Arşiv

Yazılar buna göre etiketlendi; ‘akp’

You Got Me Right Here

Pazartesi, 02 Nis 2012 Yorum yap

The Big Bang by Rock Mafia on Grooveshark

Bugün Star Gazetesi, Samanyoluhaber ve Haber7‘de yer alan bir habere göre şike savcısı şikenin gizli tanığını dinlemiş. Bakın civanmert ne demiş:

Futbol camiasını çok yakından tanıdığı ve Aziz Yıldırım’ın bir çok bağlantısı hakkında bilgi sahibi olduğu belirtilen gizli tanığın iki saat ifadesini alan Savcı Kansız’ın bu ifadeler doğrultusunda soruşturmayı derinleştireceği öğrenildi.

Futbolcu transferine de el atıldı

Ergenekon savcısı Cihan Kansız’a gelerek ‘gizli tanık’ sıfatıyla ifade veren futbol camiasının önemli bir isminin verdiği bilgilerden sonra Ergenekon-futbol ilişkisi soruşturması derinleştiriliyor.

Gizli tanığın verdiği bilgi ve belgeler ışığında yeni bir soruşturma açılması beklenirken gizli tanığın savcıya özellikle futboldan elde edilen kirli paraların Ergenekon’a nasıl aktarıldığını anlattığı belirtiliyor.

Savcı Cihan Kansız’a çarpıcı bilgiler verdiği öğrenilen gizli tanığın, Ergenekon’un futbol camiası içindeki bağlantıları hakkında yer, zaman ve belge göstererek savcıya iddialarını ispatlayacak deliller sunduğu öğrenildi.

Maçlar öncesi yapılan şike görüşmeleri hakkında da bilgi verdiği öğrenilen gizli tanık, Ergenekon’un futbolcu transferlerinde büyük oyunlar oynadığı, baskı yoluyla yüksek rakamlarla gerçekleştirilen futbolcu transferlerinden elde edilen paraların Ergenekon örgütüne aktarıldığını söyledi. Gizli tanık, Peker Grubu ile Yıldırım’ın bu işte çok önemli görevler üstlendiğini söylediği belirtiliyor.

Delilleri savcıya teslim etti

Futbol camiasının önemli bir isimi olduğu belirtilen gizli tanığın iddialarını ispatlayacak delillere sahip olduğu ve bunları soruşturma savcısıyla paylaştığı kaydediliyor. Gizli tanık, futboldaki Ergenekonu ve Aziz Yıldırım bağlantıları hakkında bilgi vererek, “Ergenekon’un en büyük para kaynaklarından biri futboldur. Özellikle Futbolcu transferlerinden baskıyla futbolcu değerinin çok çok üstünde satılıyor. Bu paralar Aziz Yıldırım’ın bilgisi dahilinde Ergenekon’a aktarılıyor. Ergenekon para trafiğinin bir diğer ayağı ise Peker gurubu üzerinden gerçekleşiyor” dediği iddia ediliyor.

PAŞALARLA TOPLANIRDI

Gizli tanığın Ergenekon’unun projeleri kapsamında kullanılmak üzere hangi futbolcunun baskıyla yüksek rakamlar karşılığında kime satıldığını ve bunlardan elde edilen paraların kimlere ve nerelere verildiğini detaylarıyla anlattığı belirtiliyor. Gizli tanık, Aziz Yıldırım’ın Gölcük’te askeri toplantılara da katıldığını ve bu toplantılarda Ergenekon projeleri hakkında konuşma yaptığını ve askerlerin talepleri doğrultusunda ekonomik destek verdiğini söylediği belirtiliyor.

Balyoz’da avukat ücretleri Yıldırım’dan

Ergenekon davası gizli tanıklarından Poyraz da, Aziz Yıldırım ile Ergenekon arasındaki bağlantıları hakkında bilgi vermiş ve şiwke olayının arkasında Ergenekon olduğunu, Aziz Yıldırım’ı başkanlık koltuğuna ise Ergenekon’un oturttuğunu söylemişti. Ergenekon soruşturmasında ifadesi alınan gizli tanığın, Aziz Yıldırım ile Sedat Peker arasındaki ilişkileri ve Aziz Yıldırım’ı Fenerbahçe Başkanlığı’na Ergenekon örgütünün seçtirdiğini anlatmıştı. Aziz Yıldırım ile Ergenekon Terör Örgütü arasında iki gizli tanığın da ifade ve bilgilerinin örtüştüğü belirtilirken öte yandan Aziz Yıldırım’ın Balyoz davasında yargılanan birçok askerin mahkeme masraflarını da karşıladığı belirtiliyor. İddiaya göre Aziz Yıldırım Balyoz avukatlarının ücretinin neredeyse yüzde seksenini karşılıyor.

Şimdi bu Balyoz-Ergenekon ve artık en son hangi isim verildiyse -gerçekten takip etmiyorum- bu tür davalarla şike soruşturmasını bağlama çabası yeni değil. Hatta tüm bu organize işlerin ya da sevgilli Şehircilik Bakanımızın deyimiyle ince ayarlı çalışmaların temelde aynı kapıya çıktığını da düşünmüyor değilim. Neyse, biz sürece bakalım.

1- Daha önceki yazılarda bahsetmiştik. Şike soruşturmasından birkaç gün sonra Zaman Gazetesi’nden Hüseyin Gülerce, o kıvrak zekasıyla 70 milyonun mecalsiz kaldığı çıkarımı yaptı ve “Gördünüz mü, hükümetimizle birlikte futbolun da girilemez kalelerine girdik, dokunulamazlarına dokunduk” şeklinde yazarak camia adına güven tazelemişti.

2- Şike hadisesi patlak verdiğinden beri medyada dönen maymunluklar ortada. Ahmet Çakar‘ın “Aziz Yıldırım  Bedrettin Dalan’a 200 bin dolar gönderdi” iddiası üzerine firari Bedrettin Dalan Beyaz Tv‘deki canlı yayına katıldı ve,

“Benim burada paraya ihtiyacım yok. Şu an çok paraya ihtiyacım da yok. Bana kesinlikle para getiren kimse olmadı. 50 yıllık mühendisin kendini geçindirecek kadar parası vardır. Bana da birikimlerin yetiyor. Hiç kimse bana yurtdışına kaç demedi. Ben zaten yurtdışındayken öğrendim bu işlerin olduğunu. Şu anki iddianameyi de Alman hukukçuları çevirdi ve içinin boş olduğunu gördü.

şeklinde konuşuyordu ki birden yayın gitti, belgesel girdi. Tabi buna rastlantı diyoruz.

3- Cesur gazeteci Şamil Tayyar, Cumhurbaşkanı’na bile mektup yazdı bu konuyla ilgili. Ne demişti Tayyar, şike v.b suçlarla ilgili maddenin değiştirilmesi için, “Bu tamamen Aziz Yıldırım için yapılmış bir değişiklik.” Peki yasa değiştikten sonra ne oldu? Ümit Karan, Tayfur Havutçu, Şekip Mosturoğlu, Korcan, Serdal Adalı v.b isimler tahliye oldu. Hatta son ara kararda, Olgun Peker’in örgüt kadrosu adı verilen isimler bile tahliye oldu, Aziz Yıldırım hala içerde. Acar gazetecimiz Şamil Tayyar bu kez turnayı gözünden vuramamış, bu değişiklik Aziz Yıldırım hariç kim varsa ona yaramış.

4- Mehmet Baransu‘nun toyluğunu bir kenara bırakırsak, bir Şamil Tayyar olmadığı su götürmez gerçek. Buna rağmen çok inançlı bir gazeteci arkadaşımız, sahip çıkılmalı, önü açılmalı. O da ışığı görmüş olacak ki, yardırıyor şike-ergenekon denklemi üzerine. Ama bugüne kadar ne dedilerse tersi çıkmaya devam ediyor, o da ilginç tabi.

5- Şimdi gelelim yukarıdaki haberde yer alan epey gizli tanığın ifadelerine. Baştan söyleyeyim, bence bu gizli tanık Şamil Tayyar’ın halasının oğlu! Hayır biz çok gördük siyaset sahnesinde “ruh ikizim” tarzı benzetmeleri ama, bir insan bu kadar konuşabilir Tayyar’ın ağzından. Neyse, mevzuya dönelim.

Delilleri savcıya teslim etti şeklindeki alt başlığa kadar sıkıntı yok. Zaten öncesi, yukarda da bahsettiğimiz gibi daha önce başka etiketlerle servis edilmiş çalışmalar. Burada mühim olan şey, kanıt. Sekiz aydır süren şike soruşturmsasında, son ara kararda açıklanan “delillerin toplanmamış olması..” şeklindeki komik gerekçeyle hala içerde tutulan Aziz Yıldırım, mesela bir kanıttır. Delilin olmadan soruşturma niye açarsın? Ben bir içeri alayım da, delil ayarlarız düşüncesiyle mi? Nitekim artık hukukta işler böyle yürüyor. Adalet, açık ofsaytı görmüyor. Şikenin kralını yapıyor.

Bu nedenle, sevgili gizli tanığın önce bu delilleri bir paylaşması gerek. İddiayla gündem oluşturup beyin formatlama çalışmalarınızdan cidden sıkıldık çünkü. Bu arada haberiniz vardır, Balyoz Soruşturması’nın başlatılmasına sebep olan CD’ler, yani Balyoz adı verilen yapılanmanın faaliyetlerini içerdiği iddia edilen bu CD’ler 2007 senesinden sonra piyasaya sürülmüş bir takım programlarla hazırlanmışlar. Ama içerik 2007 öncesini kapsıyor. Yıldız Teknik Üniversitesi tarafından yayınlanan bu “çürüktür” raporu, Balyoz soruşturmasının komik bir tertip olduğunu gösteriyor. Komik çünkü, bu kadar büyük prodüksiyon hazırlıyorsunuz, insan biraz dikkat eder değil mi? Yıldızlılar, yeni rektöre hazır olun..

5- Bomba geliyor. Neymiş, Aziz Yıldırım askerlerle toplantı yaparmış. Bir insan nasıl böyle bir şey yapabilir, tamam cinayet işle anlarım, gasp, kaçakçılık, rüşvet, yolsuzluk hepsine tamam da, askerle nasıl görüşürsün ya?

Bak sevgili gizli tanık, Aziz Yıldırım NATO ihalelerine giren bir iş adamıdır ve 24 Nisan‘da Serdal Adalı ile birlikte helikopter ihalesine girerler, kazanırlar. İhalede karşılarında olan ise ÇALIK Grubu‘dur. Çalıklar’ı tanımlamaya gerek yok herhalde. Hükümetin santraforudur kendileri. Elle gol atarlar, Tanrı’nın eliydi derler. Ama prodüksiyon firması bir basit hata daha yapıyor tam burada ve şike soruşturmasına konu olan teknik takibin başladığı tarih de, ne tesadüf ki aynı 24 Nisan oluyor.

Tesadüfler bitmiyor Allah’ım. Şike soruşturması bir önceki ara kararda 26 Mart tarihine ertelenmişti. Bu neye yaradı söyleyeyim. Hani Tayyar diyor ya, falan düzenleme Aziz Yıldırım’a yarayacak falan; hepsi hikaye, göz boyama. 20 Mart’ta başka çok önemli bir NATO ihalesi vardı ve Aziz Yıldırım engeli olmadan ÇALIK Grubu bunu rahatça aldı. Başka tesadüf şu, her ihaleyi zırtı pırtı yayınlayan Milli Savunma Bakanlığı ve bu ihaleleri uluslararası düzeyde duyuran Namsa 20 Mart ihalesine dair hiçbir şey paylaşmadılar. Medyada da gözünüze çarpmadı değil mi? E bu da bonus tesadüf! Delikanlı arama motoruna “20 Mart Nato İhalesi” yazın ve engellenmemiş bir site bulursanız, konuyu inceleyin.

Daha önceki yazıda şike komedisi ayağına Fenerbahçe’nin dört taraftan sarılmaya çalışıldığıyla alakalı bir şeyler koymuştuk ortaya. Cemaat önde baskı kuruyor, hükümet soldan hücuma destek verirken medyanın “irlandalı” bekleri “dönen top” umuduyla rakip sahaya koşu yapıyor. Golü atan ÇALIK ama galibiyet primi tüm takıma pay edilecek tabi.. Bir de taraftar dernekleri var, bunların başını çeken Trabzonspor’a da mümkünse kupa, olmadı sapı ayarlanacak.

Rakip takımın tüm oyuncuları adeta birer leş kargası. Trabzonspor, Galatasaray, Erman Toroğlu, Ahmet Çakar, Mehmet Demirkol, Serhat Ulueren, Mehmet Ali Aydınlar, Mehmet Baransu, Şamil Tayyar v.b isim ve camialar mevcut durumu kendi lehlerine de çevirmek için gece gündüz demeden, yemeden içmeden uğraşıyorlar ki bu çaba takdire şayan. Kimi prim yapma derdinde, kimi futbol kalitesi ve yeterliliği bakımından asla boy ölçüşemeyeceği Fenerbahçe’nin emeğine “yavuz hırsız” misali el koyma derdinde, kimi ezeli rekabeti olanca monşerliğine rağmen çirkef bir ağız dalaşıyla sürdürerek tatmin olma peşinde. Fenerbahçe leş değil, olmayacak, göremedikleri nokta bu.

Bence bu kasıntı uğraşlar, Fenerbahçe’yi o atmak istediğiniz çamura yaklaştırmaz; aksine Ergenekon adı verilen ve bence büyük bir kısmı tertip olan şebekeyi insanlık vicdanında aklamaya yarar. Neticede dönme dolabı görmeyen bir dimağ varsa, Erman Toroğlu tarikat kursun o da onun müridi olsun, o kadar söylerim. Bu dava şike değil “çıkar amaçlı suç örgütü kurma” davası iken, davaya 16. Ağır Ceza Mahkemesi’nin yerine 3. Asliye Ceza Mahkemesi bakmalıyken, sekiz ay ve öncesindeki teknik takipte hiçbir mali usulsüzlük, para transferi, olumsuz maç gözlem raporu v.b ele gelir somut delil savcı tarafından konulamamışken, Emenike’nin iddia edilen para sayma görüntüleri hala ortada yokken, bu soruşturma da tıpkı Balyoz ve Ergenekon gibi önce Zekeriya Öz tarafından başlatılıp sonra Mehmet Berk ile devam ettirilmişken, yani siz zaten senaryoyu baştan yazmışken ve şu an buna kılıf uydurma çabasındayken; şikeyi adalet sahasına fiilen yansıtmışken, buna inanan Rasim Ozan Kütahyalı olsun.

İyi uykular, memleket iyiye gidiyor.

Yirmi Dört Şehit Kaç Gün Eder?

Çarşamba, 19 Eki 2011 Yorum yap

Alışıyoruz. Tekrarlanan eylemlere bir bir alışıyoruz. Daha dün altı polis şehit oldu, bünyede infiale yeterli gelmedi, derken bugün yirmi dört askerin şehit düşmesiyle devlet erkanı derin teessürlerini dile getirdiler. Görüyoruz ki ses çıkarma eşiğimiz 12+ imiş. Unutmuyorum, 2007′de Muhsin Yazıcıoğlu Bursa’da bir yemeğe katılmıştı, o konuşmasını yaparken on iki şehit haberi gelmişti ve konuşmasını yarıda keserek programı bitirmişti. O gün için on iki rakamı epey meşgul tuttu kamuoyunu. Sınır ötesi harekat düzenlendi kara kışta.

Bu kez sayı iki katı. Zaten artık on ikiden aşağısı haber değeri taşımıyor. Günde ortalama iki üç şehit ise, bu ülkenin standardı haline geldi. Şimdi merak ediyorum, yirmi dört şehit kaç gün edecek?

Takım elbiseli adamların rutin toplantıları başladı yine. MİT Müsteşarı, Genelkurmay 2. Başkanı, Milli Savunma Bakanı, Başbakan.. Sanki bir şey yapacaklarmış gibi toplanıyorlar. Daha birkaç ay önce, aynı toplantılar yapıldı, uçaklar havalandı, Kandil’i bombaladı, geri döndü. Sonuç? Yok.

Bu sonucun her aşamasında pek çok kurumun ve kişinin ihmali mevcuttur. Ama bu ülkenin bir Başbakan’ı varsa, hesap verecek olan da odur. Kılıçdaroğlu “Bu sonucun tek sorumlusu Tayyip Erdoğan’dır” derken canlı yayında, şehit haberlerini siyasi malzeme olarak kullandığını düşünmüştüm. Ta ki, Erdoğan’ın konuşmasını dinleyene kadar. Neymiş, metanetli olmalıymışız, sakin olmalıymışız, barıştan yana olmalıymışız, öfkemize hakim olamazsak terör örgütü amacına ulaşmış olurmuş.

Peki, AKP’nin liberal seçmeni tarafından devletin adamı olmakla suçlanan Cemil Çiçek nasıl bir açıklama yaptı? Şöyle dedi: “Bağrımıza taş basacağız, acımızı içimize gömeceğiz, kimse bizi bu süreçten (Yeni Anayasa) alıkoyamayacak.”

Şaka gibi açıklamalar. Bülent Arınç, “Allah onları helak etsin” diyor. Allah etmeyecek Bülent Bey, devlet edecek. Siz üstünüze düşeni yapmazsanız, Allah helak melak etmez. Allah, liyakatle yönetilmeyen toplumları helak eder.

Tüm bu acınacak haller bir yana, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, milletin acısına tercüman oldu. “Bu saldırıların intikamı çok büyük olacaktır ve misliyle de alınacaktır” dedi. Bu, bu kadar yani. Kardeşlik naraları atmaya, ayaküstü nlp semineri düzenlemeye hacet yok. Öfkeyse öfke, kinse kin, kansa kan, intikamsa intikam. Bir devletin onuru ayaklar altına alınıyor, her gün bir annenin, bir babanın, bir nişanlının bağrı yanıyor. İdarecilerimiz halktan bu denli kopuk olmamayı başarsalardı acılarımıza ortak olabilirlerdi. Herkesin oğlu Bilal Erdoğan değil ki, Akdeniz’in bağrında on beş gün askerlik yapsın, dönsün evine.

Bakınca olan bitene, olan bitene verilen tepkiye, Kılıçdaroğlu’na hak vermemek mümkün değil. Aptal bir açılım projesinin bugün bizi getirdiği noktada Başbakan’ın vaktinde “kelle” diye nitelediği şehitler birer eğitim zaiyatı olmaktan ileri gidemedi. PKK’nın meclis uzantısı partinin vekili, bugün bize insan haklarına değinen subliminal mesajlı taziyesini iletiyor. Ertuğrul Günay ağlıyor, Bekir Bozdağ MHP ve CHP’yi eleştirmekten başka bir iş yapmıyor, elalem de halimize bakıp gülüyordur.

Bir de, neymiş, Cumhurbaşkanı’nın bu ifadeleri fevri kabul edilmeliymiş, yoksa çok tehlikeli mesajlarmış. Şaka gibi gerçekten. Adamlar gelip vuruyor, canımızı alıyor, bizim yapmamız gerekense bağrımıza taş basmak, bağırmamak, öfkelenmemek. Okyanus ötesinden de bir mesaj yayınlansa hani, şöyle dense, “bir yüzüne tokat yiyen, çevirmeli öteki yüzünü”… Ne de olsa, açılımın mimarlarından değil mi? Aman ona zeval gelmesin, olur yani, alıştık, yirmi dört şehit de olur, açılım sağolsun!

İnsanlar devletten büyüme falan istemiyor, milyonlarca genci ikbali olmayan bölümlere yerleştirip üniversiteli göstererek işsizlik oranında yaptıkları manipülasyonu da sorgulamıyor, vazgeçtiler. Ya da eşe dosta akrabaya peşkeş çekilen ülke kaynaklarının da hesabını sormuyor. Her yıl yeniden bozulup yapılan yolların ihalesini hangi firmalar alıyor bunu da geçtiler. Yolsuzlukları, adaletsizlikleri, hukuksuzlukları da rafa kaldırdılar. İnsanlar tek bir şey istiyor, onurlu yaşam.

Devletlerin onuru olmalı, devletler onurlarıyla yaşamalı. Bu işin bir boyutu. Bir diğer boyutu, kimse evladını “yem” etmek istemiyor artık. Ya ofansif bir strateji belirlenir, onurlu bir savaş başlar, şehitler ucuz politikalara kurban verilmemiş olur; ya da ülkenin bir kutsalına daha dolaylı yoldan dinamit atılmış olur.

Evet artık paşaların helikopteriyle pikniğe gittikleri, namaz kılanları askeri okullarda fişledikleri dönem yok. Artık ordu bu köhne yapılanmadan arınıyor. Öyleyse, şanlı mazisine dönecek, devlet erkanının beyan ettiği gibi nefesini hainlerin ensesinde hissettiği gerçek ve tek çözüm yoluna yönelecektir. Bu işin sonu yok. Otuz yıldır da gelmedi. Terörü bitirmenin tek yolu PKK’yı ve onunla bağlantılı her şeyi yok etmektir. Oturup ağlamak, barış lafları etmek, aciz duruma düşmek bugün ihtiyacımız olan şey hiç değil. Bugün, birlik olunacaksa intikam için olunmalı. Hainlerin başını sokacak delik bırakılmamalı. Artık, bir annenin, bir babanın, bir nişanlının daha vebali alınmamalı. Artık, insanlar başı dik, mağrur uyanabilmeli ertesi sabaha. Artık devlet, öfke olup yağmalı.

Bunlar yapılmıyor mu? Yirmi dört şehit yine birkaç gün sonra unutuluyor, insanlar Muhteşem Yüzyıl’a dönebiliyorlarsa, değişen hiçbir şey olmuyor, şehit olanların yakınları mahvolmakla kalıyorsa, hesap sorulmuyor, intikam alınmıyorsa, iktidar var ama muktedir olamıyorsa, Başbakan’ın şehitler için söylediği “kelle” lafı bu hükümet için kullanılmalı ve bu basiretsizlik bu kelleyi götürmelidir. İntikamı layıkıyla alacak çok hükümet çıkar..

KategoriFikir Etiketler, , , , ,

Lüzumu Halinde Açınız!

Cumartesi, 19 Mar 2011 Yorum yap

Rıdvan Kaya’nın 2007’de basılan “Değişim Sürecinde Ak Parti ve Müslümanlar” adlı kitabını (ekin yayınları) okuduğumda son 7-8 senede olan bitenlerin analizinin ne kadar da güzel yapıldığını gördüm. Kitapta “kimlik buharlaşması” kavramına çok fazla atıf var.

Son 7-8 sene, bizim kuşağımızın lise ve yüksek öğrenim zamanlarını kapsıyor. Yani, Müslüman kimliğimizin en dinamik, en idealist, en radikal, en samimi zamanlarını. Kitabın ele aldığı konu şu, Comte’un pozitivizmin temellerini attığından bu yana “gelişen” modern dünya algılarının Müslümanlar için günümüze kadar getirdiği sorunlara daha mikro ölçekte Türkiye için Akp ne gibi çözümler üretti, katkıda bulundu.

Parantez açıyorum, BBP içinde bir mesele var, Muhsin Başkan’ın şehadet sürecinde “aday olursam (…)” şeklinde sin-kaf’lı cümleler kuran ve bir canlı yayında “…eteklik giyerim” diyen diyen mevcut genel başkan Yalçın Topçu’ya BBP tabanının haklı bir tepkisi var. “Sözünün eri değilmiş” deniyor.

Akp bu sorunlara elbette ki hiçbir çözüm üretmedi. Konuyla bağlayacak olursak, 3 Kasım 2002 seçimleri öncesi “bu meseleyi çözmek bizim için namus borcudur” diyenlerin oy oranı, her seçim döneminde bunu “namus meselesi” haline getirip sonra “bu çağda namus falan ne o öyle!”, “başörtüsü %1’in sorunudur” söylemlerini geliştirmeleri sonucunda artış göstermiştir, bu da gerçekten enteresandır.

Neyse asıl konumuza gelelim. Değişim sürecinde Ak Parti ve Müslümanlar.

Ak Parti sözüm ona “muhafazakar” bir iktidar olması hasebiyle, yine sözüm ona muhafazakarları bürokrasinin, ticaretin, ihalelerin ve bilumum “iktidar” güçlerinin zirvelerine taşımış, onlara sistemle iyi geçinmeyi öğretmiş, idare-i maslahatçılığın ne kadar muazzam bir olgu olduğunu benimsetmiştir.

Liberal ekonominin “Allah yüzümüze güldü”, “Allah nimetini kulunun üstünde görmek ister”, “hamd olsun” ifadeleriyle “islami”leştiği bir cemiyet meydana geldi.

Çünkü son 7-8 yılda yeni kavramlar girdi literatürümüze. Jipli başörtülü, abdestli kapitalist, üstü Mekke altı Paris v.s

Aliya diyor ki, “Acılar ve ızdıraplar içinde doğan dinler ve devrimler rahat ve konfora gömülünce biter.” Burada da biten bir şeyler var.

Akp Giresun Kadın Kolları üyesi Nilüfer Demir aday adaylığı açıklamasında şu cümlelere yer veriyor:

“Başörtü takıyorum. Ama ben daha önce Kadastro Müdürlüğü’nde çalışırken de daireye gidene kadar kapıyordum, dairede açıyordum. Zaten listeye girersem gerilim taraftarı olmam. Genel Başkanım ne derse, kapalı ya da açık, onların verdiği her karara uyabilirim. Genel Başkanımın dediği her doğrultuda ben hareket ederim. İç tüzük ne uygulamamızı gerektiriyorsa.”

İç tüzük, genel başkan ne derse, kapalı ya da açık..

Hangi din, hangi tanrı, hangi inanç?

Bu kadar aymazlık sadece mide bulandırıyor.

Başörtüsü (aslında bunu tesettür olarak ele alsak daha doğru olacak) inanan insanlar için namaz ile herhangi bir farkı bulunmayan bir ibadet/eylemdir. Bir giyim tarzı, moda ya da şekil değildir. Bunu her ne kadar “dinin teferruatıdır” şeklinde telaffuz etmiş bir hocamız bulunsa da, yükselen seslerin ardından pek muhafazakar İslamcımız Nazlı Ilıcak Hanımefendi aracılığıyla bu sözlere bir açıklama getirilmişti. Şöyle deniyordu:

“[Örtü mevzuunda bir şey demeğe hakkımız yok. Konuyla ilgili Kur'an-ı Kerim'de açık sarih nasslar var. Bu itibarla mevzu, yorumların dışında kalır. Çünkü bu bir Allah emridir.]

Şimdi bu cümle okununca, “başörtüsü teferruattır” anlamı çıkıyor mu? Tabiî ki çıkmıyor. Çünkü teferruat, “olsa da olur, olmasa da” manâsına gelir. Fethullah Gülen “teferruattır” sözünü, öncelik meselesini vurgulamak için sarf ediyor. Başörtü sorununu öne çıkarıp, bunun kavgasını vermenin bir üslup hatası olduğunu söylüyor. Başörtüsünün iman ölçüsünde önem taşımadığını anlatmak istiyor. Gülen’in bu fikrine tamamen katılıyoruz.”

Bir şey hem nass olacak, hem ona sahip çıkma mücadelesi hâkir bir üslup ile “kavgacı, isyancı” addedilecek. Hem bu mevzuda söz söylemeye kimsenin hakkı yok denecek, hem de “açıverin canım siz de gürültü yapmaya gerek yok” denecek. Sonra da, teferruat derken öyle demek istemedik..

Yani, “otoriteye itaat.”

Gelinen nokta bu. Kapalı ya da açık, genel başkan isterse açarız, çünkü biz zaten öylesine örtüyoruz.(?!) Filanca isterse açarız, falan durum gerektirirse açarız, falan şey için vazgeçilebilir, filan mevzu hizmet bakımından daha elzemdir, falan konuda kazanılacak hayır örterek kazanılacak hayırdan fazladır nitekim açmakta bir beis yoktur tarzı iğdiş edilmiş bir din telakkisi ile kendini de bu yalana inandıran fertlerden kurulu bir cemiyet.

Türkiye için “Değişim Sürecinde Akp ve Müslümanlar” bu demek oluyor.

Acı bir tablo.

Yazmaya el kalkmıyor.

İnsan bari vicdan azabını yitirmesin..

KategoriFikir Etiketler, , ,

Başörtüsü – 76. Baskı

Cuma, 15 Eki 2010 Yorum yap

Başörtüsü problemi, yıllardır zaman zaman gündem olmuş, zaman zaman unutulmuş, kanıksanmış, alışılmış, girift bir çıkmaz olmuş meselesi Türkiye’nin.

İstanbul Üniversitesi’nden bir öğrencinin şapka ile derse girmek istemesi üzerine dersten atılması, ardından bu öğrencinin YÖK’e dilekçe ile başvurması sonucu yeniden alevlenmiş meselesi Türkiye’nin.

Onlarca yıldır çözülememiş; kimilerince başörtüsü ile üniversite ve her türlü kamusal alana girilirse ülkenin laik yapısının ciddi zarar göreceği, kimilerince seri iktidarlar için en elzem malzeme görülen, kimilerince mağlubiyetlerin ardından ‘ben vatandaşıma sahip çıkıyorum‘ mesajını vermek için savunulan meselesi Türkiye’nin.

Kimilerince; bilimin, aklın, fennin, mantığın beşiği olması gereken üniversitelerde, aynı inanca ve aynı fikirlere sahip erkeklerin içeri alınması ama kızların alınmaması ile, muâsır medeniyetler seviyesi yolunda hiç de tezat oluşturmayan meselesi Türkiye’nin!

Hep sürüncemede kalan, hep korkaklıktan, yüreksizlikten üstelik sekiz senedir iktidarda sözüm ona muhafazakâr bir parti varken hep ‘adım adım zafere‘ naralarıyla insanların umutlarının oya çevrildiği meselesi Türkiye’nin.

AKP’nin, 3 Kasım 2002′de meydanlarda bangır bangır bağırarak ‘bu meseleyi çözmek bizim için namus borcudur‘ cümlesi ile onu iktidara taşıyan meselesidir Türkiye’nin. Ayrıca dikkate şayandır ki ara dönemlerin hiçbirinde adı anılmayan ancak yakın gelecekte ne zaman bir seçim görünse hemen gündeme gelen meselesidir Türkiye’nin.

2002, 2004, 2007 seçimlerinin hemen öncesinde hep bir namus borcu olmuş, aralarda ise Mehmet Ali Şahin’in ifâdesiyle ‘%1′inin‘ meselesidir Türkiye’nin.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, İspanya’da yaptığı bir konuşmasında ‘özgürlükler yolunda nasıl engel koyarsınız, bunu nasıl engellersiniz‘ diyerek başında olduğu devletini İspanyollara şikayet ettiği meselesidir Türkiye’nin.

Aynı zamanda yine Başbakan’ın İspanya’da yaptığı konuşmada ‘velev ki siyasi simge olsa‘ diyerek, azgın azınlığın ekmeğine yağ sürdüğü, anlamsız bir şekilde iyice çıkmaza soktuğu meselesidir Türkiye’nin.

İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencisi Leyla Şahin’in, beşinci senesinde başörtüsüyle ‘ısrarla’ derslere girmesi üzerine okuldan atılması, ardından AİHM’e başvurması, AİHM’in bu konuda Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni haklı bulmasının ardından ayyuka çıkan ve hakkında hiçbir açıklama yapıl-a-mayan dönemin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün AİHM’e dava hakkında, davanın seyrini belirleyen, AİHM’in kararını dayandırdığı Türkiye Cumhuriyeti Devleti adına yaptığı savunmasının bile insanlara hiçbir şeyi gösteremediği meselesidir Türkiye’nin.

Türban üniversitelerdeki laik eğitimle çelişmekte ve bağdaşmamaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası din istismarını yasaklamaktadır. Üniversitelerde türban takma olayı gericiliği de teşvik etmektedir.

Türban, çağdaşlaşma yolunda bir geri adımdır. Amaç modernleşme ve çağdaş görüntüyü korumaktır. Siyasal simge haline getirilen başörtüsü özgürlük sorunu değil politikacılar tarafından şeriat amaçlı kullanılmış bir olgudur.” ( http://www.inhak-bb.adalet.gov.tr/aihm/karar/leylasahin.doc ) – (http://serkancengiz.av.tr/index.php?id=38&L=2 )

Başörtüsü, AKP hükümetinin bu savunma ile isteyerek ya da kerhen, daha da katmerli bir çözümsüzlüğe taşıdığı meselesidir Türkiye’nin.

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın,

“Yani burada bizim bireysel özgürlük anlayışlarımız eğer genel özgürlük anlayışının önüne çıkarsa herhalde yanlış yaparız diye düşünüyorum. Geneli kucaklamak durumundayız. Ormanı düşünelim, oradaki birkaç ağacı değil. Birkaç ağaç üzerinden hareket edersek yanlış yaparız. Nitekim Türkiye’de yapılan kamuoyu araştırmalarının bu konudaki neticeleri çok açık net ortadadır.”

Sözleriyle, mağdur olan kızları birkaç ağaca benzettiği meselesidir Türkiye’nin.

Öğrenci affı getirildi. Yani zamanında başını açmadığı için okullarını bitiremeyenlere bir fırsat(!) tanındı. Peki nasıl mezun olacaklardı? Erdoğan, sorunu çözdü: “Peruk taksınlar girsinler.”

Başbakan Erdoğan: “Başörtüsü konusunda hiçbir yerde, kimseye söz vermedim. Vaat etmediklerimizi, vaat edilmiş gibi gösteren, provoke edenler var.” dedi. Bu haber de 3 Nisan 2005 günü ajanslara düştü.

Falandır filandır. Başörtüsü, sayısız haber, sayısız örnekle AKP’ye dair ümitlerin tükendiği meselesidir Türkiye’nin.

Ama başörtüsü en çok, bir kızın tarifi güç dramıdır. Düşünün, bir inancınız var, inanç yani, sımsıkı bağlanılan, ardından yol gidilen kavram. O inancın ardından yol gidemiyorsunuz ama hala o inancı taşıyorsunuz. Bu kolay bir iç mülâhaza değildir. İnandığınız gibi yaşayamıyorsanız ve ısrarla inanmaya devam ediyorsanız, hep bir mücadele halinde olursunuz kendinizle. Yorulanlar kanıksamaya başlar, alışırlar ve o inanç zamanla tesirini kaybeder, ismi kalır. İnsanları pasifize etmenin, yormanın, bıktırmanın, usandırmanın ve teslim etmenin en kalıcı yolu sürünceme ile bir zulmü sürece yaymaktır. Buna da kerhen, dolaylı, istemeyerek ya da her nasılsa destek olan herkes o zulmü yapanlar gibi suçludur. İmkânı olduğu halde engel olmayan, ortadan kaldırmayan da zalimdir. Ucuz dünyevi rant hesaplarıyla mukayese edilemeyecek, onlara tercih edilemeyecek bir ‘namus borcu‘dur bu. Ödemeyenlerin düşüneceğidir..

Başörtüsü, inançtan da önce bir özgürlük, bir şahsiyet meselesidir. Hazindir ki, özgürlükleri yasaklayanların başında gelen İsmet İnönü’nün, “Bir memlekette, namuslular, namussuzlar kadar cesur olmadıkça, o memlekette kurtuluş yoktur..” sözü bugün ‘namus borcumuz’ diyenlerin korkaklığını gözler önüne seriyor.

Bugün orta sahada kısa paslarla top çevrilen oyunun adıdır başörtüsü. Başbakan topu YÖK’e atar, YÖK öğrenciye atar, bir şey çıkmaz. Sonra Başbakan ‘toplumsal mutabakat‘ der, oysa toplum mutabıktır zaten. Bir de Diyanet’e soralım der Başbakan, Diyanet ‘herkes özgür olmalı‘ der. Yine bir şey çıkmaz.

Suçlu AKP midir? AKP de suçludur. Mühim olan bunu görebilmek. Niye CHP’yi eleştirmiyoruz mesela, çünkü ortadaki samimiyetsizlik buna gerek olmadığını gösteriyor. CHP zaten müzmin bir muhalefet olarak bu gibi insan haklarının önünde durmuş, tarihi boyunca, milletten kopuk olduğunu göstermiştir. Yani CHP’den bu meseleyi çözmesini bekliyor değiliz ki, niye çözmüyor da kem küm ediyorsunuz diye kızalım. Üstelik ortada bir iktidar var. İktidar yani, yöneten kadro, o çözmeyecekse mahallenin muhtarı mı çözecek? Gidip muhtarı mı eleştirelim? Başörtüsü sorununun sebebi AKP değilse de, çözmeyenin AKP olması hasebiyle suçludurlar.

Çevik Bir’i mi eleştirmedik, Ahmed Nejdet Sezer’i mi, ya da merhum Bülent Ecevit’i mi? Biz hepsine sözümüzü söyledik. Onlar, ‘atın bu kadını meclisten‘ dediklerinde biz onurumuza halel getirmedik, sonuna kadar arkasında durduk. Siz bu lafı söyleyenlerin ardından ‘ne de güzel insandı, çok hayırlı işler yaptı‘ diyerek yine otoriteye mi hakka iman hususundaki duruşunuzu ortaya koydunuz.

Biz, bizden olan, daha doğrusu bizden olduğunu iddia eden kişileri sorguluyoruz, sorgulamalıyız da. Çünkü onlar bizim değerlerimizi, bizim inançlarımızı, bizim hassasiyetlerimizi ‘araç’ yaparak bugün bu kadar büyüyebildiler.

Bizim namusumuzu namus bildiklerini iddia ettiler, 367 sayısına ulaştıkları halde Anayasa’yı değiştirmediler. İnsan niye diye sormadan yapamıyor, sormadan yapabilenlere hayret ediyorum.

Ümit bekleyiştir, yorar insanı. Artık ne AKP’den ne de beslendiği menbâdan ikbâle dair en küçük bir ümit dahi taşıyamıyoruz. Çünkü samimi değiller. Hele yiğit hiç değiller.

Eninde sonunda çözülebilir, mühim olan bu mu? Tam sekiz senedir çözmeyenler, eminim ki bu sorun muhâl bir tarihte çözülürse kahraman ilân edilecekler. Çünkü Cemil Meriç’in ifâdesiyle,

“Türk milleti… Hangi millet? Bu millet on senede bir değişen hafızasız nesiller amalgamı…”

KategoriFikir Etiketler, ,

Biz Bu Filmi İzledik

Salı, 06 Oca 2009 Yorum yap

 

 

İsrail ateşkesin sona ermesinin ardından, 18 aydır abluka altında tuttuğu Gazze’ye yeniden havadan, denizden ve karadan saldırıya başladı. Hepimizin izlediği gibi İsrail’in saldırdığı bölge sadece Hamas yönetiminde olan Gazze. Filistin devletini ikiye ayırmayı başarmış olan siyonistler öyle görülüyor ki kendileriyle işbirliğine gitmeyen Hamas’ı bitirmek arzusunda. İşbirlikçi El-Fetih’ten, Mahmud Abbas’tan ise çıt yok. Tıpkı 2004′deki İsrail-Hizbullah savaşında Lübnan hükümetinin takındığı tavır gibi.

İsrail kimsenin bilmediği, tanımadığı türlü kimyasal silahlarla saldırırken; Hamas’ın elinde ise teknolojik bakımdan çok aşağıda kalan teçhizat var. Bölge devletlerinin reisleri büyük bir sınavdan geçiyor. Mısır’da Hüsnü Mübarek, Refah sınır kapısını açmamakta diretiyor. İşgal altındaki Filistin’de yiyecek yok, ilaç yok, elektrik, doğalgaz yok.

Suriye’den ses çıkmıyor. Lübnan’da Hizbullah’tan kınama geldi. İran’da Ahmedinejad ‘İsrail’in sonu geldi’ diyor. Ya Türkiye ?

Türkiye’de Sayın Başbakanımız R.Tayyip Erdoğan bize geçmiş senelerdeki şaşkınlığımızı yaşatıyor. Hatırlayın, Irak savaşı esnasında ‘Abd askerlerinin evlerine sağ salim dönmeleri için dua ediyorum.‘*1 demişti sayın Başbakan. Sonra, ‘ABD’nin küresel barış ve hürriyetin güçlendirilmesiyle tehlikelerin önlenmesi için ortaya koyduğu stratejik hedeflerin Türkiye’nin hedefleriyle örtüşmesi, paylaşılan ortak değerlerin bir tezahürüdür.’*2 demişti. Sonra Sayın Başbakan ‘ABD – Türkiye ortaklığının kendini toparlama yeteneği, ittifakımızın kalıcı olmasına imkan vermiştir ve bizi eleştirenlerin de yanıldığını göstermemizi sağlayacaktır.’*3 demişti.

Bu kadar amerikancı yönünü geçmiş dönemde yoğun biçimde ortaya koyduktan sonra; ülkemizde milli hassasiyetin yükseldiği, şehitlerimizin arttığı zamanlarda ise tam aksi biçimde anti-emperyalist tavır takınarak hepimizi şaşırtmıştı. Sözde Ermeni soykırımının Amerikan Temsilciler Meclisi komisyonunda kabul edilmesinin ardından; ‘Amerika onbinlerce kilometreden gelip Irak’ı vururken kimse, kimseye sormadı.‘ da diyebilmişti. Daha sonra Barrack Obama’nın ‘Seçilirsem Ermeni soykırımını tanıyacağım.’ açıklaması üzerine de onu ‘Acemi siyasetçi’ olarak nitelemişti.

Tayyip Erdoğan neler dedi, neler yaptı; daha sonra neler dedi ve neler yaptı. Aynı senaryo bugün tekrarlanıyor. Gazze kuşatma altında ve Başbakan bugünlerde çok coşkulu konuşuyor. İşgalin ilk günlerinde temkinli yaklaşırken yurt genelinde öfkenin artmasına binâen Tayyip Erdoğan da tepkisinin derecesini sözleri ile arttırdı. Başlarda ‘İsrail’i kınıyoruz.’ derken, bugünlerde ‘Biz Osmanlı torunuyuz, bu zulme sessiz kalamayız.‘ , ‘Zulümde biz zalimlerin yanında olamayız.‘ türünden aksiyoner tavırlar ile medyada görünmekte. Evet sözler güzel, Başbakan milletin haleti ruhiyesini güzel okuyup güzel demeçlerle boy gösteriyor basında. Tam yerinde ve tam zamanında.

Peki AKP cephesinde bu gibi ifadeler duyulurken; Cemil Çiçek’in, ona İsrail’e verilen askeri ihalelerin iptal edilip edilmeyeceğinin sorulması üzerine, ‘Konuları birbirine karıştırmamak lazım, ülkenin menfaatleri ile ilgili konular ayrıdır.‘ demesine ne demeli ?

Yine AKP, yine sözde çok ama özde yok tavırlar. Peki biz bu senaryoyu hatırladık mı ? Evet, kesinlikle. Geçtiğimiz birkaç seneye göz atalım, Recep Tayyip Erdoğan 2004′de, ADL ve AJC (Anti Defamation League – American Jewish Committiee) kurumları tarafından, Yahudilere hizmet edenlere verilen ‘Yahudi Üstün Hizmet Madalyası‘ aldı. Medya bunu (bilhassa AKP yandaşı medya) örneğin Vakit Gazetesi, ‘Musevi Cesaret Ödülü’ olarak lanse etti ancak ne var ki aynı ödülü Emekli Orgeneral Çevik Bir aldığı zaman Vakit Gazetesi, ‘Yahudilerden Üstün Hizmet Ödülü‘ başlığıyla vermişti.

Bu ödülü aldıktan sonra bir açıklama yapan Başbakan, şöyle demişti : ‘Musevi düşmanlığı utanç verici bir akıl hastalığının tezahürüdür, katliamla sonuçlanan bir sapkınlıktır, sapıklıktır… Soykırım, etnik temizlik, ırkçılık, İslam düşmanlığı, Hıristiyan düşmanlığı, yabancı düşmanlığı ve terörizm geçmişten bugüne kadar devam edegelen kötülüğün farklı yüzleridir… Başka dinlere hoşgörü göstermek bize Peygamber mirasıdır… Musevi düşmanlığının Türkiye’de yeri yok…

Peki, biraz daha geçmişe gidelim. R.Tayyip Erdoğan Refah Partisi İstanbul İl Başkanı iken, Yörünge dergisinin 8 Ağustos 1993 tarihli sayısında Ali Akel’le yaptığı röportajda şunları söylemişti : ‘İsrail, zihniyet itibariyle insan denilen mükemmel varlığı, varlık sebebi dışında tanımlayan emperyalist, şovenist bir anlayışın ifadesidir. Türkiye’nin İsrail’i tanıması tarihimiz açısından ciddi bir talihsizliktir. Bizim tarihimize sürülmüş bir kara lekedir… Ortadoğu’daki kanser mikrobu olan bu zihniyeti sulamak, beslemek kadar büyük bir zulüm olamaz… İsrail’i devlet olarak tanımıyorum.

Peki bu Yahudi Cesaret Ödülü’nü veren ADL kimdir, onu da yine günümüz AKP yanlısı medyalarından Zaman Gazetesi’nin 20 Kasım 1992 tarihli sayısının 2. sayfasındaki şu yazı ile tanıyalım.

ABD’de Yahudi mafyası: ADL

İngiliz Farmasonluğu’nun Yahudi kolu olan B’nai Brith’in etkisi altındaki ADL 1913 yılında kurulmuştur. ADL adeta, Amerikan mafyasının halkla ilişkiler bürosu gibidir. Kurdukları ‘Denizaşırı Yatırımcılar Servisi’ adlı şirketle, milletlerarası silah ve uyuşturucu kaçakçılığı, kirli parayı aklama gibi işleri yürütmektedir.

İşgal altındaki Filistin topraklarında ve Kudüs’ün Hıristiyan ve Müslüman bölgesindeki geniş arazilerin kanunsuz alım satımının ortaya çıkarıldığı emlak skandalı da yine işin içinde ADL’nin varlığını ortaya koyuyor. ADL’nin bilinen cinayetleri şunlardır: 15 Ağustos 1985’te Kafkasyalı Müslüman lider Tscherim Sobzocov, evinin önünde bombalı saldırı sonucu öldürüldü. Musevi iken Hak din İslam’a dönüş yapan Prof. İsmail Raci Faruki ve eşi 1985’in Ramazan’ında sabaha karşı evlerinde bıçaklanarak öldürüldüler. Gandhi ve Palme suikastlerinin arkasında da ADL’yi görüyoruz.’

Bu metin, Zaman Gazetesi’nden alıntı. Tabi bugünün Zaman’ından değil, 1992 zamanlarından…

Zaman değişiyor. Zamanla insanların ne derece idealist ya da ne derece ‘gücün yanında’ olduklarını görüyoruz. Evet, kesinlikle gerçekler zamanla anlaşılıyor.

Siyonist cumhurbaşkanı Şimon Peres TBMM’ye geldiği zaman o dindâr, o siyonizm düşmanı, o akıncı, o adam gibi adamların hepsi ayakta alkışladılar. O gün mecliste oturuma katılmayan tek milletvekili Muhsin Yazıcıoğlu idi.

Herkes; her hizip, cemaat, parti, lider, insan hesabını yalnız Allah’a verecek. Ne mutlu alnı ak yaşayanlara ve ne yazık o 180 derece şaşanlara…

 


1- By Recep Tayyip ErdoganThe Wall Street Journal
March 31st, 2003

2- Hürriyet – 11 Haziran 2005

3- Washington Post, April 21- 2003