Arşiv

Yazılar buna göre etiketlendi; ‘başbakan’

Yirmi Dört Şehit Kaç Gün Eder?

Çarşamba, 19 Eki 2011 Yorum yap

Alışıyoruz. Tekrarlanan eylemlere bir bir alışıyoruz. Daha dün altı polis şehit oldu, bünyede infiale yeterli gelmedi, derken bugün yirmi dört askerin şehit düşmesiyle devlet erkanı derin teessürlerini dile getirdiler. Görüyoruz ki ses çıkarma eşiğimiz 12+ imiş. Unutmuyorum, 2007′de Muhsin Yazıcıoğlu Bursa’da bir yemeğe katılmıştı, o konuşmasını yaparken on iki şehit haberi gelmişti ve konuşmasını yarıda keserek programı bitirmişti. O gün için on iki rakamı epey meşgul tuttu kamuoyunu. Sınır ötesi harekat düzenlendi kara kışta.

Bu kez sayı iki katı. Zaten artık on ikiden aşağısı haber değeri taşımıyor. Günde ortalama iki üç şehit ise, bu ülkenin standardı haline geldi. Şimdi merak ediyorum, yirmi dört şehit kaç gün edecek?

Takım elbiseli adamların rutin toplantıları başladı yine. MİT Müsteşarı, Genelkurmay 2. Başkanı, Milli Savunma Bakanı, Başbakan.. Sanki bir şey yapacaklarmış gibi toplanıyorlar. Daha birkaç ay önce, aynı toplantılar yapıldı, uçaklar havalandı, Kandil’i bombaladı, geri döndü. Sonuç? Yok.

Bu sonucun her aşamasında pek çok kurumun ve kişinin ihmali mevcuttur. Ama bu ülkenin bir Başbakan’ı varsa, hesap verecek olan da odur. Kılıçdaroğlu “Bu sonucun tek sorumlusu Tayyip Erdoğan’dır” derken canlı yayında, şehit haberlerini siyasi malzeme olarak kullandığını düşünmüştüm. Ta ki, Erdoğan’ın konuşmasını dinleyene kadar. Neymiş, metanetli olmalıymışız, sakin olmalıymışız, barıştan yana olmalıymışız, öfkemize hakim olamazsak terör örgütü amacına ulaşmış olurmuş.

Peki, AKP’nin liberal seçmeni tarafından devletin adamı olmakla suçlanan Cemil Çiçek nasıl bir açıklama yaptı? Şöyle dedi: “Bağrımıza taş basacağız, acımızı içimize gömeceğiz, kimse bizi bu süreçten (Yeni Anayasa) alıkoyamayacak.”

Şaka gibi açıklamalar. Bülent Arınç, “Allah onları helak etsin” diyor. Allah etmeyecek Bülent Bey, devlet edecek. Siz üstünüze düşeni yapmazsanız, Allah helak melak etmez. Allah, liyakatle yönetilmeyen toplumları helak eder.

Tüm bu acınacak haller bir yana, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, milletin acısına tercüman oldu. “Bu saldırıların intikamı çok büyük olacaktır ve misliyle de alınacaktır” dedi. Bu, bu kadar yani. Kardeşlik naraları atmaya, ayaküstü nlp semineri düzenlemeye hacet yok. Öfkeyse öfke, kinse kin, kansa kan, intikamsa intikam. Bir devletin onuru ayaklar altına alınıyor, her gün bir annenin, bir babanın, bir nişanlının bağrı yanıyor. İdarecilerimiz halktan bu denli kopuk olmamayı başarsalardı acılarımıza ortak olabilirlerdi. Herkesin oğlu Bilal Erdoğan değil ki, Akdeniz’in bağrında on beş gün askerlik yapsın, dönsün evine.

Bakınca olan bitene, olan bitene verilen tepkiye, Kılıçdaroğlu’na hak vermemek mümkün değil. Aptal bir açılım projesinin bugün bizi getirdiği noktada Başbakan’ın vaktinde “kelle” diye nitelediği şehitler birer eğitim zaiyatı olmaktan ileri gidemedi. PKK’nın meclis uzantısı partinin vekili, bugün bize insan haklarına değinen subliminal mesajlı taziyesini iletiyor. Ertuğrul Günay ağlıyor, Bekir Bozdağ MHP ve CHP’yi eleştirmekten başka bir iş yapmıyor, elalem de halimize bakıp gülüyordur.

Bir de, neymiş, Cumhurbaşkanı’nın bu ifadeleri fevri kabul edilmeliymiş, yoksa çok tehlikeli mesajlarmış. Şaka gibi gerçekten. Adamlar gelip vuruyor, canımızı alıyor, bizim yapmamız gerekense bağrımıza taş basmak, bağırmamak, öfkelenmemek. Okyanus ötesinden de bir mesaj yayınlansa hani, şöyle dense, “bir yüzüne tokat yiyen, çevirmeli öteki yüzünü”… Ne de olsa, açılımın mimarlarından değil mi? Aman ona zeval gelmesin, olur yani, alıştık, yirmi dört şehit de olur, açılım sağolsun!

İnsanlar devletten büyüme falan istemiyor, milyonlarca genci ikbali olmayan bölümlere yerleştirip üniversiteli göstererek işsizlik oranında yaptıkları manipülasyonu da sorgulamıyor, vazgeçtiler. Ya da eşe dosta akrabaya peşkeş çekilen ülke kaynaklarının da hesabını sormuyor. Her yıl yeniden bozulup yapılan yolların ihalesini hangi firmalar alıyor bunu da geçtiler. Yolsuzlukları, adaletsizlikleri, hukuksuzlukları da rafa kaldırdılar. İnsanlar tek bir şey istiyor, onurlu yaşam.

Devletlerin onuru olmalı, devletler onurlarıyla yaşamalı. Bu işin bir boyutu. Bir diğer boyutu, kimse evladını “yem” etmek istemiyor artık. Ya ofansif bir strateji belirlenir, onurlu bir savaş başlar, şehitler ucuz politikalara kurban verilmemiş olur; ya da ülkenin bir kutsalına daha dolaylı yoldan dinamit atılmış olur.

Evet artık paşaların helikopteriyle pikniğe gittikleri, namaz kılanları askeri okullarda fişledikleri dönem yok. Artık ordu bu köhne yapılanmadan arınıyor. Öyleyse, şanlı mazisine dönecek, devlet erkanının beyan ettiği gibi nefesini hainlerin ensesinde hissettiği gerçek ve tek çözüm yoluna yönelecektir. Bu işin sonu yok. Otuz yıldır da gelmedi. Terörü bitirmenin tek yolu PKK’yı ve onunla bağlantılı her şeyi yok etmektir. Oturup ağlamak, barış lafları etmek, aciz duruma düşmek bugün ihtiyacımız olan şey hiç değil. Bugün, birlik olunacaksa intikam için olunmalı. Hainlerin başını sokacak delik bırakılmamalı. Artık, bir annenin, bir babanın, bir nişanlının daha vebali alınmamalı. Artık, insanlar başı dik, mağrur uyanabilmeli ertesi sabaha. Artık devlet, öfke olup yağmalı.

Bunlar yapılmıyor mu? Yirmi dört şehit yine birkaç gün sonra unutuluyor, insanlar Muhteşem Yüzyıl’a dönebiliyorlarsa, değişen hiçbir şey olmuyor, şehit olanların yakınları mahvolmakla kalıyorsa, hesap sorulmuyor, intikam alınmıyorsa, iktidar var ama muktedir olamıyorsa, Başbakan’ın şehitler için söylediği “kelle” lafı bu hükümet için kullanılmalı ve bu basiretsizlik bu kelleyi götürmelidir. İntikamı layıkıyla alacak çok hükümet çıkar..

KategoriFikir Etiketler, , , , ,

Biz Bu Filmi İzledik

Salı, 06 Oca 2009 Yorum yap

İsrail ateşkesin sona ermesinin ardından, 18 aydır abluka altında tuttuğu Gazze’ye yeniden havadan, denizden ve karadan saldırıya başladı. Hepimizin izlediği gibi İsrail’in saldırdığı bölge sadece Hamas yönetiminde olan Gazze. Filistin devletini ikiye ayırmayı başarmış olan siyonistler öyle görülüyor ki kendileriyle işbirliğine gitmeyen Hamas’ı bitirmek arzusunda. İşbirlikçi El-Fetih’ten, Mahmud Abbas’tan ise çıt yok. Tıpkı 2004′deki İsrail-Hizbullah savaşında Lübnan hükümetinin takındığı tavır gibi.

İsrail kimsenin bilmediği, tanımadığı türlü kimyasal silahlarla saldırırken; Hamas’ın elinde ise teknolojik bakımdan çok aşağıda kalan teçhizat var. Bölge devletlerinin reisleri büyük bir sınavdan geçiyor. Mısır’da Hüsnü Mübarek, Refah sınır kapısını açmamakta diretiyor. İşgal altındaki Filistin’de yiyecek yok, ilaç yok, elektrik, doğalgaz yok.

Suriye’den ses çıkmıyor. Lübnan’da Hizbullah’tan kınama geldi. İran’da Ahmedinejad ‘İsrail’in sonu geldi’ diyor. Ya Türkiye ?

Türkiye’de Sayın Başbakanımız R.Tayyip Erdoğan bize geçmiş senelerdeki şaşkınlığımızı yaşatıyor. Hatırlayın, Irak savaşı esnasında ‘Abd askerlerinin evlerine sağ salim dönmeleri için dua ediyorum.‘*1 demişti sayın Başbakan. Sonra, ‘ABD’nin küresel barış ve hürriyetin güçlendirilmesiyle tehlikelerin önlenmesi için ortaya koyduğu stratejik hedeflerin Türkiye’nin hedefleriyle örtüşmesi, paylaşılan ortak değerlerin bir tezahürüdür.’*2 demişti. Sonra Sayın Başbakan ‘ABD – Türkiye ortaklığının kendini toparlama yeteneği, ittifakımızın kalıcı olmasına imkan vermiştir ve bizi eleştirenlerin de yanıldığını göstermemizi sağlayacaktır.’*3 demişti.

Bu kadar amerikancı yönünü geçmiş dönemde yoğun biçimde ortaya koyduktan sonra; ülkemizde milli hassasiyetin yükseldiği, şehitlerimizin arttığı zamanlarda ise tam aksi biçimde anti-emperyalist tavır takınarak hepimizi şaşırtmıştı. Sözde Ermeni soykırımının Amerikan Temsilciler Meclisi komisyonunda kabul edilmesinin ardından; ‘Amerika onbinlerce kilometreden gelip Irak’ı vururken kimse, kimseye sormadı.‘ da diyebilmişti. Daha sonra Barrack Obama’nın ‘Seçilirsem Ermeni soykırımını tanıyacağım.’ açıklaması üzerine de onu ‘Acemi siyasetçi’ olarak nitelemişti.

Tayyip Erdoğan neler dedi, neler yaptı; daha sonra neler dedi ve neler yaptı. Aynı senaryo bugün tekrarlanıyor. Gazze kuşatma altında ve Başbakan bugünlerde çok coşkulu konuşuyor. İşgalin ilk günlerinde temkinli yaklaşırken yurt genelinde öfkenin artmasına binâen Tayyip Erdoğan da tepkisinin derecesini sözleri ile arttırdı. Başlarda ‘İsrail’i kınıyoruz.’ derken, bugünlerde ‘Biz Osmanlı torunuyuz, bu zulme sessiz kalamayız.‘ , ‘Zulümde biz zalimlerin yanında olamayız.‘ türünden aksiyoner tavırlar ile medyada görünmekte. Evet sözler güzel, Başbakan milletin haleti ruhiyesini güzel okuyup güzel demeçlerle boy gösteriyor basında. Tam yerinde ve tam zamanında.

Peki AKP cephesinde bu gibi ifadeler duyulurken; Cemil Çiçek’in, ona İsrail’e verilen askeri ihalelerin iptal edilip edilmeyeceğinin sorulması üzerine, ‘Konuları birbirine karıştırmamak lazım, ülkenin menfaatleri ile ilgili konular ayrıdır.‘ demesine ne demeli ?

Yine AKP, yine sözde çok ama özde yok tavırlar. Peki biz bu senaryoyu hatırladık mı ? Evet, kesinlikle. Geçtiğimiz birkaç seneye göz atalım, Recep Tayyip Erdoğan 2004′de, ADL ve AJC (Anti Defamation League – American Jewish Committiee) kurumları tarafından, Yahudilere hizmet edenlere verilen ‘Yahudi Üstün Hizmet Madalyası‘ aldı. Medya bunu (bilhassa AKP yandaşı medya) örneğin Vakit Gazetesi, ‘Musevi Cesaret Ödülü’ olarak lanse etti ancak ne var ki aynı ödülü Emekli Orgeneral Çevik Bir aldığı zaman Vakit Gazetesi, ‘Yahudilerden Üstün Hizmet Ödülü‘ başlığıyla vermişti.

Bu ödülü aldıktan sonra bir açıklama yapan Başbakan, şöyle demişti : ‘Musevi düşmanlığı utanç verici bir akıl hastalığının tezahürüdür, katliamla sonuçlanan bir sapkınlıktır, sapıklıktır… Soykırım, etnik temizlik, ırkçılık, İslam düşmanlığı, Hıristiyan düşmanlığı, yabancı düşmanlığı ve terörizm geçmişten bugüne kadar devam edegelen kötülüğün farklı yüzleridir… Başka dinlere hoşgörü göstermek bize Peygamber mirasıdır… Musevi düşmanlığının Türkiye’de yeri yok…

Peki, biraz daha geçmişe gidelim. R.Tayyip Erdoğan Refah Partisi İstanbul İl Başkanı iken, Yörünge dergisinin 8 Ağustos 1993 tarihli sayısında Ali Akel’le yaptığı röportajda şunları söylemişti : ‘İsrail, zihniyet itibariyle insan denilen mükemmel varlığı, varlık sebebi dışında tanımlayan emperyalist, şovenist bir anlayışın ifadesidir. Türkiye’nin İsrail’i tanıması tarihimiz açısından ciddi bir talihsizliktir. Bizim tarihimize sürülmüş bir kara lekedir… Ortadoğu’daki kanser mikrobu olan bu zihniyeti sulamak, beslemek kadar büyük bir zulüm olamaz… İsrail’i devlet olarak tanımıyorum.

Peki bu Yahudi Cesaret Ödülü’nü veren ADL kimdir, onu da yine günümüz AKP yanlısı medyalarından Zaman Gazetesi’nin 20 Kasım 1992 tarihli sayısının 2. sayfasındaki şu yazı ile tanıyalım.

ABD’de Yahudi mafyası: ADL

İngiliz Farmasonluğu’nun Yahudi kolu olan B’nai Brith’in etkisi altındaki ADL 1913 yılında kurulmuştur. ADL adeta, Amerikan mafyasının halkla ilişkiler bürosu gibidir. Kurdukları ‘Denizaşırı Yatırımcılar Servisi’ adlı şirketle, milletlerarası silah ve uyuşturucu kaçakçılığı, kirli parayı aklama gibi işleri yürütmektedir.

İşgal altındaki Filistin topraklarında ve Kudüs’ün Hıristiyan ve Müslüman bölgesindeki geniş arazilerin kanunsuz alım satımının ortaya çıkarıldığı emlak skandalı da yine işin içinde ADL’nin varlığını ortaya koyuyor. ADL’nin bilinen cinayetleri şunlardır: 15 Ağustos 1985’te Kafkasyalı Müslüman lider Tscherim Sobzocov, evinin önünde bombalı saldırı sonucu öldürüldü. Musevi iken Hak din İslam’a dönüş yapan Prof. İsmail Raci Faruki ve eşi 1985’in Ramazan’ında sabaha karşı evlerinde bıçaklanarak öldürüldüler. Gandhi ve Palme suikastlerinin arkasında da ADL’yi görüyoruz.’

Bu metin, Zaman Gazetesi’nden alıntı. Tabi bugünün Zaman’ından değil, 1992 zamanlarından…

Zaman değişiyor. Zamanla insanların ne derece idealist ya da ne derece ‘gücün yanında’ olduklarını görüyoruz. Evet, kesinlikle gerçekler zamanla anlaşılıyor.

Siyonist cumhurbaşkanı Şimon Peres TBMM’ye geldiği zaman o dindâr, o siyonizm düşmanı, o akıncı, o adam gibi adamların hepsi ayakta alkışladılar. O gün mecliste oturuma katılmayan tek milletvekili Muhsin Yazıcıoğlu idi.

Herkes; her hizip, cemaat, parti, lider, insan hesabını yalnız Allah’a verecek. Ne mutlu alnı ak yaşayanlara ve ne yazık o 180 derece şaşanlara…


1- By Recep Tayyip ErdoganThe Wall Street Journal
March 31st, 2003

2- Hürriyet – 11 Haziran 2005

3- Washington Post, April 21- 2003