Pastoral Senfoni

Perşembe, 08 Ara 2011 Yorum yap

Görevlerinden fazlasını yapmayan, onları eksik de bırakmayan düzenli bir insandır. Sanki sevgi kullanmakla tüketilecek bir şeymiş gibi, iyilikseverliği bile düzenine uydurur. Bu da aramızdaki tek anlaşmazlık konusudur.

*

Gertrude’un iyi tarafı, anlamadığı zaman anlıyormuş gibi yapmamasıydı. Diğer insanlar bunu sık sık yaparak akıllarını yanlış ve belirsiz bilgilerle doldururlar, sonra da yanlış şekillerde akıl yürütürler.

*

“Gözleri olan insanlar mutluluğun ne olduğunu bilmezler” dedim.

“O zaman ben, gözlerim olmadığı için duyabilme mutluluğunu biliyorum” diye cevap verdi hemen.

*

Ah! Zihnimizdeki canavarlar ve hayaletlere kulak asmak yerine gerçek hayattaki kötülüklerle yetinseydik zavallılığımız ne kadar katlanılır, hayat ne kadar güzel olurdu.

*

Konuşmaya başlarken, birlikte aynı hayatı yaşayan, birbirini sevmiş iki insanın, birbirlerine karşı nasıl bu kadar yabancı, bir duvarla ayrılmış gibi nasıl bu kadar uzak olabildiklerini (ya da bu hale nasıl geldiklerini) anlamaya çalışıyordum. Böyle durumlarda gerek bizim karşımızdakine, gerekse karşımızdakinin bize yönelttiği sözler, araya giren bu duvarın ne kadar dirençli olduğunu ve daha dikkatli olmazsak bu duvarın nasıl kalınlaşacağını haber veren sonda darbeleri gibi hüzünle yankılanır.

*

Onunki gibi ruhlar, etraflarında onlara yol gösteren birinin, engellerin ve demir parmaklıkların olmadığını hissettiklerinde kendilerini kaybolmuş hissederler. Vazgeçtikleri özgürlüğü başkalarında gördüklerinde bundan rahatsız olurlar. Aşkla ve iyilikle kolayca alabilecekleri şeyleri baskı ve zorlamayla elde etmeyi tercih ederler.

*

“Ama babacığım” diyor, “ben de ruhların huzurlu olmasını istiyorum.”

“Hayır dostum, sen onların itaat etmesini istiyorsun.”

“Huzur itaattedir.”

Son sözü onun söylemesine izin veriyorum, çünkü sonuca ulaşmayacak tartışmalardan hiç hoşlanmıyorum. Biliyorum ki, huzuru, onu yalnızca huzur sonucunda hissedebileceğimiz duygularla elde etmeye çalışarak tehlikeye atmış oluruz. Seven bir ruh gönüllü olarak itaat etmekten mutluluk duyar; ancak hiçbir şey huzuru aşksız bir itaat kadar gölgeleyemez.

*

Hep şu sözü tekrarlıyordum: “Eğer küçük çocuklar gibi olmazsanız, göklerdeki krallığa giremezsiniz.”

*

Eğer aşka bir sınır koyulmuşsa, biliyorum ki Tanrım; bunu sen değil, insanoğlu yapmıştır. Şimdi insanlar aşkımı hoş görmeyeceklerdir. Tanrım senin gözünde bunun kutsal bir aşk olduğunu söyle bana!

***

André Gide

Timaş Yayınları

KategoriNotlar Etiketler

Işık Doğudan Gelir

Perşembe, 08 Ara 2011 Yorum yap

Onlara göre (İhvan-ı Safa) ahlâk bakımından kâmil bir insan Doğu İranlı olacak, imanca Arap, terbiyece Iraklı yani Babilli, bir Yahudi kadar ferasetli, ahlâkça bir İsa müridi, Suriyeli bir keşiş kadar âbid, bilgice Yunanlı, esrara nüfuz etmekte Hintli. Fakat bilhassa bütün manevi hayatında bir sufi.

*

İslam’da vahdaniyet temel prensiptir. Bu doktrin, en cihanşumul ifadesini kelime-i şehadette bulur: Lâ ilahe ill’Allah. Derin mânâsı: Mutlak gerçeğin dışında gerçek yoktur. Varlığın birliği hakkındaki inancın Kuran’daki temeli budur. Tasavvuftaki vahdet-i vücud. Vahdet-i vücud demek Allah’la kâinat arasında cevherce ayniyet vardır, demek değildir. Bunun panteizm’in veya monizm’in herhangi bir şekliyle de ilgisi yoktur. Bu daha çok şu mânâya gelir: birbirinden bağımsız iki gerçek nizam düşünülemez.

*

Hz.Peygamber, hiçbir yeni hakikati tebliğ için dünyaya gelmemiştir. Vazifesi: evvelden beri mevcud olan hakikati yeniden ilân etmek, dinlerin ilki olan Hanif dinini tekrar kurmak, İslam’dan önceki bütün inançlarda şu veya bu şekilde ifadesini bulan vahdaniyet-i ilahiye’yi açıklamaktır.

*

İlim bir nass değildir. Her şeyden önce bir yöntem ve bir zihniyet işidir.

*

Tâli-i harp Yahudilere gülümsediği zaman bunu Tanrı’nın bir lütfu olarak yorumluyorlardı. Her zaferden sonra İsrail Tanrı’ya şükrediyordu. Filhakika bu millet, tarihindeki iniş ve çıkışları, Tanrı’yla aralarındaki ittifakın sonucu olarak görüyordu. Yahudiler böyle bir ittifak sonunda kendilerini Jehovah’a adamıştılar.

*

Deniz yoluyla Fransa’ya dönerken, kendi kendime şöyle diyordum: “Geleceğin remizlerini ve anahtarlarını kadim bilgelikte buluyoruz. Ama bunlar sadece remiz, sadece anahtar, istikbalin kendisi değil. Denizcinin yelkenlerini kabartan rüzgârı yıldızlar üflemez, denizciye. Yol gösteren de onlar değildir. Varılacak hedefi tâyin eden, gemicinin şuuru ile iradesi, yıldızlar ise hedefi bulması için birer nirengi noktası. Biz de hedefimizi bulalım.

*

“Kadınların aklı ameli bir akıl. Belli bir amaca erişmek için lâzım gelen yolları ustaca bulurlar. Ama amacı bulamazlar bir türlü.” (J. J. Rousseau)

*

“Peşin hüküm, ahmakların aklı. Sokaktaki adamda pek bulamazsınız aklı, büyük adamlarda ise hemen hemen hiç bulamazsınız.” (France Anatole)

*

“Doğrusu şu ki, içimde bir akıl var; ama gerekince beni düzelten, gerekince başvurduğum akıl benim değil… Mükemmel ve değişmez bir usul bu, oysa ben hep değişirim, her zaman eksiğim.” (Fenelon)

*

Suçumuzu ne dua ile bağışlatabiliriz ne salih amellerle, kurtulmamız için tabiatüstü bir yardımcıya muhtacız. Başka bir deyişle Hazret-i İsa’nın şefaati tek kurtuluş. Oysa liberal teolojide tabiat yine kusurludur ama ıslah edilebilir. İnsanı kurtarmak için tabiatüstü bir yardıma lüzum yoktur. Demek ki müesses teolojiye göre, imanı olmayan akıl bir işe yaramaz, oysa liberal teolojiye göre, en mükemmel iman tabiata ve bilhassa akla boyun eğmektir. Hakikat yolunda tek ışık: akıl; belki kusurlu ama Tanrı’nın insanlara bahşettiği biricik rehber.

*

Bousset için “Müdrike icat ve nüfuz ettiği zaman zekâ  adını alır; doğruya ve iyiye yöneltiyor ve hükümler veriyorsa akıl ve muhakemedir; akıl insanı gerçek şerden, yani günahtan uzaklaştırıyorsa vicdan adını alır.”

*

“Ve Tanrı, insan hakikati kavrasın diye yaratmıştır aklı, nasıl ki göz görmek, kulak işitmek için halkedilmiştir.” (Cousin)

*

Eskiler aklı, hayırla şerri birbirinden ayıran meleke, diye tanımlamış. Zamanımızda ise şerden başka bir şey görülmediği için tarifi değiştirmek ve: akıl, işe şerden hangisinin ehven olduğunu bildiren melekedir, demek daha doğru olur.

*

Dini bir nass akla aykırı bir hüküm belirtiyorsa, o nass’ın gerçekten sabit olup olmadığına bakılır. Şayet muteber rivayetle sâbit olmamışsa reddedilir. Eğer nassın sübutu kesin, fakat belirttiği hüküm akla aykırı düşüyorsa, akla uygun bir şekilde yorumlanır (te’vil). Çünkü “sahih nakil sarih akla aykırı düşmez” ilkesi İslâm’da temel bir ilkedir.

***

Cemil Meriç

Pınar Yayınları

KategoriNotlar Etiketler

Tom The Model

Pazartesi, 05 Ara 2011 Yorum yap

KategoriMüsvedde Etiketler,

Don’t Give in Without A Fight

Cumartesi, 19 Kas 2011 Yorum yap

KategoriMüsvedde Etiketler, ,

And Surely That Ain’t Right

Salı, 15 Kas 2011 Yorum yap

Why do people hate Justin Bieber so much? Its because he represents all that crappy pop music that’s thrust at us all the time. Its like someone’s trying to pull the wool over our eyes. But when we hear music like this, we are shocked awake, “Oh my God, So this is what real music is supposed to make you feel like.”

We had no idea what we were missing. We had no idea what wholly unsatisfactorily substitute we’ve settling for.

KategoriMüsvedde Etiketler, ,