Zaman..

Zaman bir ümitsiz aşık.
Zaman divâne, döner durmadan.
Zaman birkaç damla su..
Akıyor hiç sormadan.
Ve yormadan götürüyor uzaklara…
Birikiyor pası geçen günlerin.
Geçtikçe artıyor sayısı..
Yarından çok dünlerin…
14.04.2010

Zaman bir ümitsiz aşık.
Zaman divâne, döner durmadan.
Zaman birkaç damla su..
Akıyor hiç sormadan.
Ve yormadan götürüyor uzaklara…
Birikiyor pası geçen günlerin.
Geçtikçe artıyor sayısı..
Yarından çok dünlerin…
14.04.2010
Bilemedim, üzgünüm.
Rüzgârlara gerdim göğsümü çekinmeden, üstelik sırtımı dayadığım dağlarımdan esen… Umut yelkenlerime hayat veren rüzgârlara gerdim göğsümü hiç düşünmeden. Üzgünüm, çocukluğuma verin.
Bilemedim. Ne varacağım bir liman hâyâl ettim, ne çarşaf gibi olsun dedim deniz için. Ben dalgalara atıldım yüreğimle, yüreğimle savruldum, yüreğimle boğuldum. Ölsem ne gâm, ölemedim.
Ve bî-vefa dünya. Suçluydum her kıyıya vurduğumda. Oysa ben göğsümü çekinmeden…
Aşkın kanatları ipekten. Ve ağır geldi taşımak, benim çelik gövdemi. İçim ummandı oysa, hazan bahçesiydi, dört bir yanında elem. Ağır geldi taşımak, aşkın kanatları ipekten…
Yorgun, yılgın, çaresiz bir sondu her başa götüren. Dünya döndü, ay döndü, gece ile gündüz döndü. Ruhuma ilmik ilmik işlediğim her sancıyı güneş de gördü. Ben sevmekten başkasına kapamıştım gözlerimi. Üzgünüm, çocukluğuma verin.
Uyanmadığım rüyam olmadı. Hiçbir sevinci yarım bırakmadı keder. Belki de kader, sağanak hüzünlerimden kaçarken tutulduğum doluydu.
Siz, yine de çocukluğuma verin…
6 Nisan 2010

Haberi, Çeçenistan Operasyon Emirliği Türkiye yetkilisi A.A’nın bir sosyal paylaşım sitesindeki ifadelerinden öğrendim. Ardından teyit etmek için Kafkasya’dan haberler veren birkaç haber sitesine göz attım, haber doğruydu.
A.A’nın ifadeleri şu şekildeydi :
“Flaş!!! Moskova’nın kalbi metrolara saldırı.. En az 50 ölü, yüzlerce yaralı var. Saldırıyı 2 kadın şehadet komandosu yaptı, Moskova merkezde büyük panik var. Şehitler için yaşasın Cennet, kafirler için yaşasın Cehennem. Bize terörist diyorlarmış, 350.000 insanı Ruslar katletti biz değil…”
Bu satırları okuduğumda, içim cız etti desem yeridir. İlk aklıma gelen şey, o saatlerde orada bulunan insanların günahının ne olduğuydu. Düşünsenize, devletiniz bir milletin bağımsızlığını elinden almış ve ona karşı zulüm politikası uygulamakta ve siz, bütün bu olan bitenle hiçbir alakası olmayan siz, bunun cezasını çekiyorsunuz.
Haberin altına yapılan yorumlar, gözü kararmışlığın birer deliliydi. Allahuekber nidaları…
Bir de tartışma başlatmış olacağım ki yaptığım yorumlarla, cevaplar birer birer geldi. Önce, ‘Ruslar şu kadar sivilimizi katletti ya ona ne demeli‘ şeklinde başlayan yorumlar, ‘Niyet FSB binasına zarar vermekti‘ ifadeleri ile devam etti. Açıklamalar da oldu tabi, daha iyi anlayabilmemiz için..
Mesela ‘Operasyon emirleri mücahid şûrasından çıkıyor, emin olun ki oradaki Allah erleri İslam’ı sizden iyi biliyorlar’ , ‘Niyet neyse akıbet o olur, savaşta sivillerin kaybı da kaçınılmazdır’ , ‘Orada ince duygu yoktur, her şey İslami metodlara uygun yapılır, zira öyle olmasaydı Allah 17 senedir bizi bu cihad ile bereketli kılmazdı’ , ‘Sizin yaşadığınız dünya ile orası çok farklı’ v.s v.s
Eğer bu operasyon emrini veren şûra İslam’ı biraz olsun biliyorsa, benim iman ettiğim İslam ile bu kararı hak kabul eden inancın arasında bir uçurum olmalı. Serde gençlik varken, mücadele azminin bu şekilde tecelli etmesi oldukça üzücü. 50 masum insan öldürüldü, yüzlerce yaralı var ve Allah büyüktür !
Niyetin FSB binasına zarar vermek olduğu bir operasyonda hangi akla hizmet metro bombalanır ki ? Cevap olarak da, yüksek güvenlik önlemlerinden ötürü ancak o kadar yaklaşılabilirdi deniyor. Şaka mı bu ? FSB binası zarar gördü mü ? Belki gürültüyü bile işitmediler. Kime ne ki bu niyetten, neticeye bakalım biz. Sanırım şûradaki insanlar matematiksel bir hesap yapmış olmalılar.
Hedef bölgemiz ‘a‘ olsun, ama hedef bölgeye yaklaşamayacağımız için ona en yakın bölgeye saldıracağız, o da ‘b‘ olsun. Niyetimiz ‘a‘ hedefine zarar vermek olduğu için, ‘b‘ bölgesindeki operasyonumuzda ortalama 50 kişi ölse, biz hedefimize ulaşamamış olacağız ama niyetimiz başka olduğu için bu rakam caiz kabul edilebilir!
Belki de özeleştiri yapmak da fayda vardır bazen. Rusya şu kadar sivilimizi katletti demek, bu vahşete bahane olamaz. Kafir addedilen güçlerle hak olduğu savunulan bir mücadele mi kıyaslanıyor yani ?
Evet, bu satırları dışarıda yağmur yağarken sıcacık odamda yazıyorum. Buradaki şartlar ile oradaki şartlar çok farklı, amenna. Ama oradakiler bir dava uğruna oradalar, inandıkları değerlere göre de bir ödülleri olacak. Başkasıyla kıyaslamak niye ?
Kaldı ki, şartlar ne olursa olsun, mücadelenin de hak olanını biz Peygamber’den öğrendik, O’nda gördük. Allah aşkına, hangi peygamberin metodudur masum insanların katledilmesi ? Sloganlarla konuşmak yerine, iki satır siyer okusak yüzümüze çarpılacak oysa hakikât!
Peygamber hicretten sonra, Mekke’ye çöken kuraklık ve kıtlık zamanında, bölgeye tahıl, hurma ve altın göndermedi mi ? Yani müşriklere…
Silahlı mücadelenin erkekçesi, silahı olanla yapılandır. İslam etiketini üzerinde taşıma niyeti güden bir mücadele, böyle bir vebalin altına girmiştir. Bunun hak olduğunu iddia etmek, Peygamber’e iftiradır.
İğneyi kendimize, çuvaldızı başkasına batıralım. Benim insanım yaşasın diye senin insanın ölsün demek, Stalin’in, Hitler’in penceresinden bakmakla eşdeğerdir. Çok mu abarttım ? Peki ne olacak o elli masum insana şimdi ? Ailelerine, sevdiklerine ne olacak ?
Siyerde Peygamber’in bir ordusunu savaşmak üzere sefere gönderdiği sırada şu sözlerle onları uğurladığı yer alır :
“Kadınlara, çocuklara karışmayın. Ekinlere ve hayvanlara zarar vermeyin, Mabetlere dokunmayın. İbadet amacıyla Havralara, Kiliselere sığınan insanlara karışmayın. Aman dileyene kılıç çekmeyin…”
Cihad kavramının silahlı mücadele şekli ancak bu ölçülerde olabilir ve ancak bu ölçülerde olursa ona cihad denir. Hatırlayalım, Bosna’nın kahramanı, Bilge Kral Aliya İzzetbegoviç, bir kısım Boşnak askerin Sırpların yaptığı gibi misliyle hareket etmek istemesi üzerine onlara şu tarihi uyarıyı yapmıştı :
“Eğer bizler de Sırplar gibi alçakça mücadele edersek, eleştirdiğimiz o Sırplardan ne farkımız kalır..?”
Sonra Çeçenler, kendilerinin dünya ajanslarında terörist olarak anılmasından duydukları öfkeyi dile getiremezler. Eğer bu tarz operasyonlar yapılacak ve bunlar desteklenecek, takdir edilecekse, bu terördür, başka bir şey değil.
Bu mücadele, İslam etiketi altında yürütüldüğü için bundan Allah’ın dinine de söz gelir, bir de bunun vebali olur. Yani kaş yapalım derken epey bir göz çıkmış olur. Ki bugün İslam’ın terör ile yan yana anılmasının tek nedeni, başta El-Kaide ve Taliban türü örgütlerin gayr-i İslami mücadele metodlarıdır.
Hasılı, bu böyle gitmemeli. Çeçen mücahidlerin operasyonlarını yönlendiren şûraya matematiği daha iyi bilen insanların katılmasını temenni ediyorum. Böylelikle metro gibi halkın kullandığı bir alanda bombalı eylem yaparak niyetimiz FSB binasına zarar vermekti şeklinde trajikomik açıklamalara gerek duyulmayacaktır.
25 Mart 2009
İÇERİSİNDE MUHSİN YAZICIOĞLU’NU VE PARTİLİLERİ TAŞIYAN HELİKOPTERDEN HABER ALINAMIYOR
GENELKURMAY BAŞKANLIĞINA AİT 2 SKORSKY HELİKOPTER İLE 12’ŞER KİŞİLİK 2 ÖZEL TİMİN DAHA BÖLGEYE HAREKET ETTİĞİ BİLDİRİLDİ
BAKAN YILDIRIM: CEP TELEFONLARINDAN SİNYAL ALINIYOR
ARAMALAR KIZILCIK YAYLASI’NDA YOĞUNLAŞTI
KAYSERİ VALİSİ: ŞUURU AÇIK
K.MARAŞ VALİSİ: BERİT DAĞLARI CİVARINDA DÜŞTÜĞÜ BİLGİSİ GELDİ
PARTİLİLER K.MARAŞ VE YOZGAT’A DOĞRU YOLA ÇIKTI
ÖZEL KALEM MÜDÜRÜ: SAĞLIK DURUMU İYİ
BÖLGEDE FIRTINA BAŞLADI
BAŞBAKANLIK TÜRKİYE ACİL DURUM YÖNETİMİ GENEL MÜDÜRLÜĞÜ: SABAH SAAT 04.30 İTİBARİYLE DE HEM KARADAN HEM HAVADAN ARAMA KURTARMA ÇALIŞMALARINA ARALIKSIZ DEVAM EDİLMEKTEDİR
YAZICIOĞLU’NUN EŞİ VE KIZI GÖKSUN’A GELDİ
GÜL: BÖLGEYE ULAŞILAMADI
ENKAZA KÖYLÜLER ULAŞTI : MUHSİN YAZICIOĞLU VEFAT ETTİ
…
Çok zor, çok çok zor bir bekleyişti bu. Haberlerin ardı arkası kesilmedi, kimi ulaşıldı dedi, kimi yaşıyor, kimi haber alınamıyor…
Kandil kamplarını bbg evi gibi gözetleyecek teknolojiye(!) sahip ülkemiz, ülke sınırları içerisinde yer alan ve bu kadar sinyal kaynağı olan bir enkaza 3 günde ulaşamadı.
Sanki sesler kesildi o an, görüntü sabitlendi televizyon ekranına : Muhsin Yazıcıoğlu’nu kaybettik!
Yaşlar boşaldı gözlerden, babam, ablam, annem, dedem… Herkes ağlıyordu. Nasıl bir insandı Muhsin Yazıcıoğlu, hayatı durdurabilmişti…
Muhsin Yazıcıoğlu partisinin ötesindeydi, hatta vefatıyla anlaşıldı ki fikirlerinin de, davasının da ötesinde bir insandı. Bu nedenle ki, Hakan Albayrak’ın CHP’li yan komşusu da gözyaşlarını tutamadı acı haberi aldığında.
Bir güldü Muhsin Yazıcıoğlu, üstâdın deyimiyle kim var denildiğinde sağına soluna bakmadan ben varım diyendi. Başkası da yoktu, kabul edelim ki yokmuş.
Bir koşuşturma başladı vefatıyla birlikte. Önce koltuk kapmaca oldu oyunun adı. Hayattayken inançlarına, ümitlerine, özlemlerine realist değil diyenler, emanetine sahip çıkma sloganıyla görülmemiş bir hırsa bürünüp, şaşırttılar bizi. Oysa hangisi onun tasavvuruna erişir, her yanı sarmış olan reel politik hesaplara karşı hangisi Kürşad olabilirdi inancına attığı kırk düğümle ?
Muhsin Yazıcıoğlu böyle bir insandı. O yüzden özgül ağırlığı vardı sinelerde. Yiğitti, mertti, dosdoğruydu. Hakkın, haklının hep yanında oldu, yol arkadaşlarını hiçbir zaman satmadı.
O’nunla hayallerimiz son buldu. O, hayallerimizin son burcuydu. Hayatını ülkücü harekete adamış çınarlar iplik iplik gözyaşı döktüler ardından. O, bambaşka bir yere sahipti gönlümüzde. Gözümüz kulağımız verdiği beyanatlarda, konuşmalarındaydı. Ve öyle sıcak tutar insanın elini, öyle derin bakardı ki gözlerimizin içine, insan-ı kâmil sıfatının pratikteki ayinesiydi sanki.
Ardında kalanlar, tutunamadılar. Hırsa kapıldılar, ucuz hesaplara girdiler. Partisini de O’nunla birlikte defnettik, temiz kalsın diye. Ümitlerimizi tehir ettik irtihalimize.
Yamtar’ı, Gökbörü’yü, Sungur’u onunla yaşadık. O başımızdayken biz engin coğrafyamızda at koşturduk, cirit attık, kımız içtik. Başka bir şeye ihtiyaç duymadık. Türklüğün son yolbaşçısıydı O.
Ötelerde kavuşmayı bekleyeceğiz ve dolunayın altında, ateşimiz yanacak yanımızda pusatlarımız… Rüzgar esecek hafifçe, Kara Ozan kopuz çalacak, biz söyleyeceğiz tek bir ağızdan… Bozkurt bizim ünümüz, şan doludur dünümüz…
Bir sene oldu aramızdan ayrılalı. Güzel yaşadı, güzel öldü Muhsin Başkan. Onu tanıyanlar çok sevdi. O, her hayatına girdiği insan için en yakın oldu. Benim gibi düşünenler ömürleri boyunca, bu hayatta Muhsin Yazıcıoğlu’nu tanımış, onun izinden yol gitmiş, onun için sevmiş olmaktan ötürü şeref duyacaktır. Muhsin Yazıcıoğlu, bir efsane olarak tek önderimiz kalacaktır.
–
Ömrümün en güzel çağı, içimdeki bin heves,
Her güzelin ardından tükendi nefes nefes.
Artık sevda yolunda ne dilimde bir dua,
Ne mızrabımda o şevk,
Ne sazımda eski ses,
Her güzelin ardından tükendi nefes nefes…
Muhsin Başkan’ın, Alparslan Türkeş’in, Galip Erdem’in, Ömer Lütfi Mete’nin, Abdullah Çatlı’nın, Ali Bülent Orkan’ın, Dursun Önkuzu’nun, Halil Esendağ’ın, Selçuk Duracık’ın, Mustafa Pehlivanoğlu’nun, Cengiz Baktemur’un, Fikri Arıkan’ın, Cevdet Karakaş’ın, Ahmet Kerse’nin ve nicelerinin ruhu şad olsun.
Bu günlerde herkesin e-posta kutusunda dolaşan bir haber var. Aslında, gözden kaçmış olan bir haber. Sızıntı Dergisi’nin Ekim 1980 tarihindeki 21. sayısında yer alan, M.Fethullah Gülen imzalı ilginç bir yazı bu. İlginç diyorum, çünkü zannediyorum ki okuyunca en az benim kadar dehşete düşecek, şaşıracak, belki kızacaksınız.
Anadolu’yu, milletimizi sarsılmaz bir karakol olarak nitelemekle yazıya başlayan Fethullah Gülen, sözü döndürüp dolaştırıp o dönemde ülkenin içinde bulunduğu duruma getiriyor ve bakın şöyle diyor :
” Bu efsânevî ruh, asırlarca, bünyesini tahrip etmek isteyen binbir paradoks karşısında, yerinden oynamamış ve hep Malazgirt’teki, Kosova’daki ve Çanakkale’deki aşılmazlığıyla kendini korumuştu. Onun bu heybetli görünümü -az dahi olsa- ruhuna cemre düştüğü ve köküne yabancı bir kurdun, bir ‘dabbetü’l-arz’ın musallat olduğu kadar da devam etmişti. O günden sonra ise, artık o, içten içe yanan ve kömürleşen bir ulu çınar haliyle, kendini yenileyemiyor ve dirilemiyordu. Yaşlanmıştı. Vefasız dostları, amansız hasımları vardı. ”
Devam ediyor :
” Tam bu binbir kâbusun kol gezdiği dönemde idi ki; ortalığı bütün şiddetiyle beşinci kol faaliyetleri kapladı. Erotik düşünceye masumiyet hil’ati giydirildi. Şehvet, en merğub bir meta haline getirildi ve gençlik âdeta bir hezeyan topluluğu oldu. Artık kendi ruh köküne bağlı olanlar ‘dogmatist’ ve ‘formalist’ diye damgalanıyor; millet ve vatanını sevmek ayıp sayılıyordu. Bir ‘Şirzime-i kalil’ her Allah’ın günü, çalakalem, millî ruhu ibtizal edici yazılar yazıyor, milleti kendinden kaçar ve kendine yabancı hâle getiriyordu.
Bu olup bitenler karşısında, temiz Anadolu halkı, ya kendine has sabır ve tahammül içinde beklemede veya hüsn ü niyetin verdiği duru anlayışla, bütün bu acâiblikleri ‘bir suskunluk içinde’ karşılamaktaydı.
Evet.. bütün bir millet olarak arenalardaki kavgayı seyreder gibi, bu kanlı boğuşmadan hiç mi hiç bir şey anlamadık.
Sahnenin bu rengârenk aldatıcılığı, ortalığı inleten valsin korkunç uyutuculuğu ve kostümün gözbağlayıcılığı karşısında, oynanan oyunun gerçek yüz ve vahşetini ilk sezen, son karakolun kahraman bekçileri oldu. Bu sezme, ümit dünyamızda yeniden kendimize gelmemizi ve kendi kendimizi idrak etmemizi te’min etti. Aslında buna bir sezme demek de uygun değildir. Bu, düşmanı kıskıvrak yakalama ve bir zaferdir. İçtimâî bünyenin, haricî bir kısım erâciften temizlenme, arındırılma ve aslına ircâ zaferi. Bu zafer, kendinden ümit edilenleri getirdiği takdirde, Türk’ün zaferler hanesinde en muallâ yeri işgal edecektir. Böyle bir ilk tefahhüs ve sezişe, başka bir yazımızda selam durulmuş ve gaziler ocağının yiğit eri mehmetçiğe teşekkürler sunulmuştu.
Ne var ki, yıllardan beri, binbir saldırı ile rahnedar olmuş bir bünye, böyle hemen bir mualece ile iyi edilemeyeceği de muhakkaktı. Daha köklü ve daha gönülden bir hareket gerekliydi ki, millî bünyeyi kemiren yıllanmış seretanlar bertaraf edilebilsin..
Ve işte şimdi, binbir ümit ve sevinç içinde, asırlık bekleyişin tulûu saydığımız, bu son dirilişi, son karakolun varlık ve bekâsına alâmet sayıyor; ümidimizin tükendiği yerde, Hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçiğe, istihâlelerin son kertesine varabilmesi dileğimizi arz ediyoruz. ”
Evet, Fethullah Gülen’in 1 Ekim tarihindeki Sızıntı dergisinde yer alan beyanatlarında bu satırlar geçiyor. Neymiş ? Olup biten karşısında tertemiz Anadolu halkı sadece izlemişmiş. Sabretmişmiş, bu acaiplikleri suskunluk içinde karşılamışmış.
Neymiş ? Kirli oyunu sezen son karakolun bekçileri birer kahramanmış. Bu sezme ne işe yaramış ? Bizi kendimize getirmiş. Kendimizi idrak etmemizi temin etmiş. Neymiş ? Bu büyük bir zafermiş. Üstelik Türk’ün zafer hanesinde eşsiz bir yeri varmış. Neymiş ? Hocaefendi’nin başka bir yazısında bu zafere selam durulmuş.
Neymiş ? Bu zafer asırlık bekleyişin tulûu imiş. Neymiş ? 12 Eylül ihtilalcileri Fethullah Gülen’in tam da ümidinin tükendiği yerde Hızır gibi imdadına yetişmiş. Neymiş ? Sonuna kadar muvaffak olabilmeleri için de duacıymış.
Pes vallahi !
Bu kadar olur.
Bugün orduyu yıpratmak için elinden geleni ardına koymayanlar, ordunun karşısına adeta bir düşman kuvvetmiş gibi polis kadrolaşması yapanlar, meğer ne ordu hayranıymışlar !
Darbelere karşıyız, demokrasiden yanayız naraları atanlar, televizyon kanallarının prime time kuşaklarında demokrasi belgeselleri yayınlayanlar, Menderes ve Özal’a milletin adamları diyenler, meğer cuntanın şakşakçısı, darbecilere kurban olacak derecede hayran ve akıl almaz bir minnet duygusu içinde gözlerinin içine bakan kimselermiş.
Meğer, özel hayatları bir bir gazete sayfalarında ilan edip, askerlerin gururlarıyla oynayıp onları intihara sürükleyenler, önüne geleni yaftalayanlar, 24 saat ergenekon bülteni sunanlar, kul hakkı, ayıptır, günahtır demeyip iddialar üzerinden askeri alabildiğine yıpratmaya çalışanlar, askerimize gaziler ocağının yiğit eri gözüyle bakıyormuş.
Aslında, Alparslan Türkeş’i 60 darbesinde aldığı rol sebebiyle ömrüm boyunca affedemedim diyen Fethullah Gülen, onlarca idamın, binlerce dağılan hayatın, zindanlarda çürüyen gençliğin bir bir müsebbibi olan Kenan Evren’e alkış tutarmış.
Dönemin ABD Ulusal Güvenlik Konseyi Türkiye Masası Sorumlusu Paul Henze’nin askeri müdaheleyi haber alırken, haberi ulaştıran diplomatın ‘ Your boys have done it. ‘ - ‘ Senin çocuklar işi halletti. ‘ ifadeleri, 2003 senesinde Zaman Gazetesi tarafından yalanlanmasına rağmen, Mehmet Ali Birand tarafından ortaya koyulan ses ve görüntü kayıtlarıyla kanıtlanmıştı.
Demek ki, Amerikancılık ruhta var. Ordu Amerikancı olursa, onlar da ordudan taraf olur. Hükümet Amerikancı olursa, onlar da hükümetten taraf olur.
Mustafa Pehlivanoğlu, Halil Esendağ, Selçuk Duracık, Fikri Arıkan, Cevdet Karakaş, Ali Bülent Orkan, Ahmet Kerse, Cengiz Baktemur…
Eşleri, çocukları, aileleri..
Cezaevlerinde çürüyen yüzlerce insan…
İdam edilenler neydi, kimdi Allah aşkına ? Dillerinde Allah lafzı, gönüllerinde İslâm’ca bir mücadele niyeti ve cesareti. Pensilvanya’dan manzara böyle görünmemiş anlaşılan. Her birinin katiline alkış tutmak, ne Müslümanca bir duruş ama!
Muhsin Yazıcıoğlu’nu 7.5 sene cezaevinde çürüten darbeyi zafer olarak kabul etmek, ne büyük bir izân…
Bu satırların sahibinin kim olduğunu unutmayın.
Bu nasıl bir ferasettir, anlamak mümkün değil.
-
İlgili yazıya aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz.
Sızıntı, Ekim 1980, Cilt 2, Sayı 21
http://www.sizinti.com.tr/konular/ayrinti/son-karakol.html
M. Fethullah Gülen
http://tr.fgulen.com/content/view/10747/3/