ama hakikat budur. Peygamber böyledir.

Geçmişte büyük mutasavvıflar yaşamış, büyük hizmetlerde bulunmuşlardır. Bugün de tasavvuf erbabından kaliteli, güzel insanlar vardır. Ancak popülariteleri bu rivayetler ekseninde bir din algısı kuran tarikat pirleri kadar değildir.

Çünkü peygamberin tükrüğünü yalayan, onu mübarek sayan bir anlayış, peygamberin varisi için de her şeyini ortaya koyacaktır. Tasavvuf bu değildir.

Somuncu Baba’dır tasavvuf. Şöhreti görünce orayı terk etmektir.

Allah vahyi kendi himâyesine almış ve fakat aynı korumayı hadisler için vadetmemiştir. Çocukken kulaktan kulağa oynar, beş kişiyi bile bulmayan zincirin sonunda cümleyi doğru olarak aktaramazdık. Kaldı ki onbeş asra yakın bir süredir aktarılan cümleler iman derecesinde makbul görülebilsin. Peygamber hiç Allah’ın sözüne münâfi bir şey söyleyebilir mi? Öyleyse bir rivayeti okuduğumuzda önce bunu vahye dayandırıp dayandıramayacağımıza bakmak gerek.

Bir büyük mutasavvıfın, tüm hadisler uydurma dâhi olsa şu hakikattir diyerek altını çizdiği hadis rivayeti, bu konuda mihenk taşı olmalıdır.

Rib’î İbn Hiraş, Hz. Ali’nin şöyle söylediğini rivayet etmiştir: Hz. Peygamber şöyle buyurdu:

Benim ağzımdan yalan uydurmayınız. Kim benim ağzımdan yalan uydurursa cehenneme girsin

KategoriFikir Etiketler, , ,

Diyâr-ı Bekr’e Amed Diyen Lümpenler

Salı, 07 Eyl 2010 Yorum yap

Gün geçmiyor ki orijinal bir şeyler duymayalım bu güzel ülkemizde. Sürekli üretebilme becerisi olan, monotonluktan bir hâyli uzak, oldukça reformist ve yenilikçi bir yapımız var. Çok üretiyoruz gerçekten, fazlaca polemik, fazlaca hayâl mahsulü fikir… Bu kadar aktif bir ‘fikir dünyası‘na rağmen bir karış da yol alamıyoruz. Çünkü ülkemizde herkes entelektüel, herkes aydın, herkes âlim ve herkes ‘aykırı‘.

Referanduma sayılı günler kala, BDP’li Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir’in çıkışları gündemde yer ediyor. Boykot kararının %51 altında olması hâlinde gerekeni yapacağını falan söylüyor. Konu bu değil ama. Ne söylediği değil, nasıl söylediği. Osman Baydemir, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne bağlı seçilmiş bir kamu görevlisi olarak Diyarbakır vilâyetinin belediye âmirliği vâzifesini yürütmekte. Yani devlet görevlisi.

Şu saniyeden itibaren ‘aman canım ilk mi bu, bunlar hep böyle..‘ diyor olabilirsiniz, hakkınızdır. Çünkü hiçbir zaman hiçbir konuda devletin bir görevlisi olarak davranmadı Osman Baydemir. Teşbihte hata olmaz, sâhiden olmaz, PKK sözcüsü gibi çıktı karşımıza, belediye binasını da karargâh olarak mekân tuttu. Federasyondan bahsetti, ‘sadece sizinkiler mi ölüyor‘ dedi, ‘amed kürdistan’ın başkentidir‘ dedi…

Ama hayır, bu yazıda bütün bunlara rağmen devletin nasıl bir garâbetle işlem başlatmamış olduğunu da sorgulamayacağım. Nitekim artık bu uğurda yazıp çizmekten hepimize gına geldi.

Osman Baydemir’in, Diyarbakır’a amed demesi üzerine konuşmamız gerekiyor. Hem de ciddi şekilde.

Turgut Özal’lı yılların ardından, Türkiye büyük bir değişim sürecinin içine girdi. İnsan hakları, demokrasi, eşitlik, kardeşlik gibi ‘american dream‘ bahsi hoş içi boş kavramlarla(konjonktürel olarak) toplumsal bir yenilenmenin kapısı açılmış oldu. Bu yeni çağ, Türkiye’de etnik konuların ateşli biçimde tartışılmasına yol açacaktı, öyle de oldu.

Bu konu hassas bir konu, ama hassas olan şeyleri deşe deşe sorgulamak gerek, sorgulamalı ki akl-ı selim bir neticeye varabilelim.

Yıllar yılları kovaladı, aylar ayları, her sene hava sıcaklıkları arttı, Amerika Irak’ı yeniden işgâl etti, İkiz Kuleler vuruldu, Lübnan İsrail’le savaştı, yani epey şey oldu bu süreçte. Gazete küpürlerini süsleyecek büyük çaplı olaylar, bir deprem misali yaydıkları sarsıntıyla ufak tefek milyonlarca meseleyi de yeni tasarlanmış yerlerine koymaya başladı.

Kürtler, zamanın behrinden bu yana göremedikleri ‘hak’ ve ‘hürriyet’lere kavuştular. Anadilde yayın gibi özgürlüklerle birlikte kendilerini daha rahat bir şekilde Türkiyeli hissedeceklerdi. Hatta onlara tanınan imtiyâzlar öyle bir noktaya gelecekti ki, Başbakan’ın zihninde ‘kelle‘ karşılığı bulunan şehitlerimizin katilleri davul-zurna ile karşılanacak, hiç kimseye uygulanmamış olan seyyar savcı-hâkim-mahkeme üçlemesiyle beş dakikada ‘teröristler’ serbest bırakılacaktı. Dahası da vardı, her birine ayda şu kadar maaş bağlanması gibi, ama bu mide bulantısı yeterli, örnek vermek için.

Kürtleri elbette kayırmak gerek. Yani PKK ile Kürtlerin aynı safta olmasını düşünmek bile istemiyoruz! Onlar bizim kardeşimizdir. Severiz biz onları, onlar sevmese de bizi. Eksiklikleri neyse her birinin tamamlanması da şarttır, ülke sınırları içinde yaşayan herkes eşit haklara sahip olmalı. Amenna.

Ama,!!!

Sabır taşının ‘çat’ diyesi geliyor bazen. Samimiyet arıyoruz, dürüstlük bekliyoruz, bakıyoruz, göremiyoruz. Hadi Diyarbakır Belediye Başkanı neyse(!). Onu anladık. Onu anladık da, ya şu bizim Müslüman Kürtler’e ne oluyor ? Cehâlet her fenalığın başı ya, ben burada okur-yazar Müslüman Kürtler‘den bahsediyorum. Açık soru soruyorum, derdinizi anlatın bana.

Bir amed furyasıdır gidiyor. Önce en temelden muhattabın haksızlığını, mantıksızlığını, saçmalığını ispât edelim ki ardından sorgulamaya geçmek kalsın.

Zor değildir. Herkesin evinde, hemen herkesin evinde en az bir adet ansiklopedi bulunur. Kaynak hiç fark etmez. İster Anabritannica olsun ister Meydan Larousse olsun ve hatta isterseniz İslâm Ansiklopedisi olsun. (Evet bu, tüm bu kaynaklara baktığım anlamına geliyor.) Bu ansiklopedilerin ya da herhangi bir mütevatir kaynağın Diyarbakır konusunda etimoloji bölümüne baktığınızda, aşağı yukarı şu cümlelerle aynı ifadeleri göreceksiniz.

Diyarbakır bölgesinin en eski ismi Asur kaynaklarında Amid olarak geçmektedir. Diyarbekir ismi ise, Arabistan’dan göç eden bir kabîleden ortaya çıkmıştır. Arabistan’dan gelen Bekr Kabîlesi Dicle civârına yerleştiler. Bölgeye “Bekrlerin Diyârı” mânâsına gelen Diyâr-ı Bekr ismi verildi. Zamanla bu isim Diyarbekir olarak söylenmeye başlandı. 1937 senesinde Bakanlar Kurulu karârıyla Diyarbakır olarak değiştirildi.

Diyarbakır şehri farklı dönemlerde farklı isimlerle anılmıştır. Asur hükümdarı Adad-Nirayi’ye ait bir kılıç kabzasında şehrin adı “Amed” ya da “Amedi” olarak geçmektedir. Roma ve Bizans kaynaklarında şehrin adı “Amed, O’mid, Emit, Amide” şeklinde adlandırıldığı görülmektedir. Diyarbakır sularının taşlarının siyah olmasından dolayı “Kara Amid” diye adlandırılan şehir, Arap egemenliği sırasında “diyār” (ديار) ve “Bekr” (بکر) isimleri ile Diyâr-i Bekr olarak kayıtlara geçmiştir.

Bu önemli midir şimdi ? Evet, oldukça önemlidir. Çünkü Diyarbakır, İslam Öncesi 8.000 yıllarında Sami kavimleri tarafından kurulmuş, şehre Antik, Roma ve Bizans dönemlerinde hep Amedi ya da Amed isimleri verilmiştir.

İkinci mevzu, Amed kelimesinin Kürtçe olmayışıdır. Bölge halkı hiçbir zaman Diyarbakır’ı Amed, Amedî gibi kırma isimlerle anmamış, bu kelimenin aslını da bilmemiştir. Kelime şehrin ilk ismidir, şehri ise az önce söylediğimiz gibi Hint-Aryan kavmi olan Kürtler değil, Sami kökenli kavimler kurmuştur.

Kürtler’in İran üzerinden bu bölgeye göç etmeleri, daha sonralara tekabül ediyor. Şimdi paradoksu görmüş olduk. Kelime Kürtçe değil, Kürtler’in tarihi, dini, kültürü ile hiçbir alâkası yok. Kürtler’in asırlar sonra göç ettiği bir bölgenin antik çağdaki ismi amed. Çünkü binlerce yıl o bölgede Pers-Moğol-Yunan hakimiyeti var. İsim Roma İmparatorluğu’nda kullanılan isim. Tabi ki Hellen kökenli oluyor. Hatta araştırmacılar üşenmeyip hadi Kürtler Persler’den geliyor olsun(!) diyerek kelimenin Farsça kökene sahip olup olmadığını da inceleyip, hiçbir ize rastlayamıyorlar…

Öyleyse soru bir :

Kürtçe olmayan, Roma ve Bizans’tan kalma bir ismi, İslâm’dan önceki ismi, PKK niye kullanır ?

Cevap açıktır. İsmin kökeni neyse, PKK’nın da kökeni orasıdır da o yüzden.

Peki, soru iki :

Kürtçe olmayan, Roma ve Bizans’tan kalma bir ismi, İslâm’dan önceki ismi, PKK’nın ısrarla kullandığı ismi, din, kültür ve de medeniyet anlamında bölgenin mayası ile hiçbir irtibatı bulunmayan bir ismi, okuyup yazan Müslüman Kürt neden kullanır ?

Kürtçü faşistler çıkıp diyorlar ki ‘efendim bu bölge insanımızın tercihi, saygı duyun‘. Ben de avâmda bulunmayan bu tercihin sebebini anlamak istiyorum. Avâmda bulunmamakta çünkü yüzyıllardır şehrin adı Diyar-ı Bekr’dir Doğu halkları arasında. Kimde var bu tercih ? Kasıtlı kullananlarda var.

Soru üç : (Kolaylık olması açısından bu soruyu şıklı yapıyorum.)

Kürtçe olmayan, Roma ve Bizans’tan kalma bir ismi, İslâm’dan önceki ismi, PKK’nın ısrarla kullandığı ismi, din, kültür ve de medeniyet anlamında bölgenin mayası ile hiçbir irtibatı bulunmayan bir ismi, halkın hiçbir zaman kullanmadığı ismi, okur-yazar Müslüman bir Kürt neden kasıtlı biçimde kullanır ?

  1. Aşağılık kompleksi vardır. Türkçeleştirilmiş olan Diyarbakır’ı zaten kabul etmez, Arapça olan Diyar-ı Bekr’i de milliyetçi duyguları sebebiyle içine sindiremez, yeni bir isim türetmesi anlamsız olacağı için de örgüt de olsa kullanan, onu Kürtçe zanneder(!) ve ona yönelir. (Bu şık en masum cevaptır da.)
  2. Din de bir yere kadardır. Hem hep Türkler mi milliyetçi olacaktır. Onlar vatan müdâfâsı yaparken faşisttir oysa bir Kürtçü, Kürtçülük yaparken ‘halkların kardeşliği’ni gütmekte, nebevi metoda sahip çıkmakta(!) ve hatta hiçbir zaman sahibi olunmayan topraklarda hak iddia ederek ortaya konan terörizme din ile kılıf dâhi bulabilmektedir.
  3. Hiç saklamaya gerek yok. Zaten amed denerek başka ne yapılıyorsa(!). İçi kemiren bir ayrılıkçılık vardır. Eşek okumakla adam olmaz.

Şimdi samimiyet testinden geçmek gerek. İnsanlık deyince biz koşuyoruz, kardeşlik deyince biz koşuyoruz. Bizden bahsediyorum, yani bu yazının müellifini tanıyanlar için hiç değilse bu bir anlam ifâde etmeli. Kim nece anlaşıyorsa oca konuşsun. Ama bir Müslüman, samimi bir Müslüman, adam olmalı. Peygamber şehri Diyâr-ı Bekr neyinize yetmez ? Nedir derdiniz, hırsınız, din algınızı bile perdeleyebilen bu kompleks niye ?

Yıllar öncesinin paralel deyimiyle, “Amed’miş, ne Amed’i ulan!”

Son söz, dini, fikri ne olursa olsun (gördük ki hepsinden çıkabiliyor) Kürtçü ayrılıkçı faşistleri ‘insanlık’ kisvesi altında destekleyip onlara sahip çıkanlara..

Var mısınız, Dersaâdet, yani İstânbul, bundan böyle Konstantinopolis olsun…

KategoriFikir Etiketler, , , ,

Yapma Hocam Din Kardeşiyiz

Cumartesi, 07 Ağu 2010 Yorum yap

M.Fethullah Gülen, eski vaiz, yazar ve son olarak da Foreign Policy isimli derginin yaptığı anket sonucunda, dünyanın en önemli yüz entelektüelinin birinci sırasındaki düşünür.

Pensilvanya’da mukim. Pensilvanya eyaleti, Birleşik Devletler’in yeşillik alanının bol olduğu, doğusunda kalan bölümü. Orada bir ev var uzakta, gitmesek de, görmesek de, o ev, Türk siyasetine yadsınamaz ölçüde yön veren evdir.

Hocaefendi, son olarak referandum oylamasında öyle bir çıkış yaptı ki, cemaat içinden ve dışından oldukça tepki aldı. ‘Sadece insanlar değil, imkan olsa mezardaki ölüler bile kalkıp bu referandumda oy kullanmalıdır’ sözleriyle gündeme geldi. İlk kez bu kadar keskin bir beyânat ortaya koydu Hocaefendi, geçmişte bütün iktidarları desteklemiş, hatta onların iktidara gelmesinde büyük rol oynamış olmasına rağmen, ilk kez bu denli açık belirtti safını.

Hatırlanacağı üzere, DSP iktidarına büyük destek vermiş, Bülent Ecevit’in vefatının ardından da “Milletimizce de malum olduğu üzere o, hep inandığı gibi yaşadı ve inançlarından asla taviz vermedi. Türkiye’mizin geleceği adına yapılan olumlu hizmetlere sürekli destek verdi. Bir takım kaba dayatmalar karşısında asla eğilmedi. Ve bu duygularla Allah’a yürüdü” demişti.

İlginç açıklamalardı bunlar, ya biz Karaoğlan’ı yanlış tanımıştık, ya da Hocaefendi’nin bize bâtın, Hakk’a aşikâr bir planı vardı. Bunu anlayamadık çünkü;

3 Mayıs 1999′da FP milletvekili Merve Kavakçı, TBMM’deki yemin törenine başörtüsüyle katıldı ve yemin törenini militarist bir şekilde engelleyen DSP’nin Karaoğlan’ının şu sözleri yankılandı mecliste : “Atın bu kadını buradan!”

Bülent Ecevit’in ‘inançlarından taviz vermeyen‘ duruşu gerçekten de Hocaefendi’nin takdir ettiği gibiydi.. Başımıza Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en gayri mütebessim Cumhurbaşkanı olan Ahmet Necdet Sezer’i, kendileri musallat etti. Ahmet Necdet Bey de Karaoğlan kadar inanç noktasında tavizsizdi. Çankaya’daki resepsiyonlara eşi başörtülü olan kimseyi davet etmemekle kalmayan dönemin Cumhurbaşkanı, bu yasağı uluslararası alanda da uygulayarak bir ilke imza attı. Hamid Karzai’yi eşsiz davet etti.

Ülkemizi uluslararası arenada çok iyi temsil(!) eden Kemal Derviş’i, yani ithâl bakanı da getiren Ecevit’ti. Tabi unutmadan, Abdullah Öcalan fiyaskosu, onurumuzun ayaklar altına alınışı ve müptezel Batı şakşakçılığının tavan yaptığı hükümet de bizzat Hocaefendi’nin ‘Türkiye’nin geleceği adına yapılan olumlu hizmetler‘ cümlesiyle işaret ettiği Ecevit’in başbakanlık ettiği hükümetti.

Hocaefendi’nin Ecevit konusundaki görüşlerinin isabetini(!) belirtmek için bu kadar bahis yeterli. Dileyenler 57. Hükümet’in icraatlarına bakabilirler.

Hocaefendi’nin desteklediği iktidar, bununla sınırlı değil elbette. Fethullah Gülen, yani bugünün darbe karşıtı demokrat düşünürü, geçmişte biraz daha farklı düşünüyor olmalıymış. 12 Eylül 1980 darbesini gerçekleştiren Kenan Evren ve askerleri için gazetelerde, dergilerde dizdiği methiyelerin sayısı darbede görev alan asker adedincedir. Bu bahsi daha önceki yazılarda ele aldık, uzatmayacağım, birkaç örnek yeterli.

1980′li yıllarda “M. Abdülfettah Şahin” müstear ismiyle Sızıntı’da başyazılar kaleme alan Fethullah Gülen “Asker” başlıklı bir yazısında şöyle demişti: “Her milletin tarihinde asker bir tepe varlıktır (…) Bir de anadan doğma asker-millet vardır. O, asker doğar, askerlik türkülerinden ninniler dinler ve asker olarak ölür. Aşıktır askerliğe, serhad boylarına, akına ve kavgaya (…) Onun süngüsü, yüz defa iniltimizi dindirdi ve ateşimize su serpti. Yakın tarihimizde dahi kaç defa onda mazinin tebessüm eden çehresini ve yıldırımlaşan celadetini gördük… Eğer, atik davranıp da yıllardan beri hazırlanan karanlık emellerin önüne geçmeseydi, bütün bir millet olarak inkisar içinde ağlamadan başka çaremiz kalmayacaktı. Tuğa selam, sancağa selam ve ölçülerimiz içinde onu tutan yüce başa binlerce selam..!

Ya da, bir başka yazısında söylediği gibi, “…Bu zafer, Türk’ün zafer hanesinde en muallâ yeri işgal edecektir.

Milliyet’te yayınlanan Mehmet Gündem’le gerçekleştirdiği bir röportajda da şöyle diyordu : “Evren Paşa, demokrasinin kesintiye uğraması ve daha pek çok açıdan tenkit edildi. Ama seçmeli din derslerini mecburi yapmakla yararlı bir iş yapmıştır. Gençlerin çoğu onun bu icraatı vesilesiyle din eğitiminden nasiplerini almışlardır. Bu iş kanaatimce öyle büyüktür ki hiçbir sevabı olmasa bile bu icraatı ona yetebilir, ahirette kurtuluşuna vesile olabilir, cennete de gidebilir.

Hocaefendi, geçen günlerde yayınlanan konuşmasında ise, bu yazıların gündeme getirilmesine şöyle bir cevap verdi : “Her insan hatalıdır, bir şey ne tam olarak kötüdür ne de tam olarak iyi, 12 Eylül darbesi kötü sonuçlar doğurmuştur ancak benim o günkü sözlerim o zamana kadar zorunlu olmayan din derslerinin darbeyi gerçekleştiren Kenan Evren tarafından zorunlu hale getirilmiş olmasına binâendi.”

İlginç değil mi ? Beşerdir şaşar diyeceğiz, ancak elde o kadar done var ki, bu hükme varmak için haddinden fazla iyi niyetli olmak gerek.

Darbeyi destekleyen, ona alkış tutan, başını hayranlıkla selamlayan ve hatta Türk’ün zafer hanesinde en mualla yeri işgal edecektir bile diyebilen Fethullah Gülen, bugün darbecilerle savaşıyor. İnsanın aklına, rüzgar nereye Hocaefendi oraya düşüncesi de gelmiyor değil. Nitekim tabloya bakınca, birbirinden alakasız iktidarlar, farklı siyasi görüşler, ama hepsini alkışlayan bir Fethullah Gülen.

Yakın tarihte, İsrail’in 9 Müslüman kanı döktüğü saldırısının ardından, ilk söz olarak ‘İzin alınmalıydı, İHH politik bir kurum mu, orası da sorgulanmalı‘ diyen Hocaefendi’nin bu tavrını akıl almıyor. Aslında alıyor, alıyor da hâlâ ona karşı iyi niyetle yaklaşmaya çalışmaktan ötürü izâh edemiyoruz bu çıkışları.

O garip açıklamanın ardından, vicdanımıza ses olan Kadir Mısıroğlu şöyle demişti : “… Evli bir adam, evli bir kadınla zina suçunu işliyor diye ona geçmiş olsun diyorsun da şu kadar Müslüman bir hayır adına yola çıkarken şehit oluyorlar, katlediliyorlar ve sen bir geçmiş olsun, ailelerin başı sağ olsun demek yerine İsrail’den izin alınmalıydı diyorsun, hırsıza bulamadığın kabahati ev sahibine buluyorsun, yazıklar olsun!”

Nerede zamanında, sohbetlerinde “Amerikan küfrüne karşı var gücümüzle savaşacağız and olsun, and olsun küffara karşı direneceğiz, Mescid-i Aksa özgür oluncaya dek var gücümüzle çalışacağız” diyen Fethullah Gülen, nerede “İsrail’den izin alınmalıydı” diyen Hocaefendi…

Nerede İzmir’de vaaz veren, Said Nursi gibi Ruslarla savaşamadığına, zindanlarda yatıp acı çekemediğine yanan Fethullah Gülen, nerede elli beyaz yıldızlı bayrağın altında yaşayan Hocaefendi..

Bir değil, iki değil, üç, beş, on değil.

Açık açık yazmak gerek, yanılıyorsak Allah affetsin. Bu tavırları, üslûpları, siyaseti hiçbir Peygamber uygulamamıştır. Allah’ın elçileri, dosdoğru olmuşlar, yayılmak için gayri islâmi güçlerin suyuna hiçbir zaman gitmemişler ve onlara şakşakçılık da yapmamışlardır. Bu metod eğer ‘zafer’e ulaşmak için izleniyorsa, bu ahlâksız bir takiyyedir. Bunun adı budur.

Müslüman gençleri ve hatta inancı ne olursa olsun masumları katleden, bir nesli çürüten Kenan Evren’e alkış tutmak, en hafif ifadesiyle basiretsizliktir. Bu içimize sinemez, vicdânı hâlâ aşınmamış bulunanların da içine sinemeyeceği aşikârdır. Sızıntı Dergisi’nin 1989 Mayıs sayısının arka kapağında yer alan, küçük bir hücrede elleri ve ayakları bağlı olan bir genç ve resmin altında yer alan şu satırlar, ‘Burada, böyle hicrân ve gurbetle noktalanan hayat, bâri ötelere açık olsaydı! Ya değilse…’

Yani, ne denmek isteniyor ? Darbeci Kenan Evren’e cennetlik diyen Hocaefendi’nin yayın organı Sızıntı da darbecileri değil, mağdurları sorguluyor, üstlerine vazifeymiş gibi de akıbet tayini yapıyorlar.

Müslümanları katleden İsrail’i savunur bir pozisyonda bulunmak anlaşılamaz, kabul edilemez.

Türkiye’nin başına türlü sıkıntılar getiren Ecevit’ten hayranlıkla bahsetmek, Müslümanca sözler olarak görülemez.

Bütün bunlar ve dahası, Türk Okulları’nın daha rahat yayılması, Yargı ve Yasama kurumlarını daha rahat ‘iç etme’ ve medyada daha rahat hakimiyet kurmak adına yapılıyorsa, tekrarlıyorum, bunun adı ahlâksız bir takiyyedir, ikiyüzlülüktür.

Üstelik Hocaefendi’nin, fgulen.com adresinde yer alan bir röportajında, “Sünni gelenekte takiyye yoktur ve ben Sünni geleneğe çok bağlı bir Müslümanım” demesi de ayrıca bir tezattır.

Efendim, Hocaefendi’nin hiç mi hayırlı hizmeti yok, hiç mi güzel işlere vesile olmamış ? Olmuş, Allah ecrini versin. Hayrın makbülü gizli olanıdır, meyveleri tabakta medyaya servis yaparak madalyonun bu mide bulandırıcı yönünü görmezden gelmemiz mi bekleniyor ?

Hani, kendisinin de dediği gibi, hiçbir insan tam olarak iyi ya da tam olarak kötü değil ya, Hocaefendi’ye de tam olarak kötü diyemeyiz elbette! Ancak, güzel yanları, bu gibi şeyleri hazmetmemizi sağlayamıyor.

Bugünlerde Başbakan’ın ağzına doladığı ‘Ülkücü Mektupları’nı bilenler, Pehlivanoğlu’nu, Duracık’ı, Önkuzu’yu tanıyanlar, onların uğradıkları akıbetin müsebbiblerine alkış tutan, onu saygıyla selamlayan bir insanı sevemezler.

Kendisi isterse Fizan’a gitsin, orada Türk Okulu açsın. Hayrı kendisinin hayrıdır, bu konudaki vefasız tutumunun gönüllerde ve zihinlerde açtığı onulmaz yarayı iyileştiremez.

Hocaefendi, Mavi Marmara vesilesiyle de ‘ılımsız‘ İslâmi camiadaki sempati alanının çoğunu kaybetmiştir.

Fethullah Gülen, güçten, otoriteden beslenmiştir ve buna da devam etme niyetindedir. Ben şahsen, nasıl ki faizle gelen kazancın, piyango ile gelen servetin hayır getirmeyeceğine inanıyorsam, zalimlere alkış tutmakla, din düşmanlarının suyuna gitmekle elde edilen ve edilecek olan rütbelerin, kurumların, mevkilerin hayrının olacağına da inanmıyorum.

Allah hizmetinin ecrini versin, haksızlıkları için ne desek, bilemedik.*

Son konuşmasında, “Referanduma evet demek partiler üstü bir sorumluluktur, benim burada evet denmesini savunmam partizanlık olarak anlaşılmamalıdır, ben her partiye aynı mesafedeyim.” demişti.

Her partiye aynı mesafede, Hocaefendi, takiyye, otorite..

Yapma hocam, din kardeşiyiz.