Arşiv

Yazılar buna göre etiketlendi; ‘akp’

Yirmi Dört Şehit Kaç Gün Eder?

Çarşamba, 19 Eki 2011 Yorum yap

Alışıyoruz. Tekrarlanan eylemlere bir bir alışıyoruz. Daha dün altı polis şehit oldu, bünyede infiale yeterli gelmedi, derken bugün yirmi dört askerin şehit düşmesiyle devlet erkanı derin teessürlerini dile getirdiler. Görüyoruz ki ses çıkarma eşiğimiz 12+ imiş. Unutmuyorum, 2007′de Muhsin Yazıcıoğlu Bursa’da bir yemeğe katılmıştı, o konuşmasını yaparken on iki şehit haberi gelmişti ve konuşmasını yarıda keserek programı bitirmişti. O gün için on iki rakamı epey meşgul tuttu kamuoyunu. Sınır ötesi harekat düzenlendi kara kışta.

Bu kez sayı iki katı. Zaten artık on ikiden aşağısı haber değeri taşımıyor. Günde ortalama iki üç şehit ise, bu ülkenin standardı haline geldi. Şimdi merak ediyorum, yirmi dört şehit kaç gün edecek?

Takım elbiseli adamların rutin toplantıları başladı yine. MİT Müsteşarı, Genelkurmay 2. Başkanı, Milli Savunma Bakanı, Başbakan.. Sanki bir şey yapacaklarmış gibi toplanıyorlar. Daha birkaç ay önce, aynı toplantılar yapıldı, uçaklar havalandı, Kandil’i bombaladı, geri döndü. Sonuç? Yok.

Bu sonucun her aşamasında pek çok kurumun ve kişinin ihmali mevcuttur. Ama bu ülkenin bir Başbakan’ı varsa, hesap verecek olan da odur. Kılıçdaroğlu “Bu sonucun tek sorumlusu Tayyip Erdoğan’dır” derken canlı yayında, şehit haberlerini siyasi malzeme olarak kullandığını düşünmüştüm. Ta ki, Erdoğan’ın konuşmasını dinleyene kadar. Neymiş, metanetli olmalıymışız, sakin olmalıymışız, barıştan yana olmalıymışız, öfkemize hakim olamazsak terör örgütü amacına ulaşmış olurmuş.

Peki, AKP’nin liberal seçmeni tarafından devletin adamı olmakla suçlanan Cemil Çiçek nasıl bir açıklama yaptı? Şöyle dedi: “Bağrımıza taş basacağız, acımızı içimize gömeceğiz, kimse bizi bu süreçten (Yeni Anayasa) alıkoyamayacak.”

Şaka gibi açıklamalar. Bülent Arınç, “Allah onları helak etsin” diyor. Allah etmeyecek Bülent Bey, devlet edecek. Siz üstünüze düşeni yapmazsanız, Allah helak melak etmez. Allah, liyakatle yönetilmeyen toplumları helak eder.

Tüm bu acınacak haller bir yana, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, milletin acısına tercüman oldu. “Bu saldırıların intikamı çok büyük olacaktır ve misliyle de alınacaktır” dedi. Bu, bu kadar yani. Kardeşlik naraları atmaya, ayaküstü nlp semineri düzenlemeye hacet yok. Öfkeyse öfke, kinse kin, kansa kan, intikamsa intikam. Bir devletin onuru ayaklar altına alınıyor, her gün bir annenin, bir babanın, bir nişanlının bağrı yanıyor. İdarecilerimiz halktan bu denli kopuk olmamayı başarsalardı acılarımıza ortak olabilirlerdi. Herkesin oğlu Bilal Erdoğan değil ki, Akdeniz’in bağrında on beş gün askerlik yapsın, dönsün evine.

Bakınca olan bitene, olan bitene verilen tepkiye, Kılıçdaroğlu’na hak vermemek mümkün değil. Aptal bir açılım projesinin bugün bizi getirdiği noktada Başbakan’ın vaktinde “kelle” diye nitelediği şehitler birer eğitim zaiyatı olmaktan ileri gidemedi. PKK’nın meclis uzantısı partinin vekili, bugün bize insan haklarına değinen subliminal mesajlı taziyesini iletiyor. Ertuğrul Günay ağlıyor, Bekir Bozdağ MHP ve CHP’yi eleştirmekten başka bir iş yapmıyor, elalem de halimize bakıp gülüyordur.

Bir de, neymiş, Cumhurbaşkanı’nın bu ifadeleri fevri kabul edilmeliymiş, yoksa çok tehlikeli mesajlarmış. Şaka gibi gerçekten. Adamlar gelip vuruyor, canımızı alıyor, bizim yapmamız gerekense bağrımıza taş basmak, bağırmamak, öfkelenmemek. Okyanus ötesinden de bir mesaj yayınlansa hani, şöyle dense, “bir yüzüne tokat yiyen, çevirmeli öteki yüzünü”… Ne de olsa, açılımın mimarlarından değil mi? Aman ona zeval gelmesin, olur yani, alıştık, yirmi dört şehit de olur, açılım sağolsun!

İnsanlar devletten büyüme falan istemiyor, milyonlarca genci ikbali olmayan bölümlere yerleştirip üniversiteli göstererek işsizlik oranında yaptıkları manipülasyonu da sorgulamıyor, vazgeçtiler. Ya da eşe dosta akrabaya peşkeş çekilen ülke kaynaklarının da hesabını sormuyor. Her yıl yeniden bozulup yapılan yolların ihalesini hangi firmalar alıyor bunu da geçtiler. Yolsuzlukları, adaletsizlikleri, hukuksuzlukları da rafa kaldırdılar. İnsanlar tek bir şey istiyor, onurlu yaşam.

Devletlerin onuru olmalı, devletler onurlarıyla yaşamalı. Bu işin bir boyutu. Bir diğer boyutu, kimse evladını “yem” etmek istemiyor artık. Ya ofansif bir strateji belirlenir, onurlu bir savaş başlar, şehitler ucuz politikalara kurban verilmemiş olur; ya da ülkenin bir kutsalına daha dolaylı yoldan dinamit atılmış olur.

Evet artık paşaların helikopteriyle pikniğe gittikleri, namaz kılanları askeri okullarda fişledikleri dönem yok. Artık ordu bu köhne yapılanmadan arınıyor. Öyleyse, şanlı mazisine dönecek, devlet erkanının beyan ettiği gibi nefesini hainlerin ensesinde hissettiği gerçek ve tek çözüm yoluna yönelecektir. Bu işin sonu yok. Otuz yıldır da gelmedi. Terörü bitirmenin tek yolu PKK’yı ve onunla bağlantılı her şeyi yok etmektir. Oturup ağlamak, barış lafları etmek, aciz duruma düşmek bugün ihtiyacımız olan şey hiç değil. Bugün, birlik olunacaksa intikam için olunmalı. Hainlerin başını sokacak delik bırakılmamalı. Artık, bir annenin, bir babanın, bir nişanlının daha vebali alınmamalı. Artık, insanlar başı dik, mağrur uyanabilmeli ertesi sabaha. Artık devlet, öfke olup yağmalı.

Bunlar yapılmıyor mu? Yirmi dört şehit yine birkaç gün sonra unutuluyor, insanlar Muhteşem Yüzyıl’a dönebiliyorlarsa, değişen hiçbir şey olmuyor, şehit olanların yakınları mahvolmakla kalıyorsa, hesap sorulmuyor, intikam alınmıyorsa, iktidar var ama muktedir olamıyorsa, Başbakan’ın şehitler için söylediği “kelle” lafı bu hükümet için kullanılmalı ve bu basiretsizlik bu kelleyi götürmelidir. İntikamı layıkıyla alacak çok hükümet çıkar..

KategoriFikir Etiketler, , , , ,

Lüzumu Halinde Açınız!

Cumartesi, 19 Mar 2011 Yorum yap

Rıdvan Kaya’nın 2007’de basılan “Değişim Sürecinde Ak Parti ve Müslümanlar” adlı kitabını (ekin yayınları) okuduğumda son 7-8 senede olan bitenlerin analizinin ne kadar da güzel yapıldığını gördüm. Kitapta “kimlik buharlaşması” kavramına çok fazla atıf var.

Son 7-8 sene, bizim kuşağımızın lise ve yüksek öğrenim zamanlarını kapsıyor. Yani, Müslüman kimliğimizin en dinamik, en idealist, en radikal, en samimi zamanlarını. Kitabın ele aldığı konu şu, Comte’un pozitivizmin temellerini attığından bu yana “gelişen” modern dünya algılarının Müslümanlar için günümüze kadar getirdiği sorunlara daha mikro ölçekte Türkiye için Akp ne gibi çözümler üretti, katkıda bulundu.

Parantez açıyorum, BBP içinde bir mesele var, Muhsin Başkan’ın şehadet sürecinde “aday olursam (…)” şeklinde sin-kaf’lı cümleler kuran ve bir canlı yayında “…eteklik giyerim” diyen diyen mevcut genel başkan Yalçın Topçu’ya BBP tabanının haklı bir tepkisi var. “Sözünün eri değilmiş” deniyor.

Akp bu sorunlara elbette ki hiçbir çözüm üretmedi. Konuyla bağlayacak olursak, 3 Kasım 2002 seçimleri öncesi “bu meseleyi çözmek bizim için namus borcudur” diyenlerin oy oranı, her seçim döneminde bunu “namus meselesi” haline getirip sonra “bu çağda namus falan ne o öyle!”, “başörtüsü %1’in sorunudur” söylemlerini geliştirmeleri sonucunda artış göstermiştir, bu da gerçekten enteresandır.

Neyse asıl konumuza gelelim. Değişim sürecinde Ak Parti ve Müslümanlar.

Ak Parti sözüm ona “muhafazakar” bir iktidar olması hasebiyle, yine sözüm ona muhafazakarları bürokrasinin, ticaretin, ihalelerin ve bilumum “iktidar” güçlerinin zirvelerine taşımış, onlara sistemle iyi geçinmeyi öğretmiş, idare-i maslahatçılığın ne kadar muazzam bir olgu olduğunu benimsetmiştir.

Liberal ekonominin “Allah yüzümüze güldü”, “Allah nimetini kulunun üstünde görmek ister”, “hamd olsun” ifadeleriyle “islami”leştiği bir cemiyet meydana geldi.

Çünkü son 7-8 yılda yeni kavramlar girdi literatürümüze. Jipli başörtülü, abdestli kapitalist, üstü Mekke altı Paris v.s

Aliya diyor ki, “Acılar ve ızdıraplar içinde doğan dinler ve devrimler rahat ve konfora gömülünce biter.” Burada da biten bir şeyler var.

Akp Giresun Kadın Kolları üyesi Nilüfer Demir aday adaylığı açıklamasında şu cümlelere yer veriyor:

“Başörtü takıyorum. Ama ben daha önce Kadastro Müdürlüğü’nde çalışırken de daireye gidene kadar kapıyordum, dairede açıyordum. Zaten listeye girersem gerilim taraftarı olmam. Genel Başkanım ne derse, kapalı ya da açık, onların verdiği her karara uyabilirim. Genel Başkanımın dediği her doğrultuda ben hareket ederim. İç tüzük ne uygulamamızı gerektiriyorsa.”

İç tüzük, genel başkan ne derse, kapalı ya da açık..

Hangi din, hangi tanrı, hangi inanç?

Bu kadar aymazlık sadece mide bulandırıyor.

Başörtüsü (aslında bunu tesettür olarak ele alsak daha doğru olacak) inanan insanlar için namaz ile herhangi bir farkı bulunmayan bir ibadet/eylemdir. Bir giyim tarzı, moda ya da şekil değildir. Bunu her ne kadar “dinin teferruatıdır” şeklinde telaffuz etmiş bir hocamız bulunsa da, yükselen seslerin ardından pek muhafazakar İslamcımız Nazlı Ilıcak Hanımefendi aracılığıyla bu sözlere bir açıklama getirilmişti. Şöyle deniyordu:

“[Örtü mevzuunda bir şey demeğe hakkımız yok. Konuyla ilgili Kur'an-ı Kerim'de açık sarih nasslar var. Bu itibarla mevzu, yorumların dışında kalır. Çünkü bu bir Allah emridir.]

Şimdi bu cümle okununca, “başörtüsü teferruattır” anlamı çıkıyor mu? Tabiî ki çıkmıyor. Çünkü teferruat, “olsa da olur, olmasa da” manâsına gelir. Fethullah Gülen “teferruattır” sözünü, öncelik meselesini vurgulamak için sarf ediyor. Başörtü sorununu öne çıkarıp, bunun kavgasını vermenin bir üslup hatası olduğunu söylüyor. Başörtüsünün iman ölçüsünde önem taşımadığını anlatmak istiyor. Gülen’in bu fikrine tamamen katılıyoruz.”

Bir şey hem nass olacak, hem ona sahip çıkma mücadelesi hâkir bir üslup ile “kavgacı, isyancı” addedilecek. Hem bu mevzuda söz söylemeye kimsenin hakkı yok denecek, hem de “açıverin canım siz de gürültü yapmaya gerek yok” denecek. Sonra da, teferruat derken öyle demek istemedik..

Yani, “otoriteye itaat.”

Gelinen nokta bu. Kapalı ya da açık, genel başkan isterse açarız, çünkü biz zaten öylesine örtüyoruz.(?!) Filanca isterse açarız, falan durum gerektirirse açarız, falan şey için vazgeçilebilir, filan mevzu hizmet bakımından daha elzemdir, falan konuda kazanılacak hayır örterek kazanılacak hayırdan fazladır nitekim açmakta bir beis yoktur tarzı iğdiş edilmiş bir din telakkisi ile kendini de bu yalana inandıran fertlerden kurulu bir cemiyet.

Türkiye için “Değişim Sürecinde Akp ve Müslümanlar” bu demek oluyor.

Acı bir tablo.

Yazmaya el kalkmıyor.

İnsan bari vicdan azabını yitirmesin..

KategoriFikir Etiketler, , ,

Başörtüsü – 76. Baskı

Cuma, 15 Eki 2010 Yorum yap

Başörtüsü problemi, yıllardır zaman zaman gündem olmuş, zaman zaman unutulmuş, kanıksanmış, alışılmış, girift bir çıkmaz olmuş meselesi Türkiye’nin.

İstanbul Üniversitesi’nden bir öğrencinin şapka ile derse girmek istemesi üzerine dersten atılması, ardından bu öğrencinin YÖK’e dilekçe ile başvurması sonucu yeniden alevlenmiş meselesi Türkiye’nin.

Onlarca yıldır çözülememiş; kimilerince başörtüsü ile üniversite ve her türlü kamusal alana girilirse ülkenin laik yapısının ciddi zarar göreceği, kimilerince seri iktidarlar için en elzem malzeme görülen, kimilerince mağlubiyetlerin ardından ‘ben vatandaşıma sahip çıkıyorum‘ mesajını vermek için savunulan meselesi Türkiye’nin.

Kimilerince; bilimin, aklın, fennin, mantığın beşiği olması gereken üniversitelerde, aynı inanca ve aynı fikirlere sahip erkeklerin içeri alınması ama kızların alınmaması ile, muâsır medeniyetler seviyesi yolunda hiç de tezat oluşturmayan meselesi Türkiye’nin!

Hep sürüncemede kalan, hep korkaklıktan, yüreksizlikten üstelik sekiz senedir iktidarda sözüm ona muhafazakâr bir parti varken hep ‘adım adım zafere‘ naralarıyla insanların umutlarının oya çevrildiği meselesi Türkiye’nin.

AKP’nin, 3 Kasım 2002′de meydanlarda bangır bangır bağırarak ‘bu meseleyi çözmek bizim için namus borcudur‘ cümlesi ile onu iktidara taşıyan meselesidir Türkiye’nin. Ayrıca dikkate şayandır ki ara dönemlerin hiçbirinde adı anılmayan ancak yakın gelecekte ne zaman bir seçim görünse hemen gündeme gelen meselesidir Türkiye’nin.

2002, 2004, 2007 seçimlerinin hemen öncesinde hep bir namus borcu olmuş, aralarda ise Mehmet Ali Şahin’in ifâdesiyle ‘%1′inin‘ meselesidir Türkiye’nin.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, İspanya’da yaptığı bir konuşmasında ‘özgürlükler yolunda nasıl engel koyarsınız, bunu nasıl engellersiniz‘ diyerek başında olduğu devletini İspanyollara şikayet ettiği meselesidir Türkiye’nin.

Aynı zamanda yine Başbakan’ın İspanya’da yaptığı konuşmada ‘velev ki siyasi simge olsa‘ diyerek, azgın azınlığın ekmeğine yağ sürdüğü, anlamsız bir şekilde iyice çıkmaza soktuğu meselesidir Türkiye’nin.

İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencisi Leyla Şahin’in, beşinci senesinde başörtüsüyle ‘ısrarla’ derslere girmesi üzerine okuldan atılması, ardından AİHM’e başvurması, AİHM’in bu konuda Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni haklı bulmasının ardından ayyuka çıkan ve hakkında hiçbir açıklama yapıl-a-mayan dönemin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün AİHM’e dava hakkında, davanın seyrini belirleyen, AİHM’in kararını dayandırdığı Türkiye Cumhuriyeti Devleti adına yaptığı savunmasının bile insanlara hiçbir şeyi gösteremediği meselesidir Türkiye’nin.

Türban üniversitelerdeki laik eğitimle çelişmekte ve bağdaşmamaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası din istismarını yasaklamaktadır. Üniversitelerde türban takma olayı gericiliği de teşvik etmektedir.

Türban, çağdaşlaşma yolunda bir geri adımdır. Amaç modernleşme ve çağdaş görüntüyü korumaktır. Siyasal simge haline getirilen başörtüsü özgürlük sorunu değil politikacılar tarafından şeriat amaçlı kullanılmış bir olgudur.” ( http://www.inhak-bb.adalet.gov.tr/aihm/karar/leylasahin.doc ) – (http://serkancengiz.av.tr/index.php?id=38&L=2 )

Başörtüsü, AKP hükümetinin bu savunma ile isteyerek ya da kerhen, daha da katmerli bir çözümsüzlüğe taşıdığı meselesidir Türkiye’nin.

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın,

“Yani burada bizim bireysel özgürlük anlayışlarımız eğer genel özgürlük anlayışının önüne çıkarsa herhalde yanlış yaparız diye düşünüyorum. Geneli kucaklamak durumundayız. Ormanı düşünelim, oradaki birkaç ağacı değil. Birkaç ağaç üzerinden hareket edersek yanlış yaparız. Nitekim Türkiye’de yapılan kamuoyu araştırmalarının bu konudaki neticeleri çok açık net ortadadır.”

Sözleriyle, mağdur olan kızları birkaç ağaca benzettiği meselesidir Türkiye’nin.

Öğrenci affı getirildi. Yani zamanında başını açmadığı için okullarını bitiremeyenlere bir fırsat(!) tanındı. Peki nasıl mezun olacaklardı? Erdoğan, sorunu çözdü: “Peruk taksınlar girsinler.”

Başbakan Erdoğan: “Başörtüsü konusunda hiçbir yerde, kimseye söz vermedim. Vaat etmediklerimizi, vaat edilmiş gibi gösteren, provoke edenler var.” dedi. Bu haber de 3 Nisan 2005 günü ajanslara düştü.

Falandır filandır. Başörtüsü, sayısız haber, sayısız örnekle AKP’ye dair ümitlerin tükendiği meselesidir Türkiye’nin.

Ama başörtüsü en çok, bir kızın tarifi güç dramıdır. Düşünün, bir inancınız var, inanç yani, sımsıkı bağlanılan, ardından yol gidilen kavram. O inancın ardından yol gidemiyorsunuz ama hala o inancı taşıyorsunuz. Bu kolay bir iç mülâhaza değildir. İnandığınız gibi yaşayamıyorsanız ve ısrarla inanmaya devam ediyorsanız, hep bir mücadele halinde olursunuz kendinizle. Yorulanlar kanıksamaya başlar, alışırlar ve o inanç zamanla tesirini kaybeder, ismi kalır. İnsanları pasifize etmenin, yormanın, bıktırmanın, usandırmanın ve teslim etmenin en kalıcı yolu sürünceme ile bir zulmü sürece yaymaktır. Buna da kerhen, dolaylı, istemeyerek ya da her nasılsa destek olan herkes o zulmü yapanlar gibi suçludur. İmkânı olduğu halde engel olmayan, ortadan kaldırmayan da zalimdir. Ucuz dünyevi rant hesaplarıyla mukayese edilemeyecek, onlara tercih edilemeyecek bir ‘namus borcu‘dur bu. Ödemeyenlerin düşüneceğidir..

Başörtüsü, inançtan da önce bir özgürlük, bir şahsiyet meselesidir. Hazindir ki, özgürlükleri yasaklayanların başında gelen İsmet İnönü’nün, “Bir memlekette, namuslular, namussuzlar kadar cesur olmadıkça, o memlekette kurtuluş yoktur..” sözü bugün ‘namus borcumuz’ diyenlerin korkaklığını gözler önüne seriyor.

Bugün orta sahada kısa paslarla top çevrilen oyunun adıdır başörtüsü. Başbakan topu YÖK’e atar, YÖK öğrenciye atar, bir şey çıkmaz. Sonra Başbakan ‘toplumsal mutabakat‘ der, oysa toplum mutabıktır zaten. Bir de Diyanet’e soralım der Başbakan, Diyanet ‘herkes özgür olmalı‘ der. Yine bir şey çıkmaz.

Suçlu AKP midir? AKP de suçludur. Mühim olan bunu görebilmek. Niye CHP’yi eleştirmiyoruz mesela, çünkü ortadaki samimiyetsizlik buna gerek olmadığını gösteriyor. CHP zaten müzmin bir muhalefet olarak bu gibi insan haklarının önünde durmuş, tarihi boyunca, milletten kopuk olduğunu göstermiştir. Yani CHP’den bu meseleyi çözmesini bekliyor değiliz ki, niye çözmüyor da kem küm ediyorsunuz diye kızalım. Üstelik ortada bir iktidar var. İktidar yani, yöneten kadro, o çözmeyecekse mahallenin muhtarı mı çözecek? Gidip muhtarı mı eleştirelim? Başörtüsü sorununun sebebi AKP değilse de, çözmeyenin AKP olması hasebiyle suçludurlar.

Çevik Bir’i mi eleştirmedik, Ahmed Nejdet Sezer’i mi, ya da merhum Bülent Ecevit’i mi? Biz hepsine sözümüzü söyledik. Onlar, ‘atın bu kadını meclisten‘ dediklerinde biz onurumuza halel getirmedik, sonuna kadar arkasında durduk. Siz bu lafı söyleyenlerin ardından ‘ne de güzel insandı, çok hayırlı işler yaptı‘ diyerek yine otoriteye mi hakka iman hususundaki duruşunuzu ortaya koydunuz.

Biz, bizden olan, daha doğrusu bizden olduğunu iddia eden kişileri sorguluyoruz, sorgulamalıyız da. Çünkü onlar bizim değerlerimizi, bizim inançlarımızı, bizim hassasiyetlerimizi ‘araç’ yaparak bugün bu kadar büyüyebildiler.

Bizim namusumuzu namus bildiklerini iddia ettiler, 367 sayısına ulaştıkları halde Anayasa’yı değiştirmediler. İnsan niye diye sormadan yapamıyor, sormadan yapabilenlere hayret ediyorum.

Ümit bekleyiştir, yorar insanı. Artık ne AKP’den ne de beslendiği menbâdan ikbâle dair en küçük bir ümit dahi taşıyamıyoruz. Çünkü samimi değiller. Hele yiğit hiç değiller.

Eninde sonunda çözülebilir, mühim olan bu mu? Tam sekiz senedir çözmeyenler, eminim ki bu sorun muhâl bir tarihte çözülürse kahraman ilân edilecekler. Çünkü Cemil Meriç’in ifâdesiyle,

“Türk milleti… Hangi millet? Bu millet on senede bir değişen hafızasız nesiller amalgamı…”

KategoriFikir Etiketler, ,

Biz Bu Filmi İzledik

Salı, 06 Oca 2009 Yorum yap

İsrail ateşkesin sona ermesinin ardından, 18 aydır abluka altında tuttuğu Gazze’ye yeniden havadan, denizden ve karadan saldırıya başladı. Hepimizin izlediği gibi İsrail’in saldırdığı bölge sadece Hamas yönetiminde olan Gazze. Filistin devletini ikiye ayırmayı başarmış olan siyonistler öyle görülüyor ki kendileriyle işbirliğine gitmeyen Hamas’ı bitirmek arzusunda. İşbirlikçi El-Fetih’ten, Mahmud Abbas’tan ise çıt yok. Tıpkı 2004′deki İsrail-Hizbullah savaşında Lübnan hükümetinin takındığı tavır gibi.

İsrail kimsenin bilmediği, tanımadığı türlü kimyasal silahlarla saldırırken; Hamas’ın elinde ise teknolojik bakımdan çok aşağıda kalan teçhizat var. Bölge devletlerinin reisleri büyük bir sınavdan geçiyor. Mısır’da Hüsnü Mübarek, Refah sınır kapısını açmamakta diretiyor. İşgal altındaki Filistin’de yiyecek yok, ilaç yok, elektrik, doğalgaz yok.

Suriye’den ses çıkmıyor. Lübnan’da Hizbullah’tan kınama geldi. İran’da Ahmedinejad ‘İsrail’in sonu geldi’ diyor. Ya Türkiye ?

Türkiye’de Sayın Başbakanımız R.Tayyip Erdoğan bize geçmiş senelerdeki şaşkınlığımızı yaşatıyor. Hatırlayın, Irak savaşı esnasında ‘Abd askerlerinin evlerine sağ salim dönmeleri için dua ediyorum.‘*1 demişti sayın Başbakan. Sonra, ‘ABD’nin küresel barış ve hürriyetin güçlendirilmesiyle tehlikelerin önlenmesi için ortaya koyduğu stratejik hedeflerin Türkiye’nin hedefleriyle örtüşmesi, paylaşılan ortak değerlerin bir tezahürüdür.’*2 demişti. Sonra Sayın Başbakan ‘ABD – Türkiye ortaklığının kendini toparlama yeteneği, ittifakımızın kalıcı olmasına imkan vermiştir ve bizi eleştirenlerin de yanıldığını göstermemizi sağlayacaktır.’*3 demişti.

Bu kadar amerikancı yönünü geçmiş dönemde yoğun biçimde ortaya koyduktan sonra; ülkemizde milli hassasiyetin yükseldiği, şehitlerimizin arttığı zamanlarda ise tam aksi biçimde anti-emperyalist tavır takınarak hepimizi şaşırtmıştı. Sözde Ermeni soykırımının Amerikan Temsilciler Meclisi komisyonunda kabul edilmesinin ardından; ‘Amerika onbinlerce kilometreden gelip Irak’ı vururken kimse, kimseye sormadı.‘ da diyebilmişti. Daha sonra Barrack Obama’nın ‘Seçilirsem Ermeni soykırımını tanıyacağım.’ açıklaması üzerine de onu ‘Acemi siyasetçi’ olarak nitelemişti.

Tayyip Erdoğan neler dedi, neler yaptı; daha sonra neler dedi ve neler yaptı. Aynı senaryo bugün tekrarlanıyor. Gazze kuşatma altında ve Başbakan bugünlerde çok coşkulu konuşuyor. İşgalin ilk günlerinde temkinli yaklaşırken yurt genelinde öfkenin artmasına binâen Tayyip Erdoğan da tepkisinin derecesini sözleri ile arttırdı. Başlarda ‘İsrail’i kınıyoruz.’ derken, bugünlerde ‘Biz Osmanlı torunuyuz, bu zulme sessiz kalamayız.‘ , ‘Zulümde biz zalimlerin yanında olamayız.‘ türünden aksiyoner tavırlar ile medyada görünmekte. Evet sözler güzel, Başbakan milletin haleti ruhiyesini güzel okuyup güzel demeçlerle boy gösteriyor basında. Tam yerinde ve tam zamanında.

Peki AKP cephesinde bu gibi ifadeler duyulurken; Cemil Çiçek’in, ona İsrail’e verilen askeri ihalelerin iptal edilip edilmeyeceğinin sorulması üzerine, ‘Konuları birbirine karıştırmamak lazım, ülkenin menfaatleri ile ilgili konular ayrıdır.‘ demesine ne demeli ?

Yine AKP, yine sözde çok ama özde yok tavırlar. Peki biz bu senaryoyu hatırladık mı ? Evet, kesinlikle. Geçtiğimiz birkaç seneye göz atalım, Recep Tayyip Erdoğan 2004′de, ADL ve AJC (Anti Defamation League – American Jewish Committiee) kurumları tarafından, Yahudilere hizmet edenlere verilen ‘Yahudi Üstün Hizmet Madalyası‘ aldı. Medya bunu (bilhassa AKP yandaşı medya) örneğin Vakit Gazetesi, ‘Musevi Cesaret Ödülü’ olarak lanse etti ancak ne var ki aynı ödülü Emekli Orgeneral Çevik Bir aldığı zaman Vakit Gazetesi, ‘Yahudilerden Üstün Hizmet Ödülü‘ başlığıyla vermişti.

Bu ödülü aldıktan sonra bir açıklama yapan Başbakan, şöyle demişti : ‘Musevi düşmanlığı utanç verici bir akıl hastalığının tezahürüdür, katliamla sonuçlanan bir sapkınlıktır, sapıklıktır… Soykırım, etnik temizlik, ırkçılık, İslam düşmanlığı, Hıristiyan düşmanlığı, yabancı düşmanlığı ve terörizm geçmişten bugüne kadar devam edegelen kötülüğün farklı yüzleridir… Başka dinlere hoşgörü göstermek bize Peygamber mirasıdır… Musevi düşmanlığının Türkiye’de yeri yok…

Peki, biraz daha geçmişe gidelim. R.Tayyip Erdoğan Refah Partisi İstanbul İl Başkanı iken, Yörünge dergisinin 8 Ağustos 1993 tarihli sayısında Ali Akel’le yaptığı röportajda şunları söylemişti : ‘İsrail, zihniyet itibariyle insan denilen mükemmel varlığı, varlık sebebi dışında tanımlayan emperyalist, şovenist bir anlayışın ifadesidir. Türkiye’nin İsrail’i tanıması tarihimiz açısından ciddi bir talihsizliktir. Bizim tarihimize sürülmüş bir kara lekedir… Ortadoğu’daki kanser mikrobu olan bu zihniyeti sulamak, beslemek kadar büyük bir zulüm olamaz… İsrail’i devlet olarak tanımıyorum.

Peki bu Yahudi Cesaret Ödülü’nü veren ADL kimdir, onu da yine günümüz AKP yanlısı medyalarından Zaman Gazetesi’nin 20 Kasım 1992 tarihli sayısının 2. sayfasındaki şu yazı ile tanıyalım.

ABD’de Yahudi mafyası: ADL

İngiliz Farmasonluğu’nun Yahudi kolu olan B’nai Brith’in etkisi altındaki ADL 1913 yılında kurulmuştur. ADL adeta, Amerikan mafyasının halkla ilişkiler bürosu gibidir. Kurdukları ‘Denizaşırı Yatırımcılar Servisi’ adlı şirketle, milletlerarası silah ve uyuşturucu kaçakçılığı, kirli parayı aklama gibi işleri yürütmektedir.

İşgal altındaki Filistin topraklarında ve Kudüs’ün Hıristiyan ve Müslüman bölgesindeki geniş arazilerin kanunsuz alım satımının ortaya çıkarıldığı emlak skandalı da yine işin içinde ADL’nin varlığını ortaya koyuyor. ADL’nin bilinen cinayetleri şunlardır: 15 Ağustos 1985’te Kafkasyalı Müslüman lider Tscherim Sobzocov, evinin önünde bombalı saldırı sonucu öldürüldü. Musevi iken Hak din İslam’a dönüş yapan Prof. İsmail Raci Faruki ve eşi 1985’in Ramazan’ında sabaha karşı evlerinde bıçaklanarak öldürüldüler. Gandhi ve Palme suikastlerinin arkasında da ADL’yi görüyoruz.’

Bu metin, Zaman Gazetesi’nden alıntı. Tabi bugünün Zaman’ından değil, 1992 zamanlarından…

Zaman değişiyor. Zamanla insanların ne derece idealist ya da ne derece ‘gücün yanında’ olduklarını görüyoruz. Evet, kesinlikle gerçekler zamanla anlaşılıyor.

Siyonist cumhurbaşkanı Şimon Peres TBMM’ye geldiği zaman o dindâr, o siyonizm düşmanı, o akıncı, o adam gibi adamların hepsi ayakta alkışladılar. O gün mecliste oturuma katılmayan tek milletvekili Muhsin Yazıcıoğlu idi.

Herkes; her hizip, cemaat, parti, lider, insan hesabını yalnız Allah’a verecek. Ne mutlu alnı ak yaşayanlara ve ne yazık o 180 derece şaşanlara…


1- By Recep Tayyip ErdoganThe Wall Street Journal
March 31st, 2003

2- Hürriyet – 11 Haziran 2005

3- Washington Post, April 21- 2003