Arşiv

‘Notlar’ kategorisi için arşiv

Senin Hikâyen

Cuma, 29 Nis 2011 Yorum yap

Sonra anne yüreğinin o en yufka kesiminde “Yaz yaz. Güzel güzel yaz. Ama sakın üzülme” derdi. Yazarken acı çekildiğini biliyordu besbelli. “Merak etme anne” derdim “üzülmem.”

*

Ama hep dünü. Dünü konuşmak güzel. Bugünü konuşmak yavan. Ne zaman bugünü konuşmaya kalksak evler, arabalar, yazlıklar, tatil köyleri, devre mülkler giriyor odaya. Bize hiç yer kalmıyor.

*

İçten bir şekilde uğurlarlarsa dosyalarına işlenecekmiş gibi sanki. Hatıra niyetine bir hediye verirlerse “memurîn kanununa” muhalefetten ekmek parasından olurlarmış gibi. Tavrını onaylamadıklarını belirtmek için “Keşke sen de…” deyip susmuşlardı. “Keşke ben de ne?” Soruyu tamamlamalarını istemenin mânâsız olduğunu onca yarım kalmış cümlenin ardından artık iyice öğrenmişti. Keşke sen de başını açsaydın. Keşke sen de seni ilgilendirmeyen hiçbir şeye karışmamış olsaydın. Keşke sen de… Uzar giderdi. Her biri heykeltraştı karşısında. Keşke diye diye bütün uzuvlarını, düşüncelerini yontmaya başlamışlardı.

*

Bir güne iki sağırlık çok değil miydi? Sınıf sorusunu anlamamıştı. Öğretmenler odası ağzından çıkan her şeyi duymamaya ayarlamıştı kulaklarını. Daha sözünü bile tamamlamamışken, apar topar masadan kalkıp gitmelerinin anlamı neydi? Hiç kimse bir sürgün ile arkadaş olmanın “tehlikesini” göze alacak kadar cesur değildir ha. Sürgün. Başa çıkamadıkları mânâlar için kelimelerin değiş tokuş edebileceğini bilmiyor sürgün olmayanlar. Sürgünler, yani hiç umulmayan bir noktadan hayat bulanlar. Söylediği sözlerin hiçbir karşılığı yoktu insan yüzlerinde.

*

İstanbul’a tekrar dönecek gücü yoktu. Alacağı ceza öğretmenlik hayatının sonu. Hem gurbette hem de kararsız olmak ne zordu. “Karahisarî’nin şehri gurbetim olmaz” diye kendini onca teselli edişleri bin yıl öncesindeydi artık. Müdür Bey olağanüstü bir hak tanıyormuşçasına okulun kapısında başını açabileceğini, bu durumu idare edebileceğini söylemişti; yaptığının ne büyük kahramanlık olduğunu iddia eden kaykılmalar eşliğinde. Meslektaşlarının çoğu okulun kapısında bile açılan başı kabul etmiyorlardı. Baş. Adam sanki “kelleniz isteniyor” demeye getiriyordu ikide bir “baş” derken.

*

Yere göğe koyamadığın Nüzhet Ağabey’in “Vizyon değiştirmem gerek” diyerek karısı Emine’nin başını açmasını istemiş. Erkeklerin vizyonu hanımlarının görüntüsünden ulaşıyor dört bir yana. Emine hafızdı biliyorsun. Vizyon için hafız hanım nasıl bir yükse, “Çocuklarım var” diyerek başını açtı Emine. Önce ağladı. Sonra elinde bir sigarayla görmeye başladım orda burda. Dün saçları civciv sarısına bulanmıştı.

*

Oturma eylemi sırasında size en yaman desteği yapan ağabeyleriniz vardı hani. Şimdi her birinin odasında mini etekli bir sekreter.

*

Taşmak üzere olan çorbanın altını söndürdü. Hasretin içini her gün demir dağdağa ile dağlayacağını bildiği Huriye Kadın’ın ölümü, içindeki bütün saatleri yeniden ayarladı. Hiçbir şey gerektiğinden daha fazla önemli değil. Gerektiğinden.

*

Aynı vaktin içinde doğmadıysan hiç kimse ile, nasıl aynı vaktin içinde yaşar giderdin?

***

Fatma Karabıyık Barbarosoğlu

İz Yayıncılık

Dine Karşı Din

Cuma, 29 Nis 2011 Yorum yap

Şirk dininin hedefi her zaman şu olmuştur: Metafizik inançlar aracılığıyla, tanrı veya tanrılara inanç aracılığıyla, ahiret hayatına inanç ve saptırılmış inanç aracılığıyla, mukaddese inanç ve saptırılmış inanç aracılığıyla, gaybî güçlere inancın saptırılması ve bütün dini inançların saptırılması sayesinde, statükoyu meşru göstermek ve ona gerekçe hazırlamak. Böylece şirk dini, din adına şunu yapmak ister: Halk, olup bitenin, toplumsal durumun zorunlu olduğuna, bunun ilahi irade gereği olduğuna inanmalıdır. Bu yazgıdır, takdirdir!

*

Tarih apaçık bir şekilde gösteriyor ki, kaderi bir cebr şeklinde anlamak, Benî Ümeyye’nin ortaya attığı bir inançtır. Onlar cebr inancını ortaya sürmekle, Müslümanları her türlü sorumluluktan, girişimden, eleştiriden alıkoydular.

*

Şu halde, 19.yy.’da söylenmiş olan şu söz doğrudur:

“Din, halk kütlelerinin afyonudur. Böylece halk, ahiret ümidi ile dünyadaki mutsuzluk ve yoksulluğuna katlanır. Toplumda olan her şeyin ilahi irade ile gerçekleştiğini; dolayısıyla da statükoyu değiştirmek ve halkın durumunu iyileştirmek için çalışmanın, Tanrı’nın iradesine karşı çıkmak demek olduğunu telkin eden inanç/din halkın afyonu demektir.”

***

Ali Şeriati

İşaret Yayınları

KategoriNotlar Etiketler, ,

Bilinmeyen Öğretiler

Cuma, 29 Nis 2011 Yorum yap

Eğer güzel şeyleri verme konusundaki yeteneğin sınırlıysa, onları geri alabilme yeteneğin de öylece sınırlıdır.

*

Saflık ve temizlik, işlendiği zaman kendisini gösterir. Samimiyet kayıtsız şartsız olursa, yüzündeki örtüyü açar. Eğer onunla yaşamak istiyorsan onu her yerde, hatta en sıradan şeylerde bile göreceksin.

*

Yaşamın ve ölümün hükümdarı sensin. Sen ne isen, yaptıkların da odur.

*

Kim konuşarak iyi at sürebilir ki?

*

Her an; kırılgan ve geçicidir. Geçen an, güzel olsa da saklanamaz. İçinde bulunduğun an, hoş olsa da öyle kalmaz. Gelecek an, ümit dolu olsa da yakalanamaz. Ancak zihin, nehri belli bir yerde sabitleştiremez. Geçmişin düşüncelerine kapılıp, gelecek hayalleriyle meşgul olduğundan, şu anın apaçık gerçekliğini görmemezlikten gelir. Zihnini çözümlemiş olan derhal ayaklarında Tao’yu, elinde duruluğu keşfeder.

***

Lao Tzu

Kaknüs Yayınları

KategoriNotlar Etiketler

Bir Dünyanın Eşiğinde

Cuma, 29 Nis 2011 Yorum yap

Kimi kızılı görür yalnız, kimi yeşili. Yobazlık, manevi bir daltonizmdir. Bilge, düşüncenin gökkuşağını bütün renkleriyle seven adam. Bilge, pencerelerini her ışığa açan, hakikati bölmeyen, gerçeği tezatları ile kabul eden. Anlamadığımızı inkâr etmek kolay, bunu yüzyıllardan beri yapıyoruz.

*

Karanlıkta yılan sandığın, aydınlıkta bir ip. Korkun da kaygın da bir vehim.

*

Öldürmek… Kimi öldüreceksin? Hayat yok edilebilir mi? Ölüm, güneşin batışı. Ölüm, bir sis. Ölüm, bir şarkıyı çerçeveleyen sükût. Bitmeyen bir şarkıyı, bitmeyecek bir şarkıyı. Beden, gölgesi hayatın. Gerçek olan o değil. Kâinata bulutlardan bakınca, ölüm yok.

***

Cemil Meriç

İletişim Yayınları

KategoriNotlar Etiketler

Kalın Türk

Cumartesi, 04 Ara 2010 Yorum yap

Ne zaman ki, dikkatim ataların atası Yunus Emre’nin “Bezirgânım, metaım çok/ Alana satmaya geldim” beytine odaklandı, işte o zaman ticarete bakış açım değişti. Yunus Emre’nin anladığı ve bana anlattığı bezirgânlık, neyi olursa olsun, kime olursa olsun satmak değildi. Müşteriyi bulmak zahmete katlanmayı gerektiriyordu ve meta ile müşterinin buluşması katlanılan zahmete değerdi. Ticaret, kıymetin takdir edilmesi bağlamında yüce bir eylemdi ve bunu bilmiş olmakla ticaretin başka türlüsünü kınama mazeretine sahiptik. İşbu başkalıkla malûl, zelil ticaretle benim bir bağım yok; müflis bir tâcir olmaktan kurtaran bağımsızlıkla yaşamam ferahlatıyor beni.

*

Herkes gündelik ilişkilerin yalanın ortaya çıkmamasıyla yürüyeceğini baştan kabullenmiştir. Dayanaksız uzlaşmalarla yaşamanın kolaylığıyla mest olmayan yok. Alkış almak, birdenbire kendi başına bir hedef oluveriyor.

*

Cemal Nadir Güler’in çocukluğumda gördüğüm bir karikatürünü hatırlıyorum: Palmiyelerin altında bir Avrupalı Afrikalıya soruyor: “Sizin topunuz, tankınız, tayyareniz yok mu?” – “Hayır bayım, biz vahşi insanlarız.”

*

Bir İslâm medeniyetinden söz etmek mümkün değil, çünkü Müslümanlar dünyada ne entelektüel planda, ne iktisadi planda, ne sosyal tavırlar bakımından kendilerine mahsus özellikleri arz etmiyor ve hiç göstermiyorlar. Daha da vahimi kendilerini kendi kimlikleriyle dünyaya kabul ettirir durumda hiç değiller. Kendilerini bir şeyler yapmak mecburiyetinde hissediyorlar, fakat bu yapmak mecburiyetinde oldukları şeylerin İslamî özellikte olan şeyler olmadığı kanaatindeler.

*

Çünkü bir kültürün canlılığı bir cazibe odağı olmasındadır. Yani kültürü canlı kılan başkalarının da öyle yapmaya gayret etmeleri; öyle yaptıkları zaman avantajlı çıkmalarıdır. Nitekim Batı medeniyetinin tek hâkim medeniyet, yalnız tek hâkim medeniyet değil, aynı zamanda “tek” medeniyet olduğunun da belirgin göstergesi budur. Çünkü insanların yapmaya çalıştıkları şeyler, Batılı normlara uygun şeylerdir bugün bütün dünyada.

*

Bir zamanların olağandışı durumunu normalmiş sanan zihinler arasında Müslümanlar da var; çünkü günümüzde onlar da yükseldiğini sanıyorlar İslamiyet’in. Hayır, öyle bir şey yok. Türkiye’de sadece normalleşme var. Bunları niye söylüyorum? Şunun için: Her zaman böyle birtakım cazip şeylere kapılıp düş kurmak kolayımıza geliyor.

*

Her zaman nelerle zihnimizin meşgul olacağı konusunda bize öncülük edeceğini varsaydığımız insan, insanlar ya da odaklar var. Bu düşünceye karşı savaş verilmelidir. Ve onun yerine kendimizin reşit olduğunu kabul eden, lehimize ve aleyhimize olan şeyleri seçme yeterliliğini elimizde tuttuğumuzu belli eden bir tavrı benimsemeliyiz.

***

İsmet Özel

Şûle Yayınları

KategoriNotlar Etiketler