M.Fethullah Gülen, eski vaiz, yazar ve son olarak da Foreign Policy isimli derginin yaptığı anket sonucunda, dünyanın en önemli yüz entelektüelinin birinci sırasındaki düşünür.
Pensilvanya’da mukim. Pensilvanya eyaleti, Birleşik Devletler’in yeşillik alanının bol olduğu, doğusunda kalan bölümü. Orada bir ev var uzakta, gitmesek de, görmesek de, o ev, Türk siyasetine yadsınamaz ölçüde yön veren evdir.
Hocaefendi, son olarak referandum oylamasında öyle bir çıkış yaptı ki, cemaat içinden ve dışından oldukça tepki aldı. ‘Sadece insanlar değil, imkan olsa mezardaki ölüler bile kalkıp bu referandumda oy kullanmalıdır’ sözleriyle gündeme geldi. İlk kez bu kadar keskin bir beyânat ortaya koydu Hocaefendi, geçmişte bütün iktidarları desteklemiş, hatta onların iktidara gelmesinde büyük rol oynamış olmasına rağmen, ilk kez bu denli açık belirtti safını.
Hatırlanacağı üzere, DSP iktidarına büyük destek vermiş, Bülent Ecevit’in vefatının ardından da “Milletimizce de malum olduğu üzere o, hep inandığı gibi yaşadı ve inançlarından asla taviz vermedi. Türkiye’mizin geleceği adına yapılan olumlu hizmetlere sürekli destek verdi. Bir takım kaba dayatmalar karşısında asla eğilmedi. Ve bu duygularla Allah’a yürüdü” demişti.
İlginç açıklamalardı bunlar, ya biz Karaoğlan’ı yanlış tanımıştık, ya da Hocaefendi’nin bize bâtın, Hakk’a aşikâr bir planı vardı. Bunu anlayamadık çünkü;
3 Mayıs 1999′da FP milletvekili Merve Kavakçı, TBMM’deki yemin törenine başörtüsüyle katıldı ve yemin törenini militarist bir şekilde engelleyen DSP’nin Karaoğlan’ının şu sözleri yankılandı mecliste : “Atın bu kadını buradan!”
Bülent Ecevit’in ‘inançlarından taviz vermeyen‘ duruşu gerçekten de Hocaefendi’nin takdir ettiği gibiydi.. Başımıza Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en gayri mütebessim Cumhurbaşkanı olan Ahmet Necdet Sezer’i, kendileri musallat etti. Ahmet Necdet Bey de Karaoğlan kadar inanç noktasında tavizsizdi. Çankaya’daki resepsiyonlara eşi başörtülü olan kimseyi davet etmemekle kalmayan dönemin Cumhurbaşkanı, bu yasağı uluslararası alanda da uygulayarak bir ilke imza attı. Hamid Karzai’yi eşsiz davet etti.
Ülkemizi uluslararası arenada çok iyi temsil(!) eden Kemal Derviş’i, yani ithâl bakanı da getiren Ecevit’ti. Tabi unutmadan, Abdullah Öcalan fiyaskosu, onurumuzun ayaklar altına alınışı ve müptezel Batı şakşakçılığının tavan yaptığı hükümet de bizzat Hocaefendi’nin ‘Türkiye’nin geleceği adına yapılan olumlu hizmetler‘ cümlesiyle işaret ettiği Ecevit’in başbakanlık ettiği hükümetti.
Hocaefendi’nin Ecevit konusundaki görüşlerinin isabetini(!) belirtmek için bu kadar bahis yeterli. Dileyenler 57. Hükümet’in icraatlarına bakabilirler.
Hocaefendi’nin desteklediği iktidar, bununla sınırlı değil elbette. Fethullah Gülen, yani bugünün darbe karşıtı demokrat düşünürü, geçmişte biraz daha farklı düşünüyor olmalıymış. 12 Eylül 1980 darbesini gerçekleştiren Kenan Evren ve askerleri için gazetelerde, dergilerde dizdiği methiyelerin sayısı darbede görev alan asker adedincedir. Bu bahsi daha önceki yazılarda ele aldık, uzatmayacağım, birkaç örnek yeterli.
1980′li yıllarda “M. Abdülfettah Şahin” müstear ismiyle Sızıntı’da başyazılar kaleme alan Fethullah Gülen “Asker” başlıklı bir yazısında şöyle demişti: “Her milletin tarihinde asker bir tepe varlıktır (…) Bir de anadan doğma asker-millet vardır. O, asker doğar, askerlik türkülerinden ninniler dinler ve asker olarak ölür. Aşıktır askerliğe, serhad boylarına, akına ve kavgaya (…) Onun süngüsü, yüz defa iniltimizi dindirdi ve ateşimize su serpti. Yakın tarihimizde dahi kaç defa onda mazinin tebessüm eden çehresini ve yıldırımlaşan celadetini gördük… Eğer, atik davranıp da yıllardan beri hazırlanan karanlık emellerin önüne geçmeseydi, bütün bir millet olarak inkisar içinde ağlamadan başka çaremiz kalmayacaktı. Tuğa selam, sancağa selam ve ölçülerimiz içinde onu tutan yüce başa binlerce selam..!”
Ya da, bir başka yazısında söylediği gibi, “…Bu zafer, Türk’ün zafer hanesinde en muallâ yeri işgal edecektir.”
Milliyet’te yayınlanan Mehmet Gündem’le gerçekleştirdiği bir röportajda da şöyle diyordu : “Evren Paşa, demokrasinin kesintiye uğraması ve daha pek çok açıdan tenkit edildi. Ama seçmeli din derslerini mecburi yapmakla yararlı bir iş yapmıştır. Gençlerin çoğu onun bu icraatı vesilesiyle din eğitiminden nasiplerini almışlardır. Bu iş kanaatimce öyle büyüktür ki hiçbir sevabı olmasa bile bu icraatı ona yetebilir, ahirette kurtuluşuna vesile olabilir, cennete de gidebilir.”
Hocaefendi, geçen günlerde yayınlanan konuşmasında ise, bu yazıların gündeme getirilmesine şöyle bir cevap verdi : “Her insan hatalıdır, bir şey ne tam olarak kötüdür ne de tam olarak iyi, 12 Eylül darbesi kötü sonuçlar doğurmuştur ancak benim o günkü sözlerim o zamana kadar zorunlu olmayan din derslerinin darbeyi gerçekleştiren Kenan Evren tarafından zorunlu hale getirilmiş olmasına binâendi.”
İlginç değil mi ? Beşerdir şaşar diyeceğiz, ancak elde o kadar done var ki, bu hükme varmak için haddinden fazla iyi niyetli olmak gerek.
Darbeyi destekleyen, ona alkış tutan, başını hayranlıkla selamlayan ve hatta Türk’ün zafer hanesinde en mualla yeri işgal edecektir bile diyebilen Fethullah Gülen, bugün darbecilerle savaşıyor. İnsanın aklına, rüzgar nereye Hocaefendi oraya düşüncesi de gelmiyor değil. Nitekim tabloya bakınca, birbirinden alakasız iktidarlar, farklı siyasi görüşler, ama hepsini alkışlayan bir Fethullah Gülen.
Yakın tarihte, İsrail’in 9 Müslüman kanı döktüğü saldırısının ardından, ilk söz olarak ‘İzin alınmalıydı, İHH politik bir kurum mu, orası da sorgulanmalı‘ diyen Hocaefendi’nin bu tavrını akıl almıyor. Aslında alıyor, alıyor da hâlâ ona karşı iyi niyetle yaklaşmaya çalışmaktan ötürü izâh edemiyoruz bu çıkışları.
O garip açıklamanın ardından, vicdanımıza ses olan Kadir Mısıroğlu şöyle demişti : “… Evli bir adam, evli bir kadınla zina suçunu işliyor diye ona geçmiş olsun diyorsun da şu kadar Müslüman bir hayır adına yola çıkarken şehit oluyorlar, katlediliyorlar ve sen bir geçmiş olsun, ailelerin başı sağ olsun demek yerine İsrail’den izin alınmalıydı diyorsun, hırsıza bulamadığın kabahati ev sahibine buluyorsun, yazıklar olsun!”
Nerede zamanında, sohbetlerinde “Amerikan küfrüne karşı var gücümüzle savaşacağız and olsun, and olsun küffara karşı direneceğiz, Mescid-i Aksa özgür oluncaya dek var gücümüzle çalışacağız” diyen Fethullah Gülen, nerede “İsrail’den izin alınmalıydı” diyen Hocaefendi…
Nerede İzmir’de vaaz veren, Said Nursi gibi Ruslarla savaşamadığına, zindanlarda yatıp acı çekemediğine yanan Fethullah Gülen, nerede elli beyaz yıldızlı bayrağın altında yaşayan Hocaefendi..
Bir değil, iki değil, üç, beş, on değil.
Açık açık yazmak gerek, yanılıyorsak Allah affetsin. Bu tavırları, üslûpları, siyaseti hiçbir Peygamber uygulamamıştır. Allah’ın elçileri, dosdoğru olmuşlar, yayılmak için gayri islâmi güçlerin suyuna hiçbir zaman gitmemişler ve onlara şakşakçılık da yapmamışlardır. Bu metod eğer ‘zafer’e ulaşmak için izleniyorsa, bu ahlâksız bir takiyyedir. Bunun adı budur.
Müslüman gençleri ve hatta inancı ne olursa olsun masumları katleden, bir nesli çürüten Kenan Evren’e alkış tutmak, en hafif ifadesiyle basiretsizliktir. Bu içimize sinemez, vicdânı hâlâ aşınmamış bulunanların da içine sinemeyeceği aşikârdır. Sızıntı Dergisi’nin 1989 Mayıs sayısının arka kapağında yer alan, küçük bir hücrede elleri ve ayakları bağlı olan bir genç ve resmin altında yer alan şu satırlar, ‘Burada, böyle hicrân ve gurbetle noktalanan hayat, bâri ötelere açık olsaydı! Ya değilse…’
Yani, ne denmek isteniyor ? Darbeci Kenan Evren’e cennetlik diyen Hocaefendi’nin yayın organı Sızıntı da darbecileri değil, mağdurları sorguluyor, üstlerine vazifeymiş gibi de akıbet tayini yapıyorlar.
Müslümanları katleden İsrail’i savunur bir pozisyonda bulunmak anlaşılamaz, kabul edilemez.
Türkiye’nin başına türlü sıkıntılar getiren Ecevit’ten hayranlıkla bahsetmek, Müslümanca sözler olarak görülemez.
Bütün bunlar ve dahası, Türk Okulları’nın daha rahat yayılması, Yargı ve Yasama kurumlarını daha rahat ‘iç etme’ ve medyada daha rahat hakimiyet kurmak adına yapılıyorsa, tekrarlıyorum, bunun adı ahlâksız bir takiyyedir, ikiyüzlülüktür.
Üstelik Hocaefendi’nin, fgulen.com adresinde yer alan bir röportajında, “Sünni gelenekte takiyye yoktur ve ben Sünni geleneğe çok bağlı bir Müslümanım” demesi de ayrıca bir tezattır.
Efendim, Hocaefendi’nin hiç mi hayırlı hizmeti yok, hiç mi güzel işlere vesile olmamış ? Olmuş, Allah ecrini versin. Hayrın makbülü gizli olanıdır, meyveleri tabakta medyaya servis yaparak madalyonun bu mide bulandırıcı yönünü görmezden gelmemiz mi bekleniyor ?
Hani, kendisinin de dediği gibi, hiçbir insan tam olarak iyi ya da tam olarak kötü değil ya, Hocaefendi’ye de tam olarak kötü diyemeyiz elbette! Ancak, güzel yanları, bu gibi şeyleri hazmetmemizi sağlayamıyor.
Bugünlerde Başbakan’ın ağzına doladığı ‘Ülkücü Mektupları’nı bilenler, Pehlivanoğlu’nu, Duracık’ı, Önkuzu’yu tanıyanlar, onların uğradıkları akıbetin müsebbiblerine alkış tutan, onu saygıyla selamlayan bir insanı sevemezler.
Kendisi isterse Fizan’a gitsin, orada Türk Okulu açsın. Hayrı kendisinin hayrıdır, bu konudaki vefasız tutumunun gönüllerde ve zihinlerde açtığı onulmaz yarayı iyileştiremez.
Hocaefendi, Mavi Marmara vesilesiyle de ‘ılımsız‘ İslâmi camiadaki sempati alanının çoğunu kaybetmiştir.
Fethullah Gülen, güçten, otoriteden beslenmiştir ve buna da devam etme niyetindedir. Ben şahsen, nasıl ki faizle gelen kazancın, piyango ile gelen servetin hayır getirmeyeceğine inanıyorsam, zalimlere alkış tutmakla, din düşmanlarının suyuna gitmekle elde edilen ve edilecek olan rütbelerin, kurumların, mevkilerin hayrının olacağına da inanmıyorum.
Allah hizmetinin ecrini versin, haksızlıkları için ne desek, bilemedik.*
Son konuşmasında, “Referanduma evet demek partiler üstü bir sorumluluktur, benim burada evet denmesini savunmam partizanlık olarak anlaşılmamalıdır, ben her partiye aynı mesafedeyim.” demişti.
Her partiye aynı mesafede, Hocaefendi, takiyye, otorite..
Yapma hocam, din kardeşiyiz.