Una Noche Mas
Çok karışık bir gündemle kritik dönemlerden geçiyoruz. Albaylar, komutanlar, yazarlar tutuklanıyor, domuz bağlarıyla insanları katledenler serbest bırakılıyor. İran “Savunmama kalkan olanı vurmak hakkım değil mi?” diyor, biz Libya için önce “Nato müdahalesi düşünülemez” diyor ardından Nato güçlerine destek veriyoruz. Yasal olarak birinci dereceden delil kabul etmediğimiz “tape“leri darphanede para basar gibi medyaya servis ediyoruz.
İbrahim Tatlıses vuruluyor, öldürmeyen Allah öldürmüyor. Rusya’da Medvedev koltuğunu abisi Putin’e bırakmaya hazırlanırken Uludere’de yaşanan olayın hiçbir açıklaması yapılmıyor. Süleyman Demirel’in “Devlet bazen rutin dışına çıkar” sözünü tasdik eden yılların içindeyiz. Uzun süredir olan bitene dair tek tepkim sonu malum bir tiyatronun umarsız izleyicisi olmaktı, bu nedenle özet geçme ihtiyacı duydum.
Son yıllar, Türkiye için düzenli televizyon izleyicisi her bireyi hukuk fakültesi hazırlık sınıfını geçirmeye yetecek bir gündemi getirdi bize. Bu tabi, kendiliğinden gelmedi. Bu alanda ilk büyük adım medyada Ergenekon adı verilen ama ilginçtir aslında adı böyle olmayan bir soruşturma ile başladı. Pek çok kişi gözaltına alındı. Parti başkanları, generaller, albaylar.. Ardından dalga dalga büyütülen operasyon Balyoz v.b soruşturmalarla da bağlandı. Pek çok ayağı olduğu iddia edilen bu organizasyona son olarak medya ayağından olduğu iddia edilerek bazı yazarlar da dahil edildi.
Tam bu noktada bir parantez açmak gerekiyor. Bu soruşturmanın tutuklu isimlerine baktığımızda, generaller, albaylar, parti başkanları falan var. Yani ünlü isimler çoğu. Belli bir makam ve mevki işgal eden insanlar. Bu insanların ardından bu mevki ve makamlar boş kalmadı elbette. Yerlerine yenileri getirildi. Ama ilginçtir, işin medya ayağında tutuklananlar, gözaltına alınanlar şu an muhalif duruş sergileyen insanlar. Hayır, tabi ki bu kadar basit değil. Demek istediğim şu: Zaman, Bugün ve Star gibi hükümet yanlısı olduğu su götürmez bir gerçek olan gazetelerde köşe yazanlar, Ergenekon adı verilen ve bir örgüt olduğu iddia edilen yapının medya ayağı olduğunu iddia ettikleri bu isimleri ki bunlar Nedim Şener, Ahmet Şık gibi ismler, 28 Şubat döneminde orduyu kışkırtmak, darbeye zemin hazırlamak v.b faaliyetlerin içinde olmakla itham ediyorlar.
Ama bu durumda, sanırım şunu sormak gerekir. Bu iddiada bahsedilen dönemde ordu çığırtkanlığı yapan ve bugün pek çok ulusal kanalda, gazetede genel yayın yönetmenliği, yazı işleri müdürlüğü gibi mevkilerde bulunan gazetecilere neden dokunulmadı? Onlar çorbadan mı, yoksa “iç” mi edildiler?
Parantezi kapatıp devam edelim. Evet böyle büyük bir soruşturmayla başladı her bireyin potansiyel hukuk öğrencisi olma serüveni. Ardı arkası kesilmeyen gözaltılar, iddianameler.. Türk milleti artık muasır hukuk seviyesine ulaşmıştı.
Derken, 3 Temmuz 2011 tarihinde Türk futbolu için “asrın soruşturması”, “devrim niteliğinde”, “çığır açacak” gibi nitelemeleri başına alan bir “Şike Soruşturması” başladı. Gözaltılar oldu, Savcı şüphelileri sorgulayacaktı, daha ne olduğunu anlamadık ki Emniyet’ten boy boy iddialar, telefon dinleme kayıtları, fotoğraflar servis edildi basına. Aziz Yıldırım rahatsızlığından ötürü birkaç kez hastaneye kaldırıldığında, yanındaki görevli polisler ikamet adresini Metris Cezaevi olarak yazdırdılar. Evet bunlar, daha ne olduğunu anlamadan olmuştu. Birileri ne yaptığını biliyordu demek ki.
Düşünün bir soruşturma kapsamında ifade vereceksiniz, bırakın sanık olmayı bir anda hükümlü oluyorsunuz medyada. Ve bunu sağlayan ülkenin güvenliğinden sorumlu Emniyet Müdürlüğü’nün görevlileri. Haklarında bir işlem yapıldı mı? Sizce?
Toplum mühendisleri gibi karizmatik isimlerle haklarında şüphe duyduğumuz İlluminati’nin karanlık adamları falan da yapmıyor bu işi. Bizim medyamız, bizim polisimiz el ele veriyor “Fenerbahçe şike yaptı”, “Aziz Yıldırım şikecidir” hükmünü bir güzel yazıyorlar defterimize. E soruşturma, ifade olacak, mahkeme olmalı sonra, iddianame gerek, savunma yapılmalı.. Aslında gördük ki ülkemizde adalet topal değil yüz metre engelli koşucusuymuş. Bütün bu sürece gerek duymadan, insanların kafasına bir algı oturtulabiliyor rahatça.
Bu yargısız,sorgusuz,sualsiz infaz ne getirdi? Fenerbahçe onlarca milyon dolar zarara uğradı, çok kısa süre içinde okullar, amatör şubeler v.b birimlerindeki anlaşmaları fesh etmek zorunda kaldı, itibarsızlaştırılmaya çalışıldı. Takımın dört ana oyuncusu kulüpten ayrıldı. Aziz Yıldırım’ın medyada “Emenike’nin para sayma görüntüleri var” diyen ve ne hikmetse asla bunları yayınlayamayan kişilere “Yayınlamayan şerefsizdir” sözleriyle yüklendiği sözkonusu oyuncu Emenike, bir tek maça dahi çıkmadan insanların üstüne kabus gibi çökmeye çalışan bir takım güç odaklarının bulunduğu bu ülkeyi endişe içinde terk etti.
Sonra işin niteliği değişti, en başından hukuksuz, haksız, adaletsiz bir şekilde ele alınan, servis edilen, propagandası yapılan şike soruşturması; Fenerbahçe için bir onur mücadelesi halini aldı.
26 Ağustos 2011 tarihinde Fenerbahçe Teknik Direktörü Aykut Kocaman, kaptanlar Emre Belözoğlu ve Volkan Demirel bir basın toplantısı düzenledi. Bu toplantıda Aykut Kocaman:
Yaşadığımız periyot sadece futbol adamı olarak değil insan olarak da bakınca çok net bir şekilde bunu gösteriyor. Özellikle TFF’nin aldığı karar, ben bu kararı TFF’nin aldığını düşünüyorum, Fenerbahçe’yi Şampiyonlar Ligi’nden mahrum bıraktı. Son derece saçma bir karar. TFF’nin gereğini yapmasını rica ediyoruz. Avrupa’da yoksak neden Süper Lig’deyiz. Gerekli olan yapılmalıdır. Eğer hala bu konuda yaptırım uygulanmıyorsa bunun adı süründürmedir. Başka da hiçbir şey anlatmıyor. Bu oyunda birer piyonuz. Söyleyeceğim tek şey acı çektiğimdir. Her şey dalga geçer gibi devam ediyor.
Baştan aşağı saçma bir durum. Türkiye’de şaka gibi bir durum var. Kupayı geri vermek gibi jest yapmamıza gerek yok. Masa başında hakkımızın elimizden alınması çok fazla onur kırıcıdır. Bütün rakiplerimizi iyi futbol oynayarak yendik. Sahada kazandığımızın masa başında elimizden alınmak istenmesi çok acı verici. TFF madem bizi Şampiyonlar Ligi’ne göndermedi demek ki elinde bazı şeyler var. Onları devreye soksun. Fenerbahçe ailesinde olan herkes alt lige düşmek istiyor. Ortada bir plan var, bu plan adım adım ilerliyor. Artık bu süründürme bitsin. Bu planın devam etmemesini istiyoruz. Bu oyunun bir şekilde sonlanmasını rica ediyoruz. Bu durumdan yararlanmaya çalışan tipler de var. Bu kulüplerin Fenerbahçe’nin bu durumundan hoşnut oldukları gerçek. Federasyondaki bağlantılarından yararlanıyorlar. Futbolun içinden gelen insanlar futbolu yönetemiyor. Basketbolun içinden gelen bir kişi futbolu yönetiyor. Ben Trabzonspor Başkanı’nın açıklamalarını samimi bulmuyorum. Şu anda bizi ne öldürüyorlar ne de güldürüyorlar. Durum çok açık. Fazla da bir şey söylemeye gerek yok. Sadri Şener’in cezası hemen kaldırıldı mesela. Ayakta kaldığımız sürece işler de değişecek. Şike tespit edilirse zaten bunları konuşmanın bir anlamı yok. Biz yüzsüz insanlar değiliz. İnşallah da öyle bir şey çıkmayacak. Biz öyle bir şey olmayacağını düşünüyoruz. Somut hiçbir şey yok ellerinde. Somut bir şey mi istiyorsunuz; Karabük ile oynanan maçta kalecinin son dakikada gol atmaya gelmesiydi. Maç 1-1 olsa Karabük’ün hiç bir işine yaramayacaktı. Başka bir hikayenin içindeki piyon olarak devam ediyoruz. Bütün gücümüzle elde ettiğimiz şampiyonluğa da sıra gelecek. Önce Şampiyonlar Ligi elimizden alındı, lig şampiyonluğuna da sıra gelecek.
Şeklinde konuştu. Volkan Demirel ve Emre Belözoğlu ise tüm takım adına, Fenerbahçe amatör kümeye dahi düşse kulüpte kalacaklarını, gerekirse karşılık beklemeden oynayacaklarını söylediler. Ve bir milad olan o günden sonra Fenerbahçe düştüğü yerden kalkmaya başladı. Taraftarlar kulübüne sahip çıktı, Taraftar Kart, forma v.b kulübe maddi gelir sağlayan ürünlerin satışında patlama yaşandı, Fenerbahçe tarihinin en yüksek maç başına bilet oranlarına ulaşıldı. Deplasman tribünleri doldu, kadınlar ve çocuklar erkeklerin yokluğunda takımı yalnız bırakmadı.
Fil dişi kulelerinden bir sonraki günün baskısında Fenerbahçe ile ilgili ne gibi bir haber yapabiliriz planları yapanların elleri ayaklarına dolandı; çünkü söyleyin Allah aşkına, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde, hangi spor kulübü profesyonel oyuncusuyla, yönetimiyle, taraftarıyla böyle birlik olmuştur?
Tüm bunlar yaşanırken arka planda durumdan fayda sağlamaya çalışan bir kulüp peyda oldu: Trabzonspor. Başkanıyla, taraftarıyla, oyuncularıyla Fenerbahçe’den alınmak istenen her şeye talip oldu. Mal bulmuş mağribi gibi “Kupa bizim hakkımızdı”, “Şampiyonlar Ligi’ne biz gitmeliyiz” feryatları arasında ağlayan bu çocuğa emzik verme görevi Türkiye Futbol Federasyonu’na düştü ve Fenerbahçe’yi Şampiyonlar Ligi’nden men eden TFF, Trabzonspor’un Fenerbahçe yerine katılmasını onayladı. Sayısız haksız, hukuksuz, adaletsiz hareketin bir başkası buydu. Aynı soruşturmada başkanı ifade veren bir kulüp olan Trabzonspor’u, tertemiz kabul ederek Şampiyonlar Ligi’ne almak, akıl almaz bir olaydı.
Trabzon sokakları bir anda coşku seliyle kaplandı. Mutluluktan deliye dönmüş taraftarlar, aslında ön elemeyi geçemeyip, Fenerbahçe’nin men edilmesiyle yani bir başka deyişle bu piyango sayesinde tarihinde ilk kez gruplara kalan Trabzonspor’un bu başarısını doyasıya kutladılar.
1996 sendromu nüksetmişti yine, şampiyonluğu son anda Trabzonspor’un elinden alan Fenerbahçe, geçen sezon da yine eze eze şampiyonluğa ulaşmış, Trabzonspor’un hevesi kursağında kalmıştı. Ama artık devir değişmişti. Her iktidar kendi güç çevresini oluşturuyordu ve Trabzon şehri bu yeni iktidarın, bürokrasinin yaptırım gücü olan merkezlerinden biri haline geldi. Yani öyle olsa gerek ki, Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar, Trabzon’daki bir konuşmasında şöyle dedi:
Trabzon gülerse Türkiye güler, Trabzon kalkınırsa Türkiye çok büyük mesaj verir. Şimdi bizim hakkımız olan Trabzonspor’umuzun kupasını almak için de çok ince ayar bir çalışma yapıyoruz. İnşallah hakkı olan Trabzonspor’umuzun kupasını da Trabzon’un müzesine getireceğiz. Allah bize inşallah bunu nasip edecek
Tabi öncesi de var Trabzonspor ve Hükümet ilişkilierinin. Wikileaks¤ belgelerinde Başbakanlık Örtülü Ödeneği’nden Trabzonspor’a 30 Milyon TL aktarıldığı, iddianamede yer alan ve hatta bazılarının daha sonra iddianameden çıkarıldığı başka para transferleri su götürmez belgeler olarak önümüzde durmakta.
Hatta seçimler öncesi hükümeti köşeye sıkıştırmak isteyen adeta bir siyasi parti gibi hareket etmiş bir Trabzonspor var önümüzde.
Örneğin hemen üstteki konuşma kaydında, Trabzonspor Asbaşkanı Nevzat Şakar ile CHP Trabzon Milletvekili Volkan Canalioğlu arasında geçen bir diyalog var. Aynen şu sözler geçiyor:
N.Ş: Biz burada bizi de parti olarak de şey yapabiliriz buradan istifade edebiliriz. Onun için ben seni aradım. Şimdi bu Başbakan’a yüklenelim, taraftarı bilmem neyi tahrik edelim. Siz o işi yapın, onu yapın abi.
N.Ş: Yüklenin Başbakan’a, yüklenin ya!
Görüldüğü gibi buram buram politika kokan pis bir organizasyona çevirmiş işi Trabzonspor. Peki o medya, Fenerbahçe’yi ilk günden hükümlü kılan medya, bütün bunları hangi gazetede yazdı, hangi televizyon kanalında dile getirdi?
İddianamede açıkça geçen bir ifadeye göre, Trabzonspor teşvik girişiminde bulunmuş.
Tarafsız yargı, tarafsız medya, tarafsız kanaat önderleri..
Yine üstteki dinlemede görülüyor ki, Fenerbahçe’nin maç yapacağı takımlarla futbolcu pazarlığı yapmış bir Sadri Şener, temiz lig, kupa hakkımız türünden cümleler sarf edip cidden komik duruma düşebiliyor.
Fenerbahçe’nin “şikeli maç” iddiası ile suçlandığı son Sivasspor maçı için, yukardaki dinleme açıkça gösteriyor ki, asıl şikeyi Trabzonspor yapmış. Peki Trabzonspor işin bu kadar içindeyken, medya neden ısrarla tek ve mutlak hükümlü olarak Fenerbahçe’yi göstermeye devam ediyor?
Biraz farklı bir açıdan bakalım. Ergenekon adı verilen soruşturma ile tutuklanan isimlere kısaca göz gezdirmiştik. Suçlular ya da suçsuzlar, buna yargılamaları yapılmadan karar vermek kimsenin haddine değildir; hele ki hukuk, demokrasi, Avrupa Birliği gibi lafları dillerinden düşürmeyen liberal-aydın kesim için.
Orada gördüğümüz isimler makam, mevki sahipleri; belli bir duruşa, görüşe, mücadeleye sahip insanlardı. Tekrar altını çiziyorum, bahsettiğim sadece insanların nitelikleri. İyi-kötü-doğru-yanlış gibi bir yorum yapmıyorum.
Peki, Fenerbahçe’nin tutuklu isimlerine bakıyoruz; kulübü bütün branşlarıyla dünya çapında mücadele eden, Dünya ve Avrupa şampiyonluklarına taşıyan, tesisleşmede hayal edilemeyen bir noktaya gelmiş, Aziz Yıldırım. Sembol bir isim. Bir diğeri, bir döneme damgasını vurmuş efsane futbolcu Cemil Turan. Emin olamıyorum ama Lefter Küçükandonyadis biraz daha genç olsaydı, onu da o yaşında gözaltında tutmak için can atanlar olabilirdi.
Gelmek istediğim yer şurası. Şike Soruşturması adı verilen bu olaylar başladığında, başlarında hemen, Zaman Gazetesi’nden Fethullah Gülen’in sağ kolu olarak bilinen Hüseyin Gülerce, aynen şu sözleri söyledi: “Bizim iktidarımızda futbolun da girilemeyen kalelelerine girilmiş, üzerine gidilemeyenlerin üzerine gidilmeye başlanmıştır.” Burada bir mesaj veriyor Gülerce.
Şimdi, Hüseyin Gülerce, be mübarek, nasıl başardın da bu konuyu hem “sizin” başarınıza, hem de “Fenerbahçe’nin girilemez bir kale” olduğuna bağladın şeklinde bir soru sormak normal olanı. Ama başta demiştik, devletin rutin dışına çıktığı bir dönemde biraz tersten bakmak gerekebiliyor her şeye. Mesela,
Yukarıdaki dinlemede, sürecin başından bugüne kadar medya manipülasyonunu en belirgin şekilde yürüten İbrahim Seten, Osman Tanburacı, Serdar Bali, Erman Toroğlu, Gökmen Özdemir, Ahmet Çakar, Mehmet Demirkol, Rasim Ozan Kütahyalı, Mehmet Baransu gibi isimlerin başında gelen Serhat Ulueren ile Sinan Engin’in konuşması yer alıyor. Hemen hatırlatalım, Serhat Ulueren Kanaltürk’te program yapıyor ve Kanaltürk, bilindiği gibi cemaat(ya da camia mı demeliydim) eksenli bir ulusal kanal. Konuşmada, Serhat Ulueren, programa Erman Toroğlu’nun alınmasını kanal yönetiminin istediğini ve buna sebep olan durumun da Erman Toroğlu’nun “Aziz’e olan şeyliği“nden ötürü olduğunu belirtiyor. Aziz Yıldırım’la problemi olanlar, medyada puan topluyor.
Bu perdeyi üçleme yaparak bitirmek niyetindeyim. O yüzden sıradaki konuk Mehmet Ali Aydınlar. Süreci mümkün olan en berbat şekilde yürütmeyi başarmış olan M.A.A, bilindiği gibi Acıbadem Sağlık Grubu’nun Yönetim Kurulu Başkanı. Acıbadem Sağlık Grubu’nun kime yakın olduğunu haydi siz tahmin edin.
Süreç içerisinde önce Fenerbahçe’yi Şampiyonlar Ligi’nden men eden, ardından ortaya çıkan çelişkili durumun gereği olan küme düşürmeyi gerçekleştirmeyen, Aykut Kocaman’ın deyişiyle “süründürme” harekatının başındaki komutan ya da ters açıdan piyon olmuş isim. Fenerbahçe’nin konuyu Uluslararası Spor Mahkemesi(CAS)’ne taşımasının ardından Habertürk ekranlarında Kısmet Erkiner’in UEFA’nın CAS davası için yaptığı savunmayı okumasıyla, İlhan Helvacı’nın kendisini aldattığını açıklamasında belirterek istifa etmiş TFF Eski Başkanı.
Hadise şuydu: TFF Fenerbahçe’ye, “Seni Şampiyonlar Ligi’nden men etmezsem UEFA ağır yaptırımlar uygulayacağını söyledi, ben bu riski göze alamam” diyerek Fenerbahçe’yi geri çekti ve aynı soruşturmada bulunan bir başka takım olan Trabzonspor’u aldı. Fenerbahçe CAS’a itiraz etti, soruşturma başlatıldı ve bu soruşturma kapsamında UEFA CAS’a şu savunmayı sundu, “Fenerbahçe’yi Ş.L’den TFF men etti, ben değil. Bana deseydi ki dava sürüyor ve şu an açıklanmış bir şey yok, ben Fenerbahçe’yi kabul ederdim.”
İşin garip yanı, UEFA yetkilisi Pierre Conroe bu soruşturma hakkında bilgi almak için İstanbul’a geldiğinde, görüşme bir içki masasında, tercümanlığı İlhan Helvacı’nın yaptığı bir ortamda gerçekleşiyor. UEFA savunmasında, TFF’nin Fenerbahçe’yi “suçlu” gördüğünü belirtiyor, TFF ise Fenerbahçe’ye, “UEFA almıyor yoksa ceza verecekler” açıklamalarını yapıyor.
İşte bu savunmanın TFF’ye gönderilmiş olduğundan haberi olmayan bir Başkan, Mehmet Ali Aydınlar. Galatasaraylı Hukuk Kurulu Başkanı İlhan Helvacı’nın bunu kendisine göstermediğini iddia ediyor ve aldatıldığını söylüyor.
Buraya kadar devamlı çelişkili hareketlerde bulunan, bir gün söylediği başka bir gün söylediğiyle tutmayan M.A.A, asıl bombayı istifa ettikten birkaç gün sonra patlatıyor ve amiyane tabirle tükürdüğünü yalayarak “İlhan Helvacı düzgün, dürüst bir bilim adamı. TFF içinde son derece faydalı birisi.” açıklamalarını yapıyor. İlhan Helvacı ise Cüneyt Özdemir’in kendisini adeta “köşeye sıkıştırdığı” programdan sonra rahat bir nefes alıyor ve “Mehmet Ali Bey hatalı ifadelerini düzeltmiştir, ayrıca beni onore eden sözleri için teşekkür ediyorum” şeklinde konuşuyor.
Futbolun asla doksan dakika olmadığı, toptan ziyade karakterlerin yuvarlak olduğu bir camiada, Fenerbahçe’nin kaderi rakı masasında Galatasaray Lisesi mezunu TFF Hukuk Kurulu Başkanı tarafından çiziliyor, TFF Başkanı “Belgeden haberim yoktu, beni aldattılar” diyerek istifa ediyor, birkaç gün sonra “Helvacı dürüst bir bilim adamıdır, TFF’ye yararlıdır” şeklinde açıklamalar yapıyor. Medyamızın bize sunduğu yeni algı şu: Mehmet Ali Aydınlar, Fenerbahçe’yi kurtaran adam oldu.
Peki belli argümanlarla Fenerbahçe’ye eğer bir yanaşma söz konusu ise, sebebi ne olabilir? Belki Hüseyin Gülerce‘nin de altını çizdiği gibi, “girilemeyen bir kale” olması olabilir. Ya da tamamen duygusaldır. 25 milyon taraftarı bulunan, her maç sadece bilet satışlarından kulübe astronomik rakamlar kazandıran, bununla birlikte forma ve diğer kulüp ürünleri en çok satılan takım olan, amatör branşlarda dünya devleriyle yarışan, eğitim kurumlarıyla, sosyal tesisleriyle oldukça büyük bir camia olan Fenerbahçe’ye başka camiaların ilgi duyması, mümkündür.
Tüm bunlar olup biterken, gündem bir anda değişiyor. MİT Krizi adı verilen ve arka planında Cemaat(Pardon Camia)-AKP geriliminin yattığı düşünülen bir dizi “rutin dışı” olay yaşanıyor. Kısaca durum şu: MİT Oslo’da PKK’lı yöneticilerle pazarlık yapmış, özerkliğe kadar bir dizi konuyu tartışmış ve belli başlıklarda anlaşmaya varmış. Bunu bir PKK’lı yönetici yayınlıyor, kıyamet oradan kopuyor. Başına buyruk bir özel yetkili savcı, Hakan Fidan ve Emre Taner de dahil dört MİT görevlisini ifade vermeye çağırıyor, MİT cevaben “Yetkiniz yok” diyor ve gidilmiyor ifade vermeye. Ardından savcı durmuyor ve haklarında yakalama kararı çıkartıyor, sözde polis her yerde MİT görevlilerini arıyor, sanki yerleri yurtları belli değilmiş gibi. İşin bu tarafında cemiyet-ül nur yer alırken; bu aşamayla birlikte milletvekillerinin yoğun çalışması sayesinde meclis gündemine getirilen MİT Kanununda Değişiklik Önerisi ile devreye diğer taraf olan AKP girmiş oluyor.
Aynen şunu diyorlar: “Özel yetkilisin de, o kadar da değil..” ya da “Sana bu özel yetkiyi bizi sorgula diye vermedik oğlum bizim işaret ettiklerimizi sorgulayacaksın” düşüncesiyle ve süratle savcı dosyadan el çektiriliyor ve bu işe giriştirilen, o kadar da özel yetkili olmayan savcı Sarıkaya hakkında inceleme başlatılıyor.
Konumuz bir bütün aslında. Başta son yıllarda insanların gördükleri-duydukları ile belli bir hukuk bilgisine eriştiklerini söylemiştik. İçtihad kapısının asla kapanmayacağı hukuk alanında, bu nevi enteresan hadiseler de yaşanıyor işte.
Yine bu geniş zaman aralığında fazlasıyla aşina olduğumuz ve artık duymaktan haklarında “sevimli yaratıklar” zannını duymaya başlayacağımız “böcek” polemikleri de gündemden düşmüyor. Son olarak Danıştay 13. Daire Üyesi Zeki Yiğit’in odasında böcek çıktı ve O da bu konuya esprili bir yaklaşımı tercih ederek “Yakında yeni binaya taşınacağız artık böcek möcek kalmaz” dedi.
Söz artık savunmada. Bugün başladı Aziz Yıldırım savunmasını sunmaya ama geçen haftadan beri konuşuluyor. Çünkü geçen hafta, başlığından başlayarak Mehmet Ali Aydınlar’ı hedef alan bir açıklama yayınlamış ve şöyle demişti: “Davamız Fenerbahçe’yi senin gibilere ve arkandaki zihniyete bırakmamak içindir.“
Bu kez burada mesajı Aziz Yıldırım veriyor. Medyada “bir an önce karar verilmeli” diye bas bas bağıran başta Serhat Ulueren, Erman Toroğlu, Mehmet Demirkol, Mehmet Baransu, Rasim Ozan Kütahyalı gibi isimlerin adeta yangından mal kaçırma niyetinde olduklarını gözler önüne seren bu tavırlarına, haklarında şike, teşvik v.b suçları işlediklerine dair açık emarelerin bulunduğu dinleme kayıtları olan Trabzonspor’un Başkan ve Teknik Direktörü’nün pervasızca, utanmadan hala “Kupa bizim hakkımız” şeklinde konuşmalarına, Galatasaray’ın Sturm Graz maçındaki futbol ahkalına kast edecek derecede açık sergilediği şikesine rağmen Başkan Ünal Aysal’ın Fenerbahçe’ye dört tarafı ateşle çevriliyken “fırsat bu fırsat” düşüncesiyle saldırmasına bir cevap veriyor Aziz Yıldırım.
“Bir an önce” grubu, Emniyet’in olay daha yargıya dahi intikal etmeden hükmü belirlemesindeki zihniyeti taşıyor. Aralarından bir tane de vicdan sahibi çıkıp, “Ya kardeşim, aceleniz niye? Dava sürüyor, bırakalım bitsin, hakim kararını versin, kim suçlu kim suçsuz görelim, ona göre haklı hakkını alacak değil mi?” diye sormuyor. “Madem hükmü verdiniz, e bir kendilerini savunsunlar değil mi, bakalım kim haklı?” Bir yandan açıkça, “Fenerbahçe bir an önce küme düşürülsün” yaygarası koparıyorlar; diğer yandan yedi ay sonunda davaya başlanabilmiş olmasını kimse dile getirmiyor. Bu insanların hakkında hüküm yok, niye yedi aydır içerdeler diye kimse sormuyor. Tek dertleri yargılamanın hukuk tarafından değil, en çabuk kimin tarafından yapılabiliyorsa onun tarafından yapılması; daha doğru bir deyişle, kafalarındaki hükmü bir yağlı urgan gibi Fenerbahçe’nin boynuna geçirmek. Ortam hazırken, asırlık bekleyişin tuluû saydıkları bu darbeyi Fenerbahçe’ye bir an önce vurmak istiyorlar.
Medya, asla tarafsız değil. En başından beri, her olayda, halkın zihnine diledikleri algıyı gömmeyi başardılar. Sual şu: “Ya madem yapmadı bir şey, niye içerde?” ve aynı mantık şu fikri üretiyor; “Allah razı olmasaydı bu kadar büyüyemezdiler” ya da “Allah razı olsaydı o halde olmazlardı” gibi. Bu algının yerleştiği zihinler, suçsuz olup da idam edilen Menderes’i bilmiyor değiller. Ya da Allah’ın kendisinden razı olacağı şüpheli pek çok büyük iş başarmış insanın/yapının bu hayatta var olduğundan, bir Hitler’in, Mussolini’nin, Amerika Birleşik Devletleri’nin..
Kişiye özel yasa çıkarılan, kendi adamlarına dokunulunca dokunan savcının açığa alındığı hatta hakkında inceleme başlatıldığı; hedef düşman ise soruşturmanın avukatlığına soyunulan bir hukuksuzluk sürecinde tabi ki, bağımsız yargıya i-nan-mı-yo-ruz. Çünkü aynı tepki, idam koltuğundaki Fenerbahçe iken ortada “soruşturmanın gizliliğini ihlal” olmasına rağmen gösterilmiyor. Yine insanların onuru kırılmaya çalışılıyor, onları şipşak suçlu göstermek için başlangıç fikri etrafında kes-kopyala-yapıştır deliller serpiliyor ve “süründürme” politikasıyla o kişi ya da kurum yalnızlığa terk ediliyor. Yoğun medya manipülasyonuyla zihinler formatlanıyor; daha ifade bile vermeden kalemi kırılmış kişi ya da kurum suçlu ilan ediliyor.
Masumiyet karinesinin kötü bir şakadan öteye geçemediği “hukuk algısı” ve tarafsız medya ile birlikte dört yanı sarılan Fenerbahçe, direniyor. Mantık bize, şike eylemini futbolcu yapar, kaleci ters köşeye yatar, forvet boş kaleyi kaçırır falan ki şike yapılmış/maça etki edilmiş olsun derken, hiçbir futbolcunun tutuklu olmaması, ifadeye çağrılan İbrahim Akın’ın ise ifadesini baskı altında verdiğini söylemesi, Aziz Yıldırım’ın Mehmet Ali Aydınlar için “Lisanslarını alıp aleyhimde ifade verdikleri takdirde serbest bırakacağını söylemedin mi?” şeklindeki sorusu bize “Şike varsa bunu kim yaptı arkadaş, Aziz Yıldırım sahaya inip gol atmadı ya” dedirtiyor.
Dava sürüyor. Söz savunmada, eğer mümkünse bekleyip görelim. Şahsen, bu davanın sonucu benim adıma hiçbir şey ifade etmeyecek. Yukarda sayılan sayısız sebep bu sürecin spontane gelişemeyecek kadar iyi tasarlandığını gösteriyor. Dört koldan Fenerbahçe’ye saldıranlar; TFF Başkanlığı’nda üç maymunu oynayıp sonra Fenerbahçe’yi kurtaran kişi olup, muhtemelen “Bak gördünüz mü şike varmış işte, benim sayemde Avrupa cezasından kurtuldunuz” şeklinde çok ince ayar bir çalışmayla Fenerbahçe başkanlığına göz kırpma niyetinde olan Mehmet Ali Aydınlar, yavuz hırsız olma çabasındaki Trabzonspor, aşırı taraflı medya, hükümet-cemaat(camia,cemiyet v.s) çekişmesinde sekerat halindeki yargı bizi buna ikna ediyor. Çünkü görülen o ki, Türk Hukuku epeyce “rutin dışına” çıkmış. Bu gibi durumlarda, yıllardır duymaktan usandığımız “Türkiye bir hukuk devletidir” tanımlaması yerine, “Türkiye bir guguk devletidir” yakıştırması, daha münasip olacak..
Tüm bu karmaşada, kirlilikte, Fenerbahçe’nin ve taraftarının bu cesur ve onurlu duruşu, kimsede bulunmayan, gurur verici bir şey. Oyun sahnede, film vizyonda, Fenerbahçe tertemiz ve dimdik ayakta. Son söz olarak;
“Şampiyon olmak mümkün, Fenerbahçe olmak imkansız!“
İslam Çupi
Başım yukarıda, gücüm yerinde
İsterim ki bilsin herkes, ben bir Fenerbahçeliyim
Gözüm dışarıda, dev kupalarda
Kalkışmasın kimse seni kalbimden söküp atmaya
Taraftarım ben, dedikodu bilmem
Tarih yazar kim haklı, kim çamur attı
Kimseye kanmam, yalancı sevmem
Annemin ak sütü kadar helaldir kupalar
Seninle sonsuza dek sırt sırta veririm hey
Yan yanayız doğu batı kuzey güney
Lefterin’le Aykut’unla Alex’inle gürle hey
Fenerbahçeli olmak ne güzel bir şey
Laraylaraylaraylaraylaray Fenerbahçeli olmak ne güzel bir şey!
¤ http://wikileaks.org/cable/2005/06/05ANKARA3199.html
GFB’nin geçtiğimiz hafta Tayyip Erdoğan’a “geçmiş olsun” ziyaretinin ardından, Galatasaraylı Fatih Altaylı köşesinde GFB ve grup lideri Sefa Kalya hakkında “adli sicil kayıtları” v.b ifadelerle bel altı vurmaya çalışmıştı. Adamın direk yüzüne vuran Fenerbahçeliler, Altaylı’nın hakettiği cevabı vermiş. Grubun sitesinde yer alan haber şöyle:
Haber Türk Gazetesi Köşe Yazarı Fatih Altaylı 16.02.2012 Perşembe tarihli köşe yazısında, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ı hastalığından dolayı ziyaret eden Genç Fenerbahçeliler grubu lideri Sefa Kalya ve İbrahim Gümüştekin’i hedef alan satırlara yer vermiştir.
Adli sicil kayıtları safsatasıyla konuyu başka boyutlara çekmeye çalışan Altaylı’ya bir çift sözümüz var.
Bu ülkede işlenen hiçbir suç, onbinlerce insanın, askerin, bebeğin katili olan biriyle aynı masada yemek yiyecek kadar ağır ve şerefsizce olamaz. Geçmişini unutanlar, başkalarının geçmişiyle nemalanırlar.
Genç FENERBAHÇELİLER