Arşiv

Yazılar buna göre etiketlendi; ‘israil’

İran U-18 Milli Takımının Fikstürü(!)

Çarşamba, 09 Haz 2010 2 yorum

ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Ekvator’u ziyareti sırasında düzenlediği basın toplantısında şunları söyledi :

BM Güvenlik Konseyi’nde yapılacak oylamaların neticesinde, İran için bugüne kadar uygulanmamış en sert yaptırımlar ortaya konacaktır…”

Ne oylamasından bahsediyor Bayan Clinton ? İran’ın nükleer enerji çalışmaları hakkındaki oylamadan. Peki ABD başta olmak üzere, bu oylamada ‘evet’ oyu kullanacak tüm ülkeler İran’ın nükleer enerji üretimine neden karşı çıkıyorlar biliyor musunuz ?

Çünkü Amerika’nın 6 Ağustos 1945′te Hiroşima’ya, 9 Ağustos 1945′te de Nagazaki’ye attığı atom bombaları sonucu resmi verilere göre 360.000 sivil hayatını kaybetti. Çünkü İran’da; ABD’de olduğu gibi 12.000, Rusya’da olduğu gibi 16.000, Çin’de olduğu gibi 22.000, Fransa’da olduğu gibi 350, İngiltere ve İsrail’de olduğu gibi 200 adet nükleer savaş başlığı bulunmamakta.

Çünkü İran, ABD ve diğer nükleer başlık bulunduran ülkeler gibi, atom bombası atış talimi yaparken binlerce insanı sakat bırakmamış, coğrafyada yıllarca sürecek kansere sebep olmamıştı.

Çünkü İran, ABD’nin güdümüyle kendisine karşı nükleer silah kullanan Irak yüzünden 100.000 insanını kaybetmişti. Devam eden senelerde de kanser yüzünden on binlercesini daha…

Ama asıl sebep sanırım bunlar değil… İran’ın bir otorite tanımazlığı var. Mesela bir başka nükleer başlık bulunduran Hindistan gibi değil(!) Ya da aynı şekilde Pakistan… İran “tam bağımsız” olma gayretinde…

İran, Medler, Safeviler ve Pers İmparatorluğu’ndan gelen büyük ve güçlü bir tarihi olan, Ortadoğu’da dengeleri belirleme potansiyeline sahip önemli bir ülke. Bu da vahşi kapitalistlerin hoşuna gitmiyor tabi ki. Hele bir de nükleer enerji üretimine dair çalışmalar ortadayken, bu onlar için ciddi bir tehdit anlamına geliyor. Çünkü nükleer enerji demek, “dokunma yanarsın” demek…

İslam Devrimi’nin ardından İran’ı siyasi olarak avucunun içine alamayan ABD, pek çok zaman çeşitli sebeplerle ve son olarak da nükleer enerji konusuyla BM’yi, İran’a yaptırımlar için sıkıştırmakta. Peki İran bu tutumlara nasıl cevap veriyor ?

Haziran 2008′de, BM’nin Güvenlik Kurulu’nda tartışacağı İran’ın uranyum zenginleştirmesi hakkındaki paket için, İran Hükümet Sözcüsü Gulamhüseyin İlham, şöyle dedi : “Eğer paket uranyum zenginleştirme işlemini askıya almayı içeriyorsa, hiçbir şekilde görüşülebilir bir paket değildir.”

İran’ın bu kararlı tavrı, şimdiye kadar her istediğini elde etmeyi başarmış (ki burada güçlü olan onlar değil, güçsüz kalan muhataplardır) olan ABD, Avrupa Birliği, İsrail, Nato ve BM açısından önemli bir mağlubiyet resmi olmakta. Bunu da kabullenemeyen Batı, İran’a askeri müdahaleyi dâhi gündemine almıştı. Ama İran, Irak değil elbette. Her fırsatta, “BM ne derse desin biz tıpkı BM üyesi diğer ülkeler gibi nükleer çalışmalarımıza devam edeceğiz. Bizim nükleer silahımız yok, enerji için üretiyoruz ama onların hesabını vermesi gereken sayısız suçları var nükleer enerji konusunda…” diyor.

ABD, atom bombası kullanarak yüz binlerce insanı katlettiği 2.Dünya Savaşı’nın hesabını hâlâ vermiş değil. İsrail, 2006′da Lübnan’da kullandığı hidrojen bombalarının hesabını vermiş değil. Bu ülkeler nükleer enerji kullanarak sivilleri katletti ve ne BM ne Avrupa Birliği ne de başka bir kuruluş hesap sordu. Şimdi kalkıp İran’a, daha ortada olmayan nükleer silahları için hesap sormak, yaptırım uygulamak, askeri müdahaleden bahsetmek, tüm dünyayı İran’a karşı bir tavır için körüklemek, pek masum görünmüyor.

Bu süreç, Türkiye’yi öyle yakından ilgilendiriyor ki, lehine bir sonuç elde edebileceği bir çok imkan sunuyor aslında. İran’ın elinde nükleer enerji bulundurması, İsrail ya da ABD’nin ona “Irak” muamelesi yapmasının önüne geçiyor. Bu durumda İran’ı köşeye sıkıştırmak için diplomatik yollara başvuruyorlar. Türkiye’nin, bölgedeki en önemli güç olarak, yandaşlığının elde edilmesi büyük bir avantaj demek.

Dikkatinizi çekti mi bilmem ancak, BM Güvenlik Kurulu’nda İran hakkındaki son oylamada Türkiye çekimser oy kullandı. Türkiye ile birlikte Brezilya da çekimser kaldı. Ve geçtiğimiz ay, Mayıs’ta, Türkiye-İran-Brezilya uranyum takası için anlaşma imzaladılar. İran’ın yenilenen siyasi ilişkilerde Küba, Venezuella gibi ülkeleri de, onların BM’de ret oyu vermeleriyle kanıtladıkları şekilde, yanına alması dengeleri değişmeye zorluyor.

ABD ve İsrail, İran’a karşı atacakları her bürokratik adımda Türkiye’ye muhtaçlar. Ve bu, Türkiye’nin kârına olacak. İsrail, Kuzey Irak’ta istediği gibi at koşturmaktan vazgeçebilir ve Türkiye’nin başına musallat olan terör probleminde şaşırtıcı bir şekilde çözüm merkezi haline gelebilirdi ki, son aptallığıyla bunun yolunu görünürde kendisine kapatmış oldu. İran bu meselede iyi bir politika izleyip, Türkiye ne derse hazırız mesajları vererek ikili ilişkileri geliştirme peşinde.

Türkiye şu an çok önemli bir aşamada. Rusya ile imzalanan nükleer enerji anlaşması, artık Türkiye’nin de aktif şekilde nükleer enerji üretimine geçeceğinin ilk önemli sinyali. Ve güdülen bu denge politikası kısa sürede terk edilmek zorunda kalınabilir. Çünkü bir süre sonra, taraf olmayanın bertaraf olabileceği bir siyasi konjonktürün içine giriyor dünya. Türkiye son Gazze hadisesinin ardından, bu olayın üstelik ciddi şekilde milli bir yönünün de bulunması sebebiyle, İsrail’e karşı sert bir tavır almış bulunmakta. Ama U-18 milli takımını geri çekmekten fazla bir şey de yapamadı. Türkiye, bu trajikomik tepkilerden bir an önce vazgeçip, ayağına kadar gelmiş bu imkan ile safını belirlemeli, onurlu olmalı.

Bu tavrın içi doldurulmalı, Türkiye tarafını netleştirmelidir. İran’a devrim her ne kadar Fransa’dan kalkan jumbojet ile gelmiş olsa da, İran her ne kadar vaktinde PKK’yı kendi topraklarında eğitip Türkiye’ye salmış olsa da, bütün bunlar bugün değişmiş durumda. İran, devrimin ardından Batı ülkelerinin beklentilerini boşa çıkararak politik açıdan bağımsızlaşma yoluna gitmiş ve PKK, PJAK olup İran’ı da vurduğunda hatasını anlamıştır. Buna örnek, TSK ve İran Ordusu’nun PKK’ya karşı ortak operasyonlarıdır. İran, gerek tarihsel süreçte gerekse yakın geçmişteki hatalarından ötürü Türkiye için dost olamamışsa da, mevcut durumda düşman da değildir. Ve süreç iki ülkenin birbirine daha da yaklaşacağını göstermekte. Çünkü İran, nükleerde adaletsiz bir tutuma maruz kalıyor. Türkiye, İsrail’den yediği tokat için adaleti BM kapısında arıyor, eli boş dönüyor. Filistin hâlâ tutsak, çıt yok.

BM’nin İran’a karşı bu yanlı tutumu, İran’ı haklı da çıkarıyor haliyle. İsrail’in son vahşeti üstüne büyük bir aymazlık gösteren ABD, BM, AB, NATO, kendilerinin adalet anlayışının ne seviyede olduğunu ortaya koyuyorlar. Türkiye, onuruna ve Filistin’e sahip çıkmalı, güçlünün haklı değil, haklının güçlü olduğu bir dünyayı savunmalı. Çünkü bu dünyayı yöneten güçler bize şunu söylüyor :

Adalet mi, adalet ne arar bu dünyada…”

Tak Tak Tak, Kim O ? Takiyye Ben…

Pazar, 06 Haz 2010 Yorum yap

Dünya son iki haftada çok yoğun bir gündemi paylaşıyor.. Gazze ablukasını delmek için yola çıkan sivil gemilere İsrail donanmasının uyguladığı katliam. Bu çokça konuşuldu, vicdân sahipleri kınadı, devletler İsrail’in umursamadığı ufak tefek yaptırımlar uyguladı, vesaire…

Tüm dünyada politikacılar, insan hakları savunucuları bu konu üzerinde görüş belirtti. İsrail’in hukuk tanımazlığını, dünyaya meydan okumasını kabul edilemez telakki ettiler.

Biz, olayların başladığı andan itibaren, yani o gece yarısından, yani tüm bakanlar, milletvekilleri, ajans sahipleri uykudayken bile yüreklerimizi kardeşlerimizle kenetlemiş, gözümüzü ekrandan ayırmıyorduk. Çünkü bu küçük bir iş değildi, İsrail’in sınır tanımazlığına, silahsız insanların insanlık adına başkaldırışıydı.

İsrail’in gemiye kanlı baskınının ardından sekiz saat geçmişti ki, nihayet Türkiye Cumhuriyeti Devleti adına bir açıklama, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’tan geldi. Birinci hançer etkisi buydu yüreklerde. Bizim vekillerimiz geldikleri ekoller sebebiyle edip özelliğine sahipler. Kelimelere rengarenk kanatlar takıyorlar. Ama hepsi burada kalıyor. Bülent Arınç, devlet adına yaptığı açıklamasında mağlubiyetimizi gözler önüne serdi. Devlet, “İsrail’den en kısa zamanda esir ettiği insanları geri vermesini bekliyoruz” dedi.

Ardından Başbakan çıktı sahneye. Şu kadar dile çevrilen 45dk. süren grup toplantısı konuşmasında yine oldukça sertti. İsrail’i suçladı, terör devleti olarak tanımladı. Ama yaptırımdan bahsetmedi. İsrail’le halen devam eden askeri-ekonomik ve siyasi işbirliklerini süresiz askıya almaktan bile bahsedemedi. Sadece eskisi gibi olmaz dendi ve geçildi. İkinci hançer darbesi buydu.

Aslında en dürüstleri Ahmet Davutoğlu olmalı, kötünün iyisi bir tavrı o koyabildi ortaya. Mühlet verdi İsrail’e. Uyulmasa ne olurdu orayı bilemiyoruz, tabi.

Olayların ikinci günüydü, Fethullah Gülen gemide hayatını yitirenler için bir taziye mesajı yayınladı. Hocaefendi toplumsal meselelerde pek fikir beyan etmiyor, genelde ölüm vakalarında taziye mesajları ile gündemine geliyor kamuoyunun. Bu kez farklıydı ama, bu sadece taziye ile geçiştirilebilecek bir olay değil diyorduk ki, çok geçmeden bir açıklama geldi.

Hocaefendi, açıklamasında şöyle diyordu : “İHH’nın İsrail’den izin almaması, otoriteye başkaldırıdır. İHH’nın politik bir yönü olup olmaması konusunda da bir şey diyemeyeceğim..”

Fethullah Gülen’in bu açıklamaları, üçüncü hançeri vurdu yüreklere. Bülent Yıldırım sert tepki gösterdi, umarım doğru değildir dedi bu açıklamalar için. Ne var ki, doğruydu.

Birlik beraberliğimiz bozulmasın diye sineye çekti çoğu vicdân sahibi. Tıpkı uluslar arası dengeleri gözetmek adına İsrail’e hesap soramamaktaki tavır gibi, elimiz kolumuz bağlı kaldık. Toplumun kanaat önderiydi O, öyle lanse ediliyordu. Bir bildiği vardır şüphesiz, diyemedik daha fazla…

Hakan Albayrak, olayların üstüne “Dünya artık aynı dünya olmayacaktır” demişti. Dünyanın siyasi yapısını nasıl etkiler bilemem ama, her insan, her vicdân bir sınav veriyor bu süreçte. Artık bardak taşmış olmalı ki, otoriteye itaat kaygısından sıyrılıyor vicdânlar birer birer.

Hocaefendi’nin, gariptir, bir otorite sevdası var. 12 Eylül darbesinde, darbeci Kenan Evren ve askerlerini “son karakolun kahraman bekçileri” olarak tanımlaması, darbe için “Türk’ün zafer hanesinde en mualla yeri işgal edecektir” demesi ve “Bu zafere selam duruyor, yiğit Mehmetçiğe teşekkür ediyorum” sözlerini söyleyebilmiş olması, nasıl ki o zaman “Kanımız aksa da zafer İslam’ın” sloganını kendine yol edinmiş ülkücü nesli sırtından hançerlemişse, 28 Şubat’ta devlet otoritesine angaje olma çabasının ürünü olarak Erbakan hükümetine “Beceremediniz, çekilin” demesi yine ve bir kez daha müslümanları sükut-u hayale uğratmıştı.

Şimdi, aynı döngünün devam ettiğini görüyoruz. Ve artık, isyan kertesine gelen insanlar, sorgulamaktan kaçamıyorlar.

Bülent Arınç değil miydi ki, Erbakan da gitse bizim yerimiz hep Milli Görüş’tür diyen.. Artık, ortaya konan iş nispetinde rağbet edilebilecek tüm insanlara, zaman gösterdi ki sözler hakikati yansıtmıyor. Mesela Başbakan önce Yahudi örgütlerinden aldığı Üstün Hizmet madalyalarını iade etmeli. Sonra biz diyeceğiz ki, Başbakan samimi, dürüst, sözünün eri..

Ve, Hocaefendi değil miydi ki, İzmir vaazlarında şu cümleleri kuran :

“…Allah’ın mescidi işgal edildi… Ümmetin ilk kıblesi işgal edildi… Bu işgale karşı durmayanı Allah kahretsin. Bu işgali protesto etmeyeni Allah kahretsin… Gözlerinizden okuduğum inanca dayanarak, Allah’a and olsun ki, Amerikan küfrüne karşı var gücümüzle savaşacağız…”

Biz Fethullah Gülen’i böyle tanımış, böyle dinlemiştik büyüklerimizden. Yine bir İzmir vaazında, Azerbaycan işgalini anlatıyordu, o anlatımı, o ses tonu, o gözyaşları… “Haberleri dinlerken iki büklümüm, insanların çığlıklarını duydum, oldum dört büklüm” ifadeleri yüreğimize işledi seneler sonra izlediğimizde. Gözyaşı medeniyetine inanmıştık.

Takiyye deniyor şimdi. Duygusal, hamasi çıkışlarımız “Bu işler böyle olmuyor” tokadı yiyor bir bir. Zafere giden yolda her şey mübah kabul ediliyor. Bunun için mi gömlek değiştiriyor insanlar, bunun için mi baş ayrı ayak ayrı oynuyor..

Hocaefendi bir röportajda, takiyyenin Sünni gelenekte yeri olmadığını ve kendisinin her yönüyle tam bir Sünni olduğunu belirtiyor. O zaman bu açıklamalar ne anlama gelmeli, Allah’ın, erezyonu sadece toprak için yaratmamış olduğunu mu düşünmeliyiz, yoksa bu da mı takiyye, takiyyenin takiyyesi mi…

Öyle girift, öyle havasız, öyle soğuk ve hissiz ki bu tavır.. İnsan vicdânının inanabileceği herhangi bir zafere böyle gidilememeli. Bu şekilde varılan nokta zafer addedilemez. İHH’yı politik olmakla suçlamak, abes bir ifade değil mi ? Politikanın kitabını yazıyor bu tutumların sahipleri…

Değil mi ? Mahzun gönüllerimiz Ebu Zerr duruşunun hasretini çekmekte. Siyasetin kirli ve kalpsiz yollarına ümit bağlamak vazifesinden istifa ediyoruz yaşadıkça… İhanete ortak olmuş kalplerin, riyaya bulanmış dillerin ne adına olursa olsun, hayra götürebileceğine olan inancımız vuruluyor her defasında… Ağır geliyor, midemiz almıyor bu görüntüyü.

-

Cuma günü Filistin’de, hutbeyi okuyan seçilmiş Hamas hükümetinin devlet başkanı İsmail Haniyye’nin arkasında büyük bir Türk bayrağı vardı. Hocaefendi’yi tanıdığımızda İslam ile bütünleşmiş yekpâre Türk milletinin dertlerini kürsüsünden Allah’a ilettiğini söylüyordu. Tek derdinin, davasının, mensubu olduğu milletin başta olmak üzere tüm ümmetin dertlerine hiç değilse dua ederek çare aramak olduğunu söylüyordu. Bir olmalıyız, güçlü olmalıyız, direnmeliyiz diyordu küffara karşı. O şehitler de şüphesiz severdi Hocaefendi’yi. Ve Akdeniz’e damlayan kanlar bir onurlu duruşun tohumu oldular. Filistin tüm kalbiyle bir oldu Türkiye ile. Türk milleti sahip çıktı kardeşine.

Takiyyenin başarısını bilemeyiz. İlerde doğuracağı sonuçları kestiremeyiz. Ama insan bazen sadece onuru için yaşamanın peşinde koşar. Ve işte, bu tablo sağlandıysa, ne gam diyordur belki de şehitler.

Allah hepsine rahmet eylesin…

Şeytan’a Ketum Olmak

Salı, 01 Haz 2010 Yorum yap

İsrail, her zaman yaptığını yine tekrarladı. Bu kez öyle böyle değil ama, açık sularda korsanlıktı bunun adı. Gazze’ye yardım malzemeleri taşıyan 600 kadar masum ve silahsız sivillerin üzerine ateş açtı. Onları öldürdü, yaraladı, esir aldı. Dünya İsrail’in şımarıklığı karşısında yine suskun, yine kınama mesajları havada uçuşuyor, somut tek bir müdahale yok.

Olayı birkaç yönden incelemek gerekiyor ve bu incelemeler ciddi şekilde, sindirilemeyen vicdanî yaralara yol açıyor. Bu yardım gemileri dünyanın dört bir tarafından tamamı silahsız barış elçileri taşıyan yolcu ve yük gemileriydi. İsrail açık sularda seyreden bu gemilere dört savaş gemisi, altı kadar hücum botu, 3 helikopter ve yüzlerce asker ile saldırdı. Bu insanlığın şehit edilmesiydi aynı zamanda. Kötülüğün iyiliğe saldırması, onu üstelik savunmasızken yakalaması ve katletmesiydi. İnsanlık yönünden, dünya İsrail’e anladığı dilden cevap veremedi. Gemide vatandaşı bulunan ülkelerden İspanya ve İsveç büyükelçilerini geri çağırdılar, Yunanistan tüm askeri tatbikatları iptal etti ve şimdiye kadar en fazla tepkiyi de icraat anlamında Yunanistan gösterdi.

Filistin’e giden yol yine kapatıldı. Gazze’yi abluka altında tutan Siyonistler bir kere daha dünyaya meydan okudu. Dünya yine kınadı. Filistin’in kaderi İsrail olmamalıydı, gün gösterdi ki bu kader dünyanın kaderi olma yolunda ilerliyor hızla. Çünkü İsrail’e dur diyen yok, İsrail insanlıktan nasibini almamış vahşi bir devlet olduğunu her hatırlattığında devletler İsrail’i kınamaya, suçlamaya devam ediyor.

İsrail karşısında somut bir tepki bulamadığı için bu denli pervasızca davranabiliyor. Suç, bu hadsizliği ona verenlerde de var, en az onun kadar. Ekonomik anlaşmalar iptal edilmiyor, askeri anlaşmalar sonlandırılmıyor, İsrail ne yaparsa yapsın, dil ile kınanmaktan öteye gitmiyor. Hep baş üstünde

Ve, son olaydaki en önemli nokta. Gemiler Türkiye bandıralıydı, organizasyonun sorumlusu bir Türk sivil toplum kuruluşu. Gemideki yüzlerce insan Türk vatandaşı.

İsrail’in hukuk tanımazlığı insanlık adına vahşettir, Filistin’in özgürlüğü yolunda engeldir. Ancak son olayda İsrail’in namlusu Türkiye’ye de dönmüş ve Türkiye’yi vurmuştur. Şöyle ki :

Uluslar arası sularda seyreden bir gemi, hangi ülke bayrağını taşıyorsa, o ülkenin toprak parçasıdır. İsrail’in tüm hukuksuzluğuyla bu gemiye açık sularda saldırması, sadece saldırması Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin fiili işgali anlamına gelmektedir.

İsrail bununla yetinmeyip, gemideki insanları vahşice öldürmüş, pek çoğunu yaralamış ve yaralılar da dahil hepsini kelepçeleyip esir almıştır.

Şimdi, mantıken, bir devletin kendisine ait ve yine kendi vatandaşlarını da taşıyan gemisine açık sularda bir başka devletin askerleri tarafından müdahale edilirse, bu savaş sebebi sayılır. Bu tabii, Türkiye için geçerli değil. Sayın Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç “Kimse bizden savaş ilan etmemizi beklemesin” diyerek bu konuyu açıklığa kavuşturmuştur.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nden yapılması beklenen açıklama, olaydan tam sekiz saat sonra gelmiştir. Oysa bu açık tabloda ilk yapılması gereken derhâl İsrail’e doğru yola çıkan üç – beş savaş gemisi, savaş uçakları v.s kontrolünde gemilerin teslim alınması olmalıydı. Türkiye teslim oldu.

Türkiye’nin tarihine bu olay ikinci bir çuval hadisesi olarak geçmiştir.

Açıklamalar, düştüğümüz vahameti daha net gözler önüne serdi. Hüseyin Çelik yaptığı açıklamada, İskenderun Deniz Harp Birliği’ne yapılan saldırının, yardım gemilerinin İsrail tarafından tacize başlandığı saatlere denk gelmesini ve saldırının deniz birliğine yapılmış olmasını kesinlikle rastlantı olarak görmediğini söyledi. Bu şu demektir, İsrail taşeronu olan Pkk’yı kullanarak İskenderun’a saldırmış ve bu gemiye dur deyin şeklinde ihtarda bulunmuştur. Hüseyin Çelik’in sözleri bu kapıya çıkıyor. Devlet eğer böyle düşünüyorsa bu ikinci bir savaş sebebidir.

Başbakan cevabımız sert olacak diyor, ama olayın üstünden 1.5 gün geçti hala gemiler İsrail’de, insanlar tutsak, ölü ve yaralı. Türkiye mağlup ve onursuz bir bekleyiş içinde.

Bülent Arınç, Başbakan’ın meclis toplantısında yaptığı konuşma esnasında ağlayınca, aklıma 2006′daki İsrail – Hizbullah savaşı sırasında Lübnan Devlet Başkanı Fuad Sinyora’nın gözyaşları geldi. Fuad Sinyora, siyasi baskılardan ötürü İsrail’e karşı Lübnan ordusunu savaşa sokamadığı için ağlıyordu.

Türkiye işgal edildi, Türkiye öldürüldü, Türkiye yaralandı ve Türkiye tutsak. Türk Silahlı Kuvvetleri niye var ? Nato’nun ayak işlerini görmek için mi, yoksa milletini müdafa etmek, vatanın haysiyetini korumak için mi ?

Yapılan açıklamalar, ortaya konan somut adımlar mağlubiyetin resmidir. Başbakan Yardımcısı, İsrail’den bir an önce gemileri, yaralıları ve tutsakları geri göndermesini istiyoruz dedi. İstiyoruz yani, talep makamındayız, el açıyoruz hâlâ İsrail’e. Oysa mantıklı olan nedir, senin ülkene ait gemileri kaçıran, vatandaşlarını tutsak eden, öldüren ve bunu tamamen hukuksuz bir biçimde açık sularda gerçekleştiren İsrail’e karşı derhal sert bir tepki verip, birkaç savaş uçağı, gemisi gönderip gemilerini ve tutsak insanlarını önce teslim almandır.

Bülent Arınç açıklamasında İsrail’le yapılacak askeri tatbikatların iptal edildiğini, u-18 milli takımının İsrail’den geri çağırıldığını, büyükelçinin (İspanya ve İsveç’ten sonra) geri çekildiğini belirtti. Bir basın mensubunun İsrail’le mevcut durumda devam eden askeri ve ekonomik anlaşmaları sonlandıracak mısınız sorusuna ise, “Hayır bizim öyle bir düşüncemiz yok” yanıtını verdi.

Sorular gittikçe “Ne kadar tepkisizsiniz” formuna dönünce, Bülent Arınç şunu demeyi de ihmal etmedi. “İHH, sivil bir harekettir, hükümetin organizasyonu değildir bu ve bize de sormamışlardır gidelim mi diye..”

Ayıp, değil mi ?

İsrail’in bu astığım astık, kestiğim kestik üslubunun son bulması lazım. Ve bu kendi halinde olacak bir şey değil. Artık devletler net yaptırımlar uygulamalı, kınamaktan, üzülmekten vazgeçmeli. İsrail yalnız bırakılmalı, son olay gösterdi ki dünyaya meydan okuyor Siyonist devlet.

Akdeniz’de insanlığı vuran İsrail’e karşı çene çalmaktan öteye gidemeyen dünya için es-sâlâ..

Filistin’in özgürlüğü için ambargoyu delme adına hiçbir girişimde bulunmayan BM, Avrupa Birliği, Nato ve Arap Birliği için es-sâlâ..

Türkiye’nin yerlerde gezen onuru için es-sâlâ..

Âlem mağlup, İsrail galiptir. Bunun vebali bize ait.

KategoriFikir Etiketler, ,

Biz Bu Filmi İzledik

Salı, 06 Oca 2009 Yorum yap

İsrail ateşkesin sona ermesinin ardından, 18 aydır abluka altında tuttuğu Gazze’ye yeniden havadan, denizden ve karadan saldırıya başladı. Hepimizin izlediği gibi İsrail’in saldırdığı bölge sadece Hamas yönetiminde olan Gazze. Filistin devletini ikiye ayırmayı başarmış olan siyonistler öyle görülüyor ki kendileriyle işbirliğine gitmeyen Hamas’ı bitirmek arzusunda. İşbirlikçi El-Fetih’ten, Mahmud Abbas’tan ise çıt yok. Tıpkı 2004′deki İsrail-Hizbullah savaşında Lübnan hükümetinin takındığı tavır gibi.

İsrail kimsenin bilmediği, tanımadığı türlü kimyasal silahlarla saldırırken; Hamas’ın elinde ise teknolojik bakımdan çok aşağıda kalan teçhizat var. Bölge devletlerinin reisleri büyük bir sınavdan geçiyor. Mısır’da Hüsnü Mübarek, Refah sınır kapısını açmamakta diretiyor. İşgal altındaki Filistin’de yiyecek yok, ilaç yok, elektrik, doğalgaz yok.

Suriye’den ses çıkmıyor. Lübnan’da Hizbullah’tan kınama geldi. İran’da Ahmedinejad ‘İsrail’in sonu geldi’ diyor. Ya Türkiye ?

Türkiye’de Sayın Başbakanımız R.Tayyip Erdoğan bize geçmiş senelerdeki şaşkınlığımızı yaşatıyor. Hatırlayın, Irak savaşı esnasında ‘Abd askerlerinin evlerine sağ salim dönmeleri için dua ediyorum.‘*1 demişti sayın Başbakan. Sonra, ‘ABD’nin küresel barış ve hürriyetin güçlendirilmesiyle tehlikelerin önlenmesi için ortaya koyduğu stratejik hedeflerin Türkiye’nin hedefleriyle örtüşmesi, paylaşılan ortak değerlerin bir tezahürüdür.’*2 demişti. Sonra Sayın Başbakan ‘ABD – Türkiye ortaklığının kendini toparlama yeteneği, ittifakımızın kalıcı olmasına imkan vermiştir ve bizi eleştirenlerin de yanıldığını göstermemizi sağlayacaktır.’*3 demişti.

Bu kadar amerikancı yönünü geçmiş dönemde yoğun biçimde ortaya koyduktan sonra; ülkemizde milli hassasiyetin yükseldiği, şehitlerimizin arttığı zamanlarda ise tam aksi biçimde anti-emperyalist tavır takınarak hepimizi şaşırtmıştı. Sözde Ermeni soykırımının Amerikan Temsilciler Meclisi komisyonunda kabul edilmesinin ardından; ‘Amerika onbinlerce kilometreden gelip Irak’ı vururken kimse, kimseye sormadı.‘ da diyebilmişti. Daha sonra Barrack Obama’nın ‘Seçilirsem Ermeni soykırımını tanıyacağım.’ açıklaması üzerine de onu ‘Acemi siyasetçi’ olarak nitelemişti.

Tayyip Erdoğan neler dedi, neler yaptı; daha sonra neler dedi ve neler yaptı. Aynı senaryo bugün tekrarlanıyor. Gazze kuşatma altında ve Başbakan bugünlerde çok coşkulu konuşuyor. İşgalin ilk günlerinde temkinli yaklaşırken yurt genelinde öfkenin artmasına binâen Tayyip Erdoğan da tepkisinin derecesini sözleri ile arttırdı. Başlarda ‘İsrail’i kınıyoruz.’ derken, bugünlerde ‘Biz Osmanlı torunuyuz, bu zulme sessiz kalamayız.‘ , ‘Zulümde biz zalimlerin yanında olamayız.‘ türünden aksiyoner tavırlar ile medyada görünmekte. Evet sözler güzel, Başbakan milletin haleti ruhiyesini güzel okuyup güzel demeçlerle boy gösteriyor basında. Tam yerinde ve tam zamanında.

Peki AKP cephesinde bu gibi ifadeler duyulurken; Cemil Çiçek’in, ona İsrail’e verilen askeri ihalelerin iptal edilip edilmeyeceğinin sorulması üzerine, ‘Konuları birbirine karıştırmamak lazım, ülkenin menfaatleri ile ilgili konular ayrıdır.‘ demesine ne demeli ?

Yine AKP, yine sözde çok ama özde yok tavırlar. Peki biz bu senaryoyu hatırladık mı ? Evet, kesinlikle. Geçtiğimiz birkaç seneye göz atalım, Recep Tayyip Erdoğan 2004′de, ADL ve AJC (Anti Defamation League – American Jewish Committiee) kurumları tarafından, Yahudilere hizmet edenlere verilen ‘Yahudi Üstün Hizmet Madalyası‘ aldı. Medya bunu (bilhassa AKP yandaşı medya) örneğin Vakit Gazetesi, ‘Musevi Cesaret Ödülü’ olarak lanse etti ancak ne var ki aynı ödülü Emekli Orgeneral Çevik Bir aldığı zaman Vakit Gazetesi, ‘Yahudilerden Üstün Hizmet Ödülü‘ başlığıyla vermişti.

Bu ödülü aldıktan sonra bir açıklama yapan Başbakan, şöyle demişti : ‘Musevi düşmanlığı utanç verici bir akıl hastalığının tezahürüdür, katliamla sonuçlanan bir sapkınlıktır, sapıklıktır… Soykırım, etnik temizlik, ırkçılık, İslam düşmanlığı, Hıristiyan düşmanlığı, yabancı düşmanlığı ve terörizm geçmişten bugüne kadar devam edegelen kötülüğün farklı yüzleridir… Başka dinlere hoşgörü göstermek bize Peygamber mirasıdır… Musevi düşmanlığının Türkiye’de yeri yok…

Peki, biraz daha geçmişe gidelim. R.Tayyip Erdoğan Refah Partisi İstanbul İl Başkanı iken, Yörünge dergisinin 8 Ağustos 1993 tarihli sayısında Ali Akel’le yaptığı röportajda şunları söylemişti : ‘İsrail, zihniyet itibariyle insan denilen mükemmel varlığı, varlık sebebi dışında tanımlayan emperyalist, şovenist bir anlayışın ifadesidir. Türkiye’nin İsrail’i tanıması tarihimiz açısından ciddi bir talihsizliktir. Bizim tarihimize sürülmüş bir kara lekedir… Ortadoğu’daki kanser mikrobu olan bu zihniyeti sulamak, beslemek kadar büyük bir zulüm olamaz… İsrail’i devlet olarak tanımıyorum.

Peki bu Yahudi Cesaret Ödülü’nü veren ADL kimdir, onu da yine günümüz AKP yanlısı medyalarından Zaman Gazetesi’nin 20 Kasım 1992 tarihli sayısının 2. sayfasındaki şu yazı ile tanıyalım.

ABD’de Yahudi mafyası: ADL

İngiliz Farmasonluğu’nun Yahudi kolu olan B’nai Brith’in etkisi altındaki ADL 1913 yılında kurulmuştur. ADL adeta, Amerikan mafyasının halkla ilişkiler bürosu gibidir. Kurdukları ‘Denizaşırı Yatırımcılar Servisi’ adlı şirketle, milletlerarası silah ve uyuşturucu kaçakçılığı, kirli parayı aklama gibi işleri yürütmektedir.

İşgal altındaki Filistin topraklarında ve Kudüs’ün Hıristiyan ve Müslüman bölgesindeki geniş arazilerin kanunsuz alım satımının ortaya çıkarıldığı emlak skandalı da yine işin içinde ADL’nin varlığını ortaya koyuyor. ADL’nin bilinen cinayetleri şunlardır: 15 Ağustos 1985’te Kafkasyalı Müslüman lider Tscherim Sobzocov, evinin önünde bombalı saldırı sonucu öldürüldü. Musevi iken Hak din İslam’a dönüş yapan Prof. İsmail Raci Faruki ve eşi 1985’in Ramazan’ında sabaha karşı evlerinde bıçaklanarak öldürüldüler. Gandhi ve Palme suikastlerinin arkasında da ADL’yi görüyoruz.’

Bu metin, Zaman Gazetesi’nden alıntı. Tabi bugünün Zaman’ından değil, 1992 zamanlarından…

Zaman değişiyor. Zamanla insanların ne derece idealist ya da ne derece ‘gücün yanında’ olduklarını görüyoruz. Evet, kesinlikle gerçekler zamanla anlaşılıyor.

Siyonist cumhurbaşkanı Şimon Peres TBMM’ye geldiği zaman o dindâr, o siyonizm düşmanı, o akıncı, o adam gibi adamların hepsi ayakta alkışladılar. O gün mecliste oturuma katılmayan tek milletvekili Muhsin Yazıcıoğlu idi.

Herkes; her hizip, cemaat, parti, lider, insan hesabını yalnız Allah’a verecek. Ne mutlu alnı ak yaşayanlara ve ne yazık o 180 derece şaşanlara…


1- By Recep Tayyip ErdoganThe Wall Street Journal
March 31st, 2003

2- Hürriyet – 11 Haziran 2005

3- Washington Post, April 21- 2003